Connect with us

Gezi

Tuz Gölü- Kapadokya- Hacı Bektaş Veli Gezisi 2015

Tuz Gölü- Kapadokya- Hacı Bektaş Veli Gezimiz 2015

MAYIS 2015

Her mevsim güzel olan yerlerden birisi olan Kapadokya’yı bir kez daha gezelim dedik.

Pers dilinde “Güzel Atlar Ülkesi”anlamına gelen Kapadokya yolculuğumuza başlayarak ilk molamızı Tuz Gölü’nde verdik. Yaz döneminde gittiğimizde tuzdan gölün üzerinde yürümek ve fotoğraf çekmek/çektirmek çok keyifliydi. Bu kez içinde bulunduğumuz mevsimden ötürü aşağıdaki şekilde birkaç kare fotoğraf çekerek güne merhaba dedik.

Yolumuza devam ederek Hıristiyanlık dönemi keşişlerinin yaşam yerlerinden biri olan Ihlara Vadisi’ne ulaştık. Vadi merdivenlerini indikten sonra sağa ve sola tabelalar karşılıyor sizi, görmek istediğiniz yönü seçip ilerleyebilirsiniz.

Ihlara Vadisi adını aldığı Ihlara Kasabası’nda başlayarak Selime Kasabası’nda son buluyor. Vadiyi başından sonuna gezmek istiyorsanız sıkı bir yürüyüş yapmanız gerekiyor ki mesafe 14 km. Vadi içerisinde “Eğritaş Kilisesi, Karanlık Kale Kilisesi, Yılanlı Kilise, Karagedik Kilisesi, Kokar Kilisesi, Sümbüllü Kilise, Ağaçaltı Kilisesi” gibi bir çok kilise var. Kanyon boyunca bu kiliseleri dolaşabilirsiniz ki gününüzü buraya ayırmanız gerekiyor.

Tur ile gezmenin dezavantajlarından biri olan süre kısıtlaması nedeniyle, vadi içinde çok fazla zaman geçiremeden yola revan olduk ve Ihlara vadisi yakınlarında bulunan krater gölü olan Narlıgöl de fotoğraf molası verdik. Rehberimiz  yanardağ ağzında, volkanik hareketler sonucu lavların dışarı akmasıyla ve magmada oluşan çukurda kalan lavların soğuyup taşlaşmasıyla kraterin oluştuğunu, bu kraterin içerisine kar ve yağmur suları birikerek bu tür göllerin meydana geldiği bilgisini iletti.

Krater gölünü fotoğrafladıktan sonra Kapadokya Bölgesi’nde yer alan 36 yeraltı şehrinden biri olan, kolayca şekil verilebilen tüf arazisinin oyulması, kazılması ve yontulmasıyla oluşan Kaymaklı Yeraltı Şehri’ne gittik.

Bu şehirlerde bir topluluğun barınmasını sağlayacak dar koridorlarla birbirlerine bağlanan oda ve salonlar, şarap depoları, su mahzenleri, mutfak ve erzak depoları, havalandırma bacaları, su kuyuları, kilise ve dışarıdan gelebilecek herhangi bir tehlikeyi önlemek için kapıyı içten kapatan sürgü taşları yer alıyor.

Normalde 8 katlı Kaymaklı Yeraltı Şehri’nin 4 katı geziye açık. Yeraltı şehirlerinde ziyaretçilerin yollarını kaybetmemesi için gezi alanları oklarla işaretlenmiş. Geçiş için kullanılan tüneller dar ve  zaman zaman eğilerek geçilebilecek yükseklikte.

Yeraltı şehrinden çıktığımız da, her ne kadar havalandırma sistemleri başarılı yapılmışsa da derin bir nefes alarak Uçhisar Kalesi’ne doğru yola revan olduk. Kale, bölgenin en güzel panoramik seyir noktası sayılır.

Kale deyince aklınıza surlarla çevrili yapılar geliyor olabilir ancak burası o şekilde değil. Kale içerisinde bulunan odalar birbirine merdivenler, tüneller ve koridorlarla bağlanmış. Çok katlı olan kalenin bazı bölümleri çökmüş, tüm odalara ulaşılamıyor.

Unesco Dünya Mirasları arasında yer alan Kapadokya’da en çok fotoğraf çekilen yerlerin ilk sırasında Üç Güzeller Peribacaları yer alıyor. Gerek yurtiçi, gerek yurtdışı tatil turlarının reklamlarında, broşürlerinde hatta eski 50 TL’lerin bir yüzünde yine Kapadokya Üç Güzeller var. Çünkü bu 3 peribacası Kapadokya’nın simgesi. Üç Güzeller’de, rüzgar ve sel suları, kayaların zeminini aşındırırken üst kısımlarına dokunmamış ve sert kayaların gövdeleri huni şeklinde, başları ise düştü düşecek şapkalı peribacalarına dönüştürmüş.

Sıra da Devrent Vadisi var. Vadideki her bir peribacası sanki bir zamanlar canlıymış da taşa dönüşmüş suretler gibi göründüğünden buraya ”Hayal Vadisi” deniliyor. Her şey sizin hayal gücünüze kalmış aslında.  Deve şeklini aleni şekilde görüyorsunuz. Ben ayrıca Homer Simpson gördüm 🙂

Otelimize geri dönmeden önce Oniks mermer atölyesine uğruyoruz. Ülkemiz oniks mermer yatakları açısından oldukça zengin. Ürgüp, Avanos ve Hacıbektaş da bu mermerler işletilmektedir.

Ertesi gün istikmet Göreme Açıkhava Müzesi. Burası manastır hayatına ev sahipliği yapan bir kaya yerleşim yeri. Göreme Açık Hava Müzesi sınırları içinde bulunan her bir yapı, geçmiş zamanlarda bir yaşam alanı olarak kullanılmış. Kaya blokların içine kiliseler, şapeller*, yemekhaneler, yaşam alanları, oturma mekânları oyulmuş.

Rehberimiz Göreme Vadisi’nin, manastır eğitim sisteminin başlatıldığı yer olarak kabul edildiğini, Hıristiyanlık tarihinde önemli bir kişi olan Aziz Basil tarafından 4. yüzyılda bir dini eğitim ve düşünce merkezi olarak kurdurulduğunu, bölgedeki manastır hayatının 1000 yıl kadar sürmüş olduğunu ve Göreme Açıkhava Müzesi 6 Aralık 1985 tarihinden bu yana doğal ve kültürel varlık olarak UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’nde yer aldığını söyledi. Vadi içinde yer alan kilise adları; Aziz Basli Kilisesi, Rahipler ve Rahibeler Manastırı, Elmalı Kilisesi, Çarıklı Kilisesi, Azize Barbara Şapeli ve Tokalı Kilisesi.

Daha sonrasın da Güvercinlik Vadisi’ne gittik ki burası sanki bir film setindeymiş hissi veren, Kapadokya da en çok sevdiğim yerlerden biri. Rivayete göre, 9. Yüzyılda başlayan güvercin yetiştiriciliği ile beraber burada yaşayanların dikkatini üzüm yetiştiriciliğinde güvercin gübresinin çok faydalı olduğu çekiyor. Bu nedenle bugün de göze çarpan bu kayadan oyma yuvalar, tarım da verimi artırabilmek adına oluşturuluyor.

Sadece tarımda değil, aynı zamanda kilise duvarlarını renklendiren çizimlerin ve desenlerin renklerini koruyabilmek, fresklerin sağlam kalmasını sağlayabilmek adına da güvercin gübreleri kullanılıyor.

Gezimiz sonunda otelimize gidip dinlendikten sonra akşam Temenni Tepesi’ne gittik. Kapadokya’ya gittiğiniz zaman gezi planınıza mutlaka dahil edip görmeniz gereken yerlerden birisi burası. Ürgüp manzarasını gözler önüne seren Temenni Tepesi’ne sokak aralarını dolaşarak 10 dakika içinde ulaşabiliyorsunuz. Güzel fotoğraf kareleri yakalayabileceğiniz,  kafesinde yorgunluk çayı/kahvesi içebileceğiniz güzel bir mekan.

Sabah kahvaltımızdan sonra balonların havalanışlarını izleyip Hacıbektaş ilçesine doğru yola çıktık.

Horasan’da dünyaya gelen Yeniçerilerin Piri Hacı Bektaş Veli Müzesi’ni ziyaret ettik.

Birinci Avlu: Eskiden nadar (at) avlusu da denilen bu bölüme anıtsal görünümlü çatal kapıdan giriliyor. Avluda üçler çeşmesi denilen çeşme bulunuyor.

İkinci Avlu: Eskiden Dergah Avlusu da denilen bu bölümde; üçgen alınlıklı ve sivri kemerli üçler kapısından giriliyor. Bu avlu içinde sırasına göre; Aslanlı Çeşme, Şevi, Baba Köşkü, Tekke Camii, ortada; havuz, solda; mihman evi, meydanevi, kibrevi, Dedebaba Köşkü bulunuyor.

Üçüncü Avlu: Eskiden Hazret Avlusu da denilen bu bölüme basık kemerli, yeşil kanatlı, altılar kapısından giriliyor. Bu avlu içinde Atatürk Köşesi, pirevi, Balım Sultan Türbesi bulunuyor.

Çeşme üzerinde Mühr-ü Süleyman olarak adlandırılan altı köşeli yıldız motifi var. Bir çember içinde, altı adet uç oluşturan birbirine geçmeli iki üçgen ve ortalarındaki altı dilimli gülden oluşan bu motifte, “Gülün evrenin şifresi olan sevgiyi, yukarı bakan ucun ateşi yani yanlışı, aşağı bakan ucun suyu yani doğruyu temsil ettiği; hayatın doğru ve yanlışların çatışmasından ibaret olduğu” anlatılıyormuş.

Müze çevresindeki dükkanlardan hatıra ürünleri de aldıktan sonra 3. kez Kapadokya’ya, ne zaman gelirim düşüncesi birden aklıma düştü.  Çok ara vermemek ve bu film platoları tadındaki yerleri tekrar en kısa sürede görmek gerekir.

İstanbul’a akşam saat 22.00 civarında ulaşıyoruz ve bir başka turlarda buluşmak üzere sözleşip vedalaşıyoruz.

*** Kilise’nin küçüğüne Şapel deniyor. Şapeller çoğunlukla belli bir kişi için inşa ediliyor ve Kiliselerden farklı olarak mezar bölümleri de oluyor.

 

 

Gidilecek yollar, okunacak kitaplar, izlenecek filmler sınırsız ve ucu açık. Nefes alacağımız sayı bile belli dedik. Başladık gezmeye, okumaya, gözlemlemeye… Gezdikçe çoğaldık, okudukça bilinçlendik ve izleyip, gözlemledikçe çevremizde devasa olarak nitelenen sorunları, sıkıntıları !!! minnacık görmeye başladık ve sonuç olarak birlikte huzur bulduk. İnsan bu zamanda başka ne ister ki ! Dünya ne büyük biz insanlar ne kadar küçük demeye ara vermeden devam ettik. Kim bilir hayatımızın sonuna kadar daha ne kadar çok söyleyeceğiz. Franz Kafka ne kadar güzel demiş. ‘’Ölümün olduğu bu dünyada, hiçbir şey çok da ciddi değildir aslında." Öncelikle sağlığımızın değerini bilip, kendimize iyi davranalım ve yatırım yapalım. Geze, göre ne tür yaşamlar varmış tanıklık edelim. Hayatınızı istediğiniz şekilde yaşamanız dileğiyle. Mutlu ve her zaman umutlu kalın .

Continue Reading
Click to comment

You must be logged in to post a comment Login

Leave a Reply

Gezi

Küba Gezimiz

Farklı kültürlere olan ilgim ve renklerin dünyasına olan tutkum nedeniyle elbette Küba’yı görmem gerekiyordu. Aylar öncesinden rezervasyonumuz tamamlandığında günler Küba’yı, oradaki yaşamı, gezi programındaki yerleri araştırmakla geçti daha doğrusu geçmek bilmedi. Uçuştan bir gece önce heyecan dorukta, içinde bilmem kaç rengarenk giysiden oluşan bavulum hazır şekilde kenarda ve ruhum çoktan Küba’ya hazır şekilde uyudum.

Nihayet uçuş günümüz geldiğinde çok erken saatlerde Atatürk Havalimanı Dış Hatlar da gezi grubumuz ile buluştuk. Air France Havayolları ile Paris aktarmalı Havana uçuşuna geçtik. Paris havalimanında yaklaşık 5 saat kadar bekledikten sonra 15 saat kadar havada  kaldık. Grubumuzda enerji o kadar yüksekti ve herkes o kadar heyecanlıydı ki kimse uykuya geçiş yapamadı. Bu uzun yolculuk çok eğlenceli geçti; sohbetler, kahkahalar, açık büfe haline getirdiğimiz uçağın mutfağı…Her şey çok güzeldi.

Küba gezimize başlamadan önce, Küba da kaldığımız otellerin ve öğlen yemeklerini yediğimiz yerlerin adı ile giderken aklınızda bulunması gereken kısa notları sayfanın en altına dipnot olarak aldım.

1.GÜN

Çok uzun süren uçak yolculuğumuzun ardından havalimanına yakın otelimize yerleşip akşam yemeğimizi yiyerek ama yorgunluktan ne yediğimizi anlamadan dinlenmeye çekildik. Oteli sadece gecelemek için kullanıp sabah erkenden adanın doğusuna inmek üzere ilk uçağa binip otelden ayrılacağız.

Gezimize adanın doğusundan başlayarak batıya doğru ilerleyecek ve doğu-batı arasındaki farklılıkları açık şekilde göreceğiz.

mappa_di_cuba_province

2.GÜN- HOLGUIN

Otelimizde kahvaltı yaptıktan sonra ilk uçak ile Holguin’e uçuyoruz. 1.5 saatlik uçuşun ardından Küba Milli Marşı’na da adını veren Bayamo şehrine gidiyoruz. Ortada büyük bir meydan ve bir park, her yerden kulağınıza gelen güzel Latin müzikleri, gülümseyen ve rengarenk kıyafetlerle yürüyen insanlar, sıcak hava, Küba ve ben.

 

 

 

Daha ne olsun. Ağzım kulaklarımda bu renkli şehri dolaşıp yemeğimizi yedikten sonra Holguin’e geri dönüyoruz.

 

 

 

 

 

 

Gezimiz boyunca her daim göreceğimiz üzere kadınlar ve özellikle yaşlılar elinde büyük şemsiyeler taşıyor. İlk başta bu sıcak havada neden şemsiye taşıdıklarına anlam veremesek de güneşin kavurucu sıcaklığını hissettikçe ve 1-2 gün sonra da aniden tropikal yağmurlara yakalanınca çok net anladık.

Yemek saati gelince midemden çok kulağıma seslenen bir restoranta gittik. Ses güzel, figürler güzel, müzik desen hadi ne oturuyorsun kalk türünden.

 

Yemek sonrası sokak aralarında dolaşırken enteresan görüntülere de rastlıyoruz.

Biz de bulunan minibüslerin karşılığı bu araçlar.

 

Yollarda ya da küçük dükkanlarda açıkta et satışı yapıyorlar.

 

 

Ve görünce yüzümüzü gülümseten bir kare.

 

Ve oturma odaları…Sallanan sandalyeler olmazsa olmazlarından.

 

 

 

Akşam otelimizi de görünce keyfimiz ve kahyasına diyecek yoktu.

 

 

 

3.GÜN- SANTİAGO DE CUBA

Sabah kahvaltı saatinde grubumuzla birlikte daha dinç bir şekilde bir araya geliyoruz. Ülkede her şey kısıtlı ve az olduğundan sabah kahvaltılarında verilen domates ve salatalık dilimlerine hayretle bakar bulduk kendimizi . O kadar ince dilimlenmişlerdi ki salatalık dilimin altından diğer dilimi çok net şekilde görebiliyorduk.

 

Yol güzergahımız üzerinden birkaç kare.

 

 

 

 

Yolculuk sırasında dikkatimi ilk çeken ülkenin doğu kesimlerinde kullanılan ve zaman zaman karşılaştığımız, ülkemizdeki cezaevi arabalarına benzeyen kafesli araçlarla yolculuk etmeleri oldu. Tıklım tıkışık, basık, sıcak, doğal olarak o ortamda insanların ifadesiz yüzleri…

Kahvaltı sonrası 1.5 saatlik otobüs yolcuğunun ardından Kristof Kolomb’a ”cennet varsa burasıdır” dedirten, 1959 yılında Castro’nun  zaferi ilan ettiği, eski başkent ve 2. Büyük şehir olan Santiago De Cuba’ya geçiyoruz. Bu şehir diğerlerine göre daha bir renkli ve canlı gibi geldi.

 

 

 

 

 

Gün içinde Bacardi ailesine ait Bacardi Binası’nı, Jose Marti’nin de anıtsal mezarının bulunduğu Cementerio Santa Ifıgeni‘yi, Moncada Karargahı’nı, Fidel tarafından devrim zaferinin ilan edildiği Belediye Sarayı ile birlikte daha birçok noktayı geziyoruz.

Bacardi Binası…Bacardi Küba’da ünlü bir rom firması.

Küba’daki ilk devrim hareketi, Fidel Castro ve yol arkadaşlarının 26 Temmuz 1953 günü, adanın en büyük askeri  karargâhı sayılan Moncada Kışlası’na saldırmasıyla başlamış ancak bu saldırı başarıya ulaşamamış. Yine de bu  saldırı Amerika’nın boyunduruğu altındaki yönetimdeki Batista’ya karşı özgürlük bilincinin uyanmasında etkili olmuş. Fidedel Castro bu girişim sonucu 16 yıl hapis cezasına çarptırılmış ancak bu hareketi ciddiye almayan Batista yönetimi, Fidel ve  yol arkadaşlarını 21 ay sonra serbest bırakmış.

 

Kurşun delikleri hala duvarlarda duruyor.

Küba da en çok etkilendiğim yerlerden birisi de Cementerio Santa Ifıgeni. Bu yer için mezarlık demek pek içime sinmiyor çünkü  sanat eserlerinin bulunduğu açık hava müzesi gibi. Salgın hastalıklardan ölenlerin, özgürlük mücadelelerinde hayatlarını kaybedenlerin, Buena Vista Social Club’ın üyelerinden Compay Segundo’nun ve Küba’nın ulusal kahramanı ve şairi Jose Marti’nin de mezarı burada.

 

 

 

 

 

 

 

 

Gün yavaş yavaş biterken en son uçsuz bucaksız deniz manzarasına sahip El Morro Kalesi’ne gidiyoruz. Kalenin kapısı ve asma mekanizması, günümüze kadar sağlam bir şekilde ulaşmış.

1997’de UNESCO Dünya Mirası listesine girmiş bu kalenin burçlarına çıktığımızda Karayip kıyılarının muhteşem görüntüsü ile karşılaşacağımızı bilmiyorduk.

 

 

4.GÜN-CAMAGÜEY
Küba’nın yüzölçümü bakımından en büyük ama nüfus bakımından 4. en kalabalık şehri olan CAMAGÜEY’e doğru yola çıkıyoruz.

Otobüs durağı

 

Camagüey geçmişte önce kıyıda kurulmuş ancak sonrasında korsan istilaları nedeniyle iç taraflara doğru taşınmış bir şehir. Eski Şehir bölgesi ile Unesco koruma listesinde.

 

Renk renk, tek katlı evlerle çevrili bir meydan, her yerde olduğu gibi bu şehirde de kulağımıza sürekli bir tını şeklinde gelen Latin müzikleri…Her şehirde ayrı bir güzellik, ayrı bir hava var.

Yemekten sonra Carmen Meydanı’na geliyoruz. Nuestra Senora del Carmen Manastırı’nın da bulunduğu bu meydanı, tunçtan yapılmış heykeller süslüyor.

 

 

 

Serinleyip bir şeyler içtikten sonra sokak aralarında dolaşıp Küba’nın insanlarını da fotoğraflayarak Agramonte Parkı’na gidiyoruz. Bu ara içecek olarak burada Tukola ve Crystal (Bira) çok fazla tüketiliyor. Kafein ihtiyacınız varsa Tukola’dan karşılayabiliyorsunuz.

 

Ve şehirden yaşama dair fotoğraflar.

 

 

 

5.GÜN-TRİNİDAD

Otelde yaptığımız kahvaltının ardından yola çıkıyoruz. Trinidad’a varmadan önce 30 binden fazla kölenin çalıştığı ve 70’ten fazla şekerkamışı değirmeninin bulunduğu VALLE DE LOS INGENIOS/ ŞEKER VADİSİ’ni gezmeye gidiyoruz. Köleleri izlemek için inşa edilen Iznaga Kulesi’ne mutlaka çıkmalıyız diyoruz. Sonra manzarayı görünce iyi ki çıkmışız diyerek gülümsüyoruz.

 

 

Sonrasında Unesco Dünya Miras Listesi’ndeki Trinidad şehrinde, pastel renkli evler, Arnavut kaldırımları, saray ve meydanları, dar sokaklarında kadınların sattığı elişlerine bakıp alışveriş yapabilme imkanı…Bir cafede oturup Afro-Küba ritimleri ile danslarına eşlik edip, Küba’nın özel içeceği olan Canchanchara’larımızı yudumluyoruz.

 

 

 

Küba denildiğinde ilk akla gelenlerden biri de purodur. Proların nasıl yapıldığını izleyebileceğimiz puro fabrikasına gidiyoruz ancak fotoğraf makineleri yasak olduğundan bu ilginç fabrikayı fotoğraflayamıyoruz. Fabrika çalışanları neredeyse diz dize çalışıyor. Seri bir üretim var ki son kontrol aşamasında tütün sahip olduğu özelliklere göre sınıflandırılıp tütünün satış fiyatı belirleniyor.

Fabrika ve çevre gezileri sonrası otele dönüyoruz.

6.GÜN / SANTA CLARA
Sabah otelde aldığımız kahvaltı sonrasında Trinidad’tan 1 saat sürecek otobüs yolculuğu ile SANTA CLARA’ya geçiyoruz.

 

 

İlk olarak Ernesto Che Guevara Anıtı’na gidiyoruz. Che’nin anıtının hemen önündeki devasa meydan Plaza de la Revolucion Ernesto Guevara. Çok büyük bir meydan, devrime tanıklık etmiş yüzlerce noktadan biri. Küba’daki tüm meydanlar gibi temiz ve düzenli ki bu insana kendini iyi hissettiriyor .

Burada askeri üniforması içinde CHE nin bir heykeli bulunuyor. Heykel, yaklaşık 12 metre yüksekliğinde ve bronz. Heykelin altında ise, 1967 yılında, Bolivya’da çatışmada öldürülen Che ve arkadaşlarının mezarları var.

CHE Guevera, 17 Ekim 1997 tarihinde, askeri bir törenle buraya defnedilmiş. Mezarın bulunduğu yerde, fotoğraf çekmek kesinlikle yasak.

Sıra CHE’nin AnıtMezarı’nı ziyaret etmeye geldi. Mezarı, küçük bir oda içinde en yakın arkadaşları ile birlikte duvar mezar şeklinde… Odaya girerken belli sayıda insan alınıyor, kısa süre kalıp çıkarılıyorsunuz. Odanın bir köşesinde devrimin sürekliliğini simgeleyen ve hiç sönmeye devrim ateşi yanıyor. Fotoğraf çekilmesi yasak olduğu için sadece gözlerimize hapsettiğimiz görüntüler ile oradan ayrılıyoruz. Mezar alanının yanındaki bölümde Che Guevera’ya ait eşyaların ve fotoğrafların olduğu Che Müzesi yer alıyor. Binanın dışında oldukça büyük bir mozalenin üzerinde de Che’nin heykeli bulunuyor.

 

Sırada Monumento a la Tome del Tren Blindado var. Küba tarihi açısından önem taşıyan ve Batista askerlerinin bir kısmının pusuya düşürüldüğü trenin vagonlarını ve içindeki çeşitli fotoğraflar ile döneme ait eşyaları görüyoruz.

CHE’nin gömleği

Santa Clara’da öğle yemeğimiz sonrasında UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde yer alan CIENFUEGOS’a hareket ediyoruz. 1 saatlik otobüs yolculuğu sonrasında varışımızla şehri gezerek Küba’nın keyfini çıkartıyoruz.

 

Santa Clara’nın Vidal Meydanının dört bir yanında birçok tarihi bina yer alıyor. 1885 yılında yapılmış Caridad Tiyatrosu ilgi çeken binalardan bir tanesi.

2 saatlik yolculuk sonunda akşam saatleri yaklaşırken Karayip Denizi deyince akla ilk gelen şehir VARADERO’ya geçerek deniz kenarındaki her şey dahil otelimize varıyoruz. Günün yorgunluğunu, içeceklerimizin eşliğinde bembeyaz kumlarda sahilde dinlenerek atıyoruz.

7.GÜN- VARADERO-CAYO BLANCO ADASI

VARADERO da tam pansiyon otelimizde keyifte yapabilirdik ama biz ekstra olarak düzenlenen CAYO BLANCO ADASI turuna katılıyoruz. İyi ki de gitmişiz, bir deniz ve kum bu kadar mı güzel olur!

Diğer adı Beyaz Ada olan bu adadaki mercan ve süngerler görselliği daha da muhteşem hala getiriyor.

Bir de ada da yediğim istakozun tadı hala damağımda. Küba da bir çok yerde yedik ama buradaki ayrı bir lezzetliydi. Belki de bu güne kadar gördüğüm en muhteşem manzara yüzündendir.

8.GÜN / HAVANA

Her gün yeni baştan ritmin, tarihin, kültürün ve müziğin içinde Küba’ya uyanmak. Bugün tüm gün Havana gezimiz var ve biz çok heyecanlıyız. Eski model arabaları, binaları, Fidel Castro’nun eskiden konuşmalar yaptığı ünlü Devrim Meydanı’nı, Devrim Müzesi’ni, Armas Meydanı’nı, gurur kaynağımız ATATÜRK’ün Büstü’nü, Prad ve sahil caddesini görerek akşam saatine kadar şehri turlayacağız.

Havana denilince akıllara gelen ilk yerlerden biri Devrim Meydanı. Meydanın bir köşesinde önünde Jose Marti heykeli bulunan dev bir dikilitaş bulunuyor. Çevresinde ise İçişleri Bakanlığı binasının üzerinde demirden Che silüeti yer alırken yine resmi binalardan bir diğerinin üstünde ise Camilo Cienfuegos’un silüeti var. 1 Mayıs kutlamaları bu büyük meydanda yapılıyor.

20161121_214941

 

semiha-whats-up-2896

Havana’daki Devrim Müzesi’ni ziyaret etmeden olmaz. Bu bina devrim öncesi başkanlık sarayı iken devrim sonrası müze haline getirilerek halka açılmış. Kesinlikle vakit ayrılması gereken tarih kokan bir bina. Gezerken biraz hüzün, çokça haklı gurur, başarı ve tabi devrim ruhunu hissediyorsunuz.

 

 

 

 

1956’da Fidel Castro önderliğindeki 82 kişi, 12 kişilik Granma yatı ile Meksika’dan Küba’ya gelerek Sierra Maestra dağlarına çıkmışlar. Granma yatı Küba Devrim Müzesi bahçesinde sergileniyor ancak fotoğrafını çekmek yasak. Alttaki fotoğrafta Devrim için ölenlerin anısına sonsuza kadar yaşayacak olan simgesel ateş ve arkada Granma yatının  küçük bir bölümü görünüyor.

 

Küba Devrim Müzesi’nde Che Guevara ve Camilo Cienfuegos’un gerçek boyutlu balmumu heykelleri de var.

 

Müzeden sonra Museo del Ron Havana Club’a gidiyoruz. İçki kültürünüz varsa ve Rom’un nasıl yapıldığını merak ediyorsanız bu müzeye uğramalısınız. Müze rehberi eşliğinde, bölünmüş ve birbiriyle bağlantılı odalar halinde Rom’un nasıl yapıldığını dinleyebilirsiniz.

 

 

Ayrıca binanın üst katında Afrikalı kölelerin adaya getirilirken kullandıkları aletleri de görebilirsiniz. Rehberimiz Kristof Kolomb’un keşfederek (Ekim 1492) İspanyol toprağı ilan ettiği Küba’da ilk kalıcı yerleşimin 1511′de kurulduğunu, İspanya’dan düzenli gemi seferlerinin başlaması sonucu Havana’nın ticari ve stratejik önemini artırdığını, bu arada hayvancılığın, tütün ve şekerkamışı üretiminin artmasından ve işgücü ihtiyacından dolayı Afrika’dan çok sayıda köle getirildiğini anlatıyor.

 

 

 

Ardından Armas Meydanı’na gidiyoruz. Yaşayan capcanlı, rengarenk bir yer burası. Kitaplar, CD’ler, kulağınıza her daim uzaktan da olsa ulaşan müzikler, belirli bir ücret karşılığı birlikte fotoğraf çektirebileceğimiz rengarenk insanlar.

 

 

Küba da duygu seli yaşadığımız anlara geldik. 2008 yılında Metin Yurdanur’un eseri olarak Havana’ya dikilen ATA’mızın büstünü görmek çok ama çok onur verici idi. Grubumuzla birlikte hep bir ağızdan İstiklal Marşımızı okuduk. ATA’mızın değerinin binlerce km uzakta da bilinmesinden dolayı çok mutlu olduk. Ayrıca büstün meydana konulmasına izin verdiği için sevdiğim Küba’yı biraz daha sevdim.

 

 

 

Prado ve Sahil Caddesi’ni de dolaştıktan sonra otelimize döndük.

 

 

 

 

9.GÜN- PINAR DEL RİO
Kahvaltı sonrası puroları ile ünlü Küba’nın mutlaka görülmesi gereken başka bir bölgesi olan Pınar Del Rio’ya gidiyoruz. Rehberimizden bu şehrin Küba’nın tarım merkezi olduğunu, topraklarında dünyanın en kaliteli tütünün yetiştiğini ve Vinales’in, Pınar del Rio’ya bağlı bir kasaba olduğunu öğreniyoruz.

 

 

Ekstra tur olarak aldığımız Vinales Valley gezimize başladık bile. Pınar del Rio bölgesindeki Vinales Vadisi UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan önemli bir doğal bölge.

 

 

Cueva del Indio Vinales mağarasının içi oldukça geniş ve tavanı çok yüksek. Mağarada sarkıt ve dikitlerden oluşmuş aydınlatmalı bir yoldan kısa bir mesafe ilerledikten sonra, mağara içinde sandalla ufak bir gezinti yaparak yine doğa ile kucaklaşıyoruz.

 

Küba’ya gitmeden önce görsellerinden dolayı çok merak ettiğim Brezilyalı ünlü ressam Diego Riviera’nın öğrencisi Leovigildo Gonzalez tarafından vadinin kenarındaki dik ve sarp bir kayanın üzerine çizilmiş Mural de la Prehistoria adlı 120 metre yükseklik ve 180 metre genişliğindeki evrim teorisini anlatan dev duvar resmini görünce çok heyecanlanıyorum. Muhteşem bir görsellik sunuyor vadiye, etkilenmemek mümkün değil.

 

 

Otele dönerken gördüğümüz evler ise sanki film setindeymişiz gibi bir his uyandırdı.

 

Akşam son anda program değişikliği ile gittiğimiz bar… Mojito, enfes müzikler ve en güzeli/değerlisi Buena Vista Social Club Orkestrası’nı dinleme şansını elde etmenin verdiği mutluluk.‘’ Chan Chan’’

 

 

 

Grubun fotoğrafları için Atakan Baykoçak’a teşekkür ederim.

10.GÜN / OLD HAVANA-ERNEST HEMİNGWAY-FLORİDİTA
Bugün Yazar Ernest Hemingway’in San Francisco de Paula kasabasındaki çiftlik müze evine gidiyoruz. İçi olduğu gibi korunduğu için sadece dışarıdan gezilebiliyor. Bugüne kadar içeriye sadece Sovyet lideri Gorbaçov’un girmesine izin verilmiş. Geniş pencerelerden, duvarlarda sanatçının Afrika’da vurduğu hayvanların dondurulmuş başları, kütüphanesinin bölümlerini, yazı masasını, daktilosunu, dinlenme odasını görüyoruz.


Evini gezdikten sonra Old Havana yani Eski Havana’ya dönüp Hemingway’in de sürekli uğradığı bir bar olan Floridita’da yemeğimizi yiyiyoruz. Küba’lıların papa adı ile andığı yazarın, barın sol köşesinde, sol kolunu bar tezgahına yaslamış şekilde duran bronz heykeli bulunuyor. Mekan oldukça popüler ve turistler yoğunlukta.

 

 

Sıra geldi El Capitolio binasına…Burası A.B.D’ nin Washington D.C şehrindeki Kongre Binası’na çok benzeyen bir yapı. 1959 yılına kadar hükümetin yönetim merkezi olarak kullanılmış ama şu anda Küba Bilimler Akademisi ve Ulusal Bilim ve Teknoloji Kütüphanesi. Yüksek bir bina olduğundan şehrin birçok noktasından rahatlıkla görülebiliyor.

 

 

Grubumuza serbest zaman verildiğinde Old Havana’nın ara sokaklara girip dolaşıyoruz ve alışveriş yapıyoruz.

 

 

KÜBA… Renklerin, müziğin, kültür çeşitliliğinin ve en önemlisi de devrimin ülkesi. Belki bir 10 yıl sonra tekrar gidip görmek ve yaşanan gelişmelere tanıklık etmek gerekir. Bakalım, gün neler getirir bilinmez.

 

İyi gezmeler.

Kaldığımız otellerin listesi aşağıdadır.

1.GÜN / Panorama Hotel 4*
2. GÜN / Playa Costa Verde 4*
3. GÜN / Casa Grande 4*
4. GÜN / Brisas Santa Lucia 4*

5. GÜN / Trinidad Del Mare 4*
6. GÜN / Melia Sol Palmeras 5*
7. GÜN / Melia Sol Palmeras 5*

8. GÜN / İberostar Park Central 5*
9. GÜN / İberostar Park Central 5*

Öğlen yemeklerini yediğimiz yerler.

1.GÜN / 7 Haziran Uçakta
2. GÜN / 8 Haziran Bayamo’da yerel restaurantta
3. GÜN / 9 Haziran Santiago De Cuba – Matamoros Restaurant
4. GÜN / 10 Haziran Camagüey – La Campana De Toledo
5. GÜN / 11 Haziran Trinidad – Plaza Mayor
6. GÜN / 12 Haziran Santa Clara – Los Canayes Restaurant
7. GÜN / 13 Haziran Varadero otelde veya ekstra tekne turunda
8. GÜN / 14 Haziran Havana – Santo Angel Restaurant
9. GÜN / 15 Haziran Pınar Del Rio – Dos Hermanas Restaurant
10. GÜN / 16 Haziran Old Havana’da Floridita Restaurant

NOTLAR

Kapıda vize ile ülkeye giriş-çıkış yapılabiliyor. Pasaportunuza giriş-çıkış işlemleri yapılmıyor.

Para birimi CUC  1cuc=1Euro  CUC, sadece turistler tarafından kullanılıyor. Küba da havalimanında döviz büroları var. Ülkeye gittiğinizde orada değiştirebilir, artan paranız kalırsa dönüşte tekrar Euro ya dönüştürebilirsiniz. Küba halkının kullandığı para birimi ise Peso’dur. Bunu sadece kendileri kullanıyor.

Ülkede şampuan var ancak çok pahalı. Dolayısı ile bazı yerlerde özellikle otel giriş ve çıkışlarında sizden şampuan isteyen kadınlarla karşılaşabilirsiniz.

Adanın doğu bölgelerinde pencerelerde cam yok çünkü ülkede cam imalatı yok. Dolayısı ile evlerin pencereleri tahtadan. Özellikle ülkenin doğusunda her evde 37 ekran TV ve ülkenin her yerinde göreceğiniz üzere sallanan sandalye mutlaka var.

Açık tenli iseniz yanınızda mutlaka bir iki kutu 50 faktör güneş yağı bulundurun. Ekvatora yakın olduğundan güneş ışıkları daha dik açı ile geliyor ve gerçek anlamda yakıcı bir sıcaklık oluyor.

Kral palmiyesinin ülkenin sembol ağacı olduğunu öğreniyoruz

En önemlisini en sona sakladım. Tur ile gidecek olursanız rehberinizin mutlaka deneyimli ve bilgili olmasına dikkat edin. Bilgi ile görseller birleşince akılda daha kalıcı oluyor .

HAZİRAN 2013

Continue Reading

Gezi

Venedik Gezimiz

İtalya gezimiz ile ilgili ilk olarak Vatikan Müzeleri ve sonrasında Milano/Verona gezi yazımızı paylaşmıştık. Şimdi sırada hangi güzel şehir var birlikte bakalım. Kayda değer bir kültüre ve mirasa sahip olan, birbirinden kanallarla ayrılmış ve köprülerle bağlanan 118 adadan oluşan, kaynaklarda “Adriyatiğin Kraliçesi”, “Sular Şehri”, “Maskelerin Şehri”, “Köprülerin Şehri”, “Yüzen Şehir”, ve “Kanallar Şehri” olarak bilinen Venedik. Google da araştırma yaptıktan ve internete yüklenen fotoğraflara bol bol baktıktan sonra nihayetinde şehri görme zamanımız geldi. Açıkçası İtalya gezimize başlamadan önce düşündükçe heyecanlandığımız ve görmek için meraklandığımız yerlerden birisi Venedik idi. Deniz taksiye bindiğimizde ve Venedik mimarisi yavaş yavaş görüş alanımıza girmeye başladığında merak katsayımızda artmaya başlamıştı.

Gitmeden önce okuduğumuz gezi yazılarında Venedik için yürümeyi sevenlerin şehri tanımlaması yapılmıştı.  400 köprüsü ve labirenti andıran sokak araları olan bu şehirde kaybolmak güzel olacak diyerek karaya ayak bastık.

Adım atar atmaz denizden karaya baktığımızda ilk gözümüze takılan tarih içinden süzülüp günümüze gelmiş görüntüsü veren renkli kostümü içindeki dönem kadını ve kalabalıklar oldu. Gittiğimiz ay Mayıs olmasına rağmen her yer irili ufaklı tur grupları ile doluydu. O tarihte bile hava o kadar sıcaktı ki yaz aylarında buralarda bulunmanın çokta iyi bir fikir olmadığını hemen buraya not düşelim.

Bu sefer sırtımızı karaya verip denize baktığımızda ise o güzelim, o klasik Venedik manzarası karşımızdaydı. Kazıklar arasında kalmış Venedik sandalları ve neredeyse otoban kalabalığına sahip deniz…Eskişehir’i Venedik’e benzetenlere selam olsun 🙂

Adımımızı Venedik’e attık ama bizden önce buralarda kimler yaşamış bu keyifli şehirde kimler gezinmiş ona kısaca deyinelim istedik. İnternetten biraz araştırınca karşımıza çıkan bilgileri hemen kısaca aktaralım. Kavimler Göçü nedeniyle işgalcilerden kaçarak bir sığınak bulmak zorunda olan yerli halk çözüm için kıyaya yakın olan adacıklara sığınmış. (Kaynaklarda Venedik’in kuruluş tarihinin M.S. 811  olduğu yazıyor.)

Hızlıca Haçlı Seferleri zamanına gelirsek deniz ticaretini eline geçiren Venedik, Doğudan gelen ürünler ve yağmalanan eşyalar ile birlikte çok zenginleşmiş, kurdukları ticaret kolonileri sayesinde güçleri 15. yy da doruk noktasına çıkmış ve uzun dönem sanatın ve ticaretin merkezi olmuş. Altın çağını yaşayan Venedik 300 ailenin liderliğindeki üyelerden oluşan Konsey ile yönetilmiş. Her ilerleme gerilemeyi her büyüme küçülmeyi her şey zıddını içerdiğinden Venedik’te yükselme döneminin ardından gerileme sürecine girmiş. İstanbul’un Fethi, Amerika’nın keşfi, yaşanan deniz savaşları nedeniyle gücünü yitiren Venedik nihayetinde İtalya Krallığı’nın eline geçmiş.

Bu kadar kitabi bilgiden sonra artık gezmeye başlayalım. İlk sırada Venedik’te önem verilen isimlerin başında yer alan San Marco’ya gelelim. San Marco’nun kemikleri 823 yılında Venedik’e getirilmiş ve San Marco kanatlı aslan olarak tasvir edilerek şehrin Koruyucu Azizi ünvanı almış. San Marco’nun sembolü olan aslan ise Venedik’in sembolü olmuş. Sembolü uzaktan gördük ve  San Marco Meydanı’na doğru yürüdük. Meydana geldiğimizde karşımıza ihtişamıyla duran San Marco Bazilikası (Aziz Marko Bazilikası) ve çan kulesi çıktı. (Aziz Marco, Markos İncili’ni yazdığı kabul edilen azizdir. Aynı zamanda Katolik Kilisesi tarafından Matta, Luka ve Yuhanna ile birlikte 4 azizden biri olarak kabul edilir.)

Bazilika, altın kaplı mozaikleri ile dönemin Venediklilerinin zenginliğini ve gücünü sembolize etmesi açısından da önemli. Bazilikanın cephesinde yer alan göz alıcı altın mozaikler, heykeller ve dört at heykeli muazzamlar. Bu at heykelleri ile ilgili bir bilgiyi burada aktarmadan geçmeyelim. ‘’1204 yılında, Haçlılar Konstantinopolis’i ele geçirdiklerinde şehri yağmalamış, birçok sanat eserini tahrip ederken, bazılarını da Avrupa’ya götürmüştür. Günümüzde Sultanahmet’te At Meydanı olarak bilinen Hipodromdaki dört at heykeli de götürülen bu eserler arasında yer almıştır. Dördüncü Haçlı Seferlerinde ve Konstantinopolis’in ele geçirilmesinde büyük rol oynayan Venedik Doçu Enrico Dandolo, bu at heykellerini kendi şehri olan Venedik’e yollamış ve Quadriga’nın Atları San Marco kilisesinin cephesine yerleştirilmiştir. Quadriga’nın sürücüsü İsa ile, arabanın dört atı ise İsa’nın öğretisini dünyaya yayan dört İncil yazarı ile özdeşleştirilmişti. Böylece quadriga, askeri, siyasal ve dinsel bir anlam kazanmıştı. Antik Dönem kabartmalarında sıkça karşılaşılan quadrigaların antik Çağ’dan günümüze kalan tek örneği Konstantinopolis Hipodromundan Venedik San Marco Kilisesi’ne giden Quadrigadır. 1975 yılında, kilise cephesine bu atların kopyaları yerleştirilmiş, orijinalleri ise doğal şartlardan korumak amacıyla Venedik San Marco Kilisesi içindeki Museo Marciano’ya taşınmıştır. (Bu alıntının kaynağı  https://www.istanbulburda.com/tarihi-hikayeler/istanbul-dan-venedik-san-marco-kilisesine-giden-quadriganin-atlari-h9700.html )

San Marco Meydanı’nda yer alan diğer bir yapı da Venedik’in sembollerinden ve en yüksek yapılarından biri olan Aziz Mark’ın Çan Kulesi. 9. yüzyılda yapılan Çan Kulesi’nin başından çeşitli depremler, çökmeler, restorasyonlar geçmiş. 1902 yılında tamamen çöktüğünde kule orjinaline uygun şekilde yeniden yapılmış. Kule de her birinin farklı işlevi olan beş çan var. Marangona günün başlangıç ve bitişini, Trottiera Maggior Consiglio üyelerinin acele etmesini, Mezza Terza Senatonun toplanacağını, Maleficio ise infaz ilanını işaret ediyormuş. Kulenin yüksekliği 99 metre ve tuğlalarla döşenmiş. Kulenin tepesi piramit formunda ve onun üzerinde baş melek Cebrail heykeli bulunuyor. Gittiğinizde kuleye çıkarak Venedik manzarasını seyredebilirsiniz.

San Marco Meydanı’na çok yakın mesafe de bulunan ve Çan Kulesi’ne yakın olan Dükler Sarayı’nı da görebilirsiniz. Bir çok tarihi eserde karşımıza çıktığı gibi bu yapıda depremler ve yangınlar karşısında yıkımlar ve restorasyonlar görmüş. Venedik Cumhuriyeti uzun yıllar bu sarayda yönetilmiş ve 1923 yıllında burası bir müzeye çevrilmiş. Vaktimiz sınırlı olduğundan müzeyi gezemedik ama sizin vaktiniz olursa aklınızda bulunsun.

San Marco meydanında ‘’mimari yapılar ve biz’’ şeklindeki fotoğraflarımızı çektikten hemen sonrasında tur grubuna serbest zaman verildi. Yaptığımız ilk iş daracık bir sokaktan içeri girmek ve geçebildiğimiz kadar köprünün üzerinden geçerek tablo tadındaki güzelliklere şahit olmaktı. Gondollar, suların içinde gömülü binalar, tarihi köprüler, zamanın içinde asılı kalmış gibi duran tarihi binalar… Burada sözü bitiriyor ve çektiğimiz fotoğraflar konuşmaya başlasın diyoruz.

Karşımızda Rialto Köprüsü…. Büyük Kanal’ın üzerinde bulunan dört köprüden en büyüğü ve aynı zamanda Venedik’in sembollerinden biri. Köprü daha önce tahtadan yapıldığından bir çok kez yanmış, çökmüş ve yıkılmış. Bu nedenle sonunda 32 metre uzunluğunda, 7,5 metre yüksekliğinde ve 9 metre genişliğe sahip olan tek kemerli taş köprü haline dönüştürülmüş.

İtalya’ya gidip de pizza yemeden olmaz diyerek, dilim pizza satan dükkanlardan dilim dilim pizzaları ve sonrasında tatlı niyetine dondurmaları alıp bir güzel yedik. Sonrasında yine dar sokaklarda gezinmeler, köprülerden geçmeler, kalabalıklar içinde kaybolmalar… Vakit ilerleyince gündüz gözüyle gördüğümüz Venedik’i gündüzden geceye geçişte de fotoğraflamak istedik ki bunlardan birkaçını aşağıya ekledik.

Venedik gezimiz bedenen bitse de ruhen devam ediyor. Gittiğimiz ülkeler içinde bir daha gideriz diye kendimize not düştüğümüz ülkelerden birisi İtalya ve özellikle Venedik. Hakkını vererek gezebilmek, şehri geceli ve gündüzlü yaşayabilmek, tarih kokan köprülerden geçerek o daracık sokaklarda yürürken zihnimizin üreteceği hikayeler arasında kaybolmak istiyoruz.

Venedik’i şimdilik ardımızda bırakarak gözümüze renk şöleni yaşatan, gönlümüze huzur veren, bize göre gördüğümüz yerler arasında renk dünyasının bir numaralı adası olan Burano Adası’na ve cam atölyeleri ile ünlü Murano Adası’na doğru yola çıkıyoruz.

Gezmelere doyamayan biz ile yeni yazımızda görüşmeniz dileğiyle.

http://www.gezipduru.com/2019/07/18/vatikan-vatikan-muzeleri-gezimiz/

http://www.gezipduru.com/2020/02/11/milano-verona-gezimiz/

 

 

Continue Reading

Gezi

Milano-Verona Gezimiz

İtalya gezimizi planlarken tur firmalarının gezi programlarını detaylı şekilde inceleyerek kendimize bir yol haritası belirlemiş ve istediğimiz yerlere nokta atışı yapan bir turu da bulunca nihayet satın almıştık. Ancak o dönemde euro-dolar hiç nefes almadan sürekli bir artış seyrine girdiğinden tur programları ard arda iptal edilmiş dolayısı ile bizim gezi tarihimiz ve gezimizin içerikleri de en az 3-4 kez değişmişti. Artık amacımız istediğimiz yerleri görmekten ziyade İtalya’ya gidebilmekti. Sonunda  tur programı ve tarihi kesinleşmiş ve gezi grubumuzun whatsapp grubu kurulmuştu. Geziye gitmeden önce çeşitli bilgilendirmeler yapılarak gezi tarihimize kadar motivasyon an be an yükseltildi. Bu arada şunu da hemen belirtelim ki gezimizin durakları çok fazla olduğundan sanırım İtalya gezimizi 4- 5 yazıya ancak sığdırabiliriz. İlk yazımız Vatikan gezimizin detaylarını içeriyordu. Detaylarına  aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz. Bu yazımızda ise Milano ve Verona’nın güzelliklerinden bahsedip bu bahislerimizi fotoğraflarla destekleyeceğiz. Kitabi bilgilere ulaşmak zamanımız da kolay olduğundan o kısmı size bırakarak ekleyeceğimiz fotoğraflar hem söylenenleri hem de söylenmeyenleri içerecektir diyerek gezimize başlıyoruz.

http://www.gezipduru.com/2019/07/18/vatikan-vatikan-muzeleri-gezimiz/

Gezimizin başlangıç noktası İtalyan Rönesansı zamanında önemli bir merkez olan, günümüzde ise sanattan modaya, tasarımdan ticarete merkezi konumda bulunan Milano. Kente sadece tarihi yapıları ve muazzam müzelerini görmek için bile gidilse en az 2-3 gün gerekeceğini bilsek de, biz tur ile gittiğimizden dolayı hızlandırılmış şekilde gezmek durumunda kaldık. Bu nedenle her dakikamız önemli olduğundan panoramik bir tur yaptıktan sonra ünlü Pıazza Della Scala meydanına gittik ki bizi hemen Leonardo da Vinci heykeli karşıladı. Ayrıca bu meydanda Dünya’nın en önemli kültür merkezlerinden biri olan La Scala Operası’nı ve Dünya’nın en eski ticaret merkezlerinden biri olan, İtalya’nın birleşmesini kutlamak için İtalya’nın ilk kralı olarak adlandırılan Galleria Vittorio Emanuele II’ye atfen 1865 ve 1867 arasında inşa edilmiş Galleria Vittorio Emanuele II’yi de gördük.

“Milano bir hanımefendi gibidir. Güzel olmayı bilir, bakmayı bilmek gerek.” demiş yazar Donatella Piatti. Biz de az çok bakmayı bilen insanlar olduğumuzu düşünerek Milano’nun tam kalbinde yer alan, Duomo Meydanı’na da adını veren Duomo Katedrali’ni görmeye gittik. Küçük bir geçitten geçtiğimiz anda karşımızda tüm ihtişamıyla beliren bu katedral hem gündüz hem de gece görülmesi gerekli diye kendimize not düştük. Kaynaklarda katedralin bitiriliş tarihi ile ilgili farklı bilgiler yer alıyor. Genel olarak, yapımına 1386 yılında başlandığı, 1418 yılında kutsandığı, inşaatın 1813 yılına kadar devam etmekle birlikte katedralin son kapısının 1965 yılında takıldığı bilgilerinde ortak görüş yer alıyor. Sonuç itibariyle yapım süreci çok uzun sürmekle birlikte karşımızda tüm ihtişamıyla duran katedrali görebildik.

Milano şehir parkları, müzeleri, meydanları, sanat galerileri ve Navigli ile Brera Bölgesi olmak üzere gezilecek görülecek, alışveriş severler için cüzdanlarının dibini görmelerini sağlayacak yerleri bir arada barındıran güzel bir şehir. Vaktimiz dar olduğundan ve tura eşlik etmemiz gerektiğinden biz ancak belirli yerleri görebildik. Bu arada şunu da yazmadan geçmeyelim. Milano, İtalya’da beğendiğimiz yerler arasında hafızamızda yer edecek şehirlerden biri olarak kaldı 🙂

Milano gezimiz bittikten sonra akşam geç saatlerde Milano ile Venedik arasında yer alan ve Romeo ve Juliet’in şehri olarak bilinen Verona şehrine gittik. İngiliz yazar William Shakespeare’in kurgusal eserinin karakterlerinden Romeo ve Juliet’in gerçek hayatta bir evi nasıl olur ve yıllardır ziyaretçi akınına uğrayan bir merkez haline nasıl dönüşür der ve merak ederseniz Casa di Giullietta’yı ziyaret etmeniz gerekiyor. Kurgu da olsa Juliet’in bu evde yaşadığına inanılıyor. Her ne kadar serenat yapılan bir balkonu olmasa da ticaret mantığı ile serenat sahnesi için eve sonradan balkon bile eklenmiş. Romantik anlar yaşayalım, anımız olsun diye evin balkonunda fotoğraf çektirelim derseniz bu size kalmış. Biz böyle bir anımız olmasa da olur diyerek bir kare fotoğraf çekerek sokak aralarında keyif sürdük.

Dinleme zamanı geldi ve nihayetinde otelimize gittik. Yorgunluk nedeniyle nasıl sabah oldu ve ne zaman kahvaltı tabağı önümüze geldi bilemedik. Kahvaltılarımız ne açık büfe ne kapalı büfe ne de köy kahvaltısı tadında idi. Aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz tabak içeriği bizim açımızdan sabahları yeterli geliyordu. Yemek konusunda çok farklı lezzetlere zaten açık olmadığımızdan yurtdışına çıktığımızdan biz sorun yaşamıyoruz J

Kahvaltı sonrasında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne dahil olan Verona’nın en ünlü ve haraketli meydanlarından biri olan Piazza Bra’daya gittik. Roma’daki ünlü Kolezyum’dan daha küçük, şehrin antik sembollerinin başında yer alan Arena di Verona burada. Kaynaklardan edindiğimiz bilgilere göre Arena MS 1.yy da Roma İmparatorluğu zamanından inşa edilmiş ve 1117 yılında yaşanan depremde zarar görmüş. Ama hala Dünya’nın en önemli müzik festivallerinden birine ev sahipliği yapıyor ve her yıl şahane müzik ziyafetleri verilmesine vesile oluyor.

Yine bu büyük meydanda sütunlarıyla dikkatinizi çekecek başka bir yapı daha göreceksiniz. Belediye binası Pallazzo Barbieri. Meydanda ayrıca şirin kafeler yer alıyor ki hem arenayı hem de belediyeyi görüş açınıza alarak kendinize tarihi bir seyir alanı oluşturabilirsiniz.

Milano ve Verona… Gece ve gündüz hayatın akışı içinde, kısa bir sürede olsa bu tarih kokan şehirlerde zaman geçirmek çok hoşumuza gitti. Yolunuz bir gün bizim gibi buralara düşerse bu güzel şehirlerde keyifli vakit geçirmenizi içtenlikle diliyoruz. Ruhunuzun ve bedeninizin aynı anda gezgin olması dileğiyle.

Ruhumuzu şimdilik tazaleyen ve doyuran bu şehirleri geride bırakarak Venedik’e doğru koya koyuluyoruz.

Continue Reading

Popüler