Connect with us

Gezi

Pamukkale Travertenleri-Hierapolis, Laodikeia ve Afrodisias Antik Kenti

Pamukkale Travertenleri- Hierapolis, Laodikeia ve Afrodisias Antik Kenti

Hava değişimine ihtiyaç duyunca, iş hayatından uzaklaşma zamanının geldiğini hissedince, hemen internetten nereye gidilebilir, neresi görülebilir düşüncesi sarar bizi. Yine böyle bir zamanda görmek istediğimiz yerlerden biri olan Denizli karşımıza çıktı. Denizli denince de aklımıza ilk gelen Pamukkale Travertenleri ve Denizli  Horozu oldu. 🙂

İnternette araştırmaya başladığımda karşıma çıkan birkaç bilgiyi paylaşmak istedim.

  • Antik Dönem’ in sembolü, Dünyaca ünlü  en uzun ötüşlü horozu Denizli Horozuymuş.
  •  UNESCO Dünya Kültür Miras Listesi’ ne Türkiye’den kayıtlı 11 yerden biri Travertenler.
  •  Antik Çağda fay hattı ile oluşmuş Dünyanın doğal tek  Antik Havuz’u Pamukkale’de.
  •  Plutonium Kutsal Alanı (Cehennem Kapısı)Hierapolis Antik Kenti’ nde.

Gezi planımız belli olunca erkenden yola koyulduk. İstanbul-Denizli arası yaklaşık 600 km ve 7 saate yakın bir yolculuk yapılıyor.

Pamukkale yoğun turist ağırlayan bir yer olduğundan gitmeden önce mutlaka otel rezervasyonunuzu yaptırmalısınız. Çevrede bir çok otel olmasına karşılık bu yoğunluk nedeniyle sıkıntı çekebilirsiniz. Bu yoğunluğu ve o bölgeye ilgiyi gösteren küçük bir bilgi ekleyelim dedik.

2016 YILI EN ÇOK ZİYARET EDİLEN İLK 5 MÜZE VE ÖRENYENYERİ ZİYARETÇİ İSTATİSTİĞİ

 

MÜZE ÖRENYERİ ADI ZİYARETÇİ
1 Konya Mevlana Müzesi 2.429.573
2 İstanbul Topkapı Sarayı Müzesi 1.463.562
3 İstanbul Ayasofya Müzesi 1.436.577
4 Denizli Hierapolis (Pamukkale) Örenyeri 974.508
5 İzmir Efes Örenyeri 899.021

*Kaynak : http://www.kulturvarliklari.gov.tr/TR,180800/2016-yili-muze-istatistikleri.html

Denizli ilinde bulunan Pamukkale Traventerleri beni en çok etkileyen doğal güzelliklerimizin başında geliyor. Doğa ana kendi kalemi ile öyle güzel çizimler yapıyor ki sadece yurt içinde yaşayanlar değil aynı zamanda yurtdışından tatil amaçlı gelenlerde bu güzel tablo için akın akın burayı ziyaret ediyor.

Pamukkale traventerlerinin geçmişi çok eski tarihlere dayanıyor. Traventerler ilk olarak antik dönemlerde kullanılmaya başlanmış. Biraz kitabi bilgi verecek olursak, travertenler çok yönlü, çeşitli nedenlere ve ortamlara bağlı, kimyasal reaksiyon sonucu çökelme ile oluşan bir kaya türü. Peki bu kaya türü nasıl oluşuyor ? Termal kaynaktan çıkan 35.6 sıcaklığında, içinde yüksek miktarda kalsiyum hidrokarbonat bulunan su, havadaki oksijen ile temas ederken karbondioksit ve karbon monoksit uçarak kalsiyum karbonat çökeliyor ve traverten oluşumuna sebep oluyor. Çökelmekte olan kalsiyum karbonat, başlangıçta yumuşak bir jel halinde iken zaman içinde sertleşiyor ve kaygan bir zemin oluşuyor. Bu çökelme, termal sudaki karbondioksitin havadaki karbondioksit ile dengeye gelmesine kadar devam ediyor.

Travertenlere termal su kontrollü olarak belirli bir program dahilinde veriliyor. Fazla miktarda ve uzun süre aynı yere akıtılan su yosunlaşmaya ve dolayısıyla travertenlerde kirliliğe sebep oluyor, beyazlık kayboluyor.

Türkiye tanıtımında fotoğraflarda ve videolarda yer verilen Pamukkale’nin, bir ara kararmaya başladığı, beyazlığını kaybettiği haberleri basında çıkmıştı. Bölgede açılan termal otellerin mevcut suya ortak olması buna neden oluyordu. Şu anda kontrollü kullanım ile birlikte eskisine nazaran daha beyaz bir görünüm sizi karşılıyor. Beyazlığın oluşumunda hava şartları, ısı kaybı, akışın yayılımı ve süresi etkili.

Travertenlerde yürümek muhteşem bir his. Ancak zeminin zaman zaman kaygan olması yürümenizi zorlaştırıyor. Travertenlere girerken ayakkabılarınızı çıkartıyorsunuz. Kimileri çorapla bu kayganlık sorununa çare bulmaya çalışsa da çevrenizde birer ikişer yere düşen insanları görmek olası.

Travertenlerden çıktıktan sonra sol tarafta kalan Hierapolis Antik Kenti’ne doğru yol alıyoruz. Antik kent geniş bir alana yayılmış olduğundan akşam saatlerine doğru gitmenizde fayda var. Güneş sizi çok yormadan hem daha sessiz sakin hem de sıcaktan bunalmadan gezebilirsiniz. Ayrıca akşam saatlerinde orada olursanız muhteşem bir günbatımına da eşlik edersiniz.

Hierapolis Antik Kenti’nin Arkeoloji literatüründe “Holy City” yani Kutsal Kent olarak adlandırılması, kentte bilinen bir çok tapınak ve diğer dinsel yapının varlığından kaynaklanıyor. Hierapolis, Roma döneminden sonra Bizans döneminde de çok önemli bir merkez olmuş. Bu önem, MS. IV. yüzyıldan itibaren Hıristiyanlık merkezi olması  ve MS. 80 yıllarında, Hz. İsa’nın havarilerinden olan, Aziz Philip’in burada öldürülmesinden kaynaklanıyor.

Antik kent içinde Agora, Frontinus Caddesi, Kuzey Bizans Kapısı, Güney Bizans Kapısı, Gymnasium, Tritonlu Çeşme Binası, İon Sütun Başlıklı Ev, Latrina, Apollon Kutsal Alanı (Anıtsal yapı Hierapolis’in en önemli tanrısına adanmış) su kanalları ve surlar bulunuyor.

Kitabi bilgi….

”Hierapolis Antik Kenti içerisinde gerçekleştirilen arkeolojik kazılarda Ploutonium Kutsal Alanı (Cehennem Kapısı) ve antik dünyada “ölüler ülkesine geçiş kapısı” olarak kabul edilen mağaranın girişi gün yüzüne çıkarılmıştır. Pagan inanışının hakim olduğu AntikÇağ’da Hierapolis, “Kutsal Kent” anlamına gelmektedir. Bu isim; içinden termal suların ve kendisine yaklaşan canlıların ölümüne neden olan gazın (karbondioksit) çıktığı bir mağaranın mevcudiyetinden gelmektedir. Bu özelliklerinden dolayı mağara, Tanrı Plouton ve eşi Persophone’nin hüküm sürdüğü yeraltı dünyasının girişi olarak kabul edilmiştir. Mağara etrafına, Antik Dönem’de büyük bir turistik ziyaret mekânı olan ve M.Ö. I. yy. ve M.S. III. yy. arasında inşa edilmiş olan bir kutsal alan yerleştirilmiştir. Bu kutsal alanın ziyaretçileri arasında, en ünlüleri olarak Cicero, İmparator Hadrian ve Caracalla, Filozof Damascius bulunmaktadır. Ziyaretçiler mağaranın içine kuşları bırakmakta ve bunlar hemen gazdan zehirlenerek ölmekteydiler.”

http://www.pamukkale.gov.tr/tr/antik-kentler/pamukkale-hierapolis

Antik kenti gezdikten sonra yorgunluk baş gösterince girişe doğru yöneldik ve restoranların da bulunduğu ana binaya geldik. Bu bina içinde Hierapolis Antik Havuzu bulunuyor.

Yorgunluğunuzu bu havuza girerek atabilirsiniz. Havuzun su sıcaklığı 36 derece, rahatlatıcı bir etkiye ve birçok hastalığın tedavisinde etkili olduğu söyleniyor. Bu antik havuz İ.S. VII. YY da deprem sonucunda oluşmuş.

Özellikle Roma İmparatorluğu Dönemi’nde Hierapolis ve çevresi tam bir sağlık merkezi durumunda olduğundan, antik kente ve civarında 15’ ten fazla hamam olduğu ve insanların buralarda sağlıklarına kavuştukları kaynaklarda yazıyor. Yapılan araştırmalara göre Antik Havuz’un suyu, kalp hastalığı, damar sertliği, tansiyon, romatizma, deri, göz, raşitizm, felç, sinir ve damar hastalıklarına, içildiğinde de spazmlı midelere iyi geldiği belirtiliyor.

Her gün açık olan havuza giriş ücreti: 32 TL ( Kaynak : http://www.muze.gov.tr/tr/muzeler/hierapolis-antik-havuz)

Dinlenip keyif yaptıktan sonra arkadaş tavsiyesi üzerine otelimize gittik. Bir otel bu kadar renkli, bu kadar sıcak,  adı üstünde bu kadar şiir ile dolu olur. Her yer de şiir var. Odanızın kapısında, yatağınızın üzerinde, sabah kahvaltıda masanızın üzerinde. Şiir severlere kesinlikle tavsiye  edilir.

http://www.siirbutikotel.com/

 

Masamızın üzerinde farklı şairlere ait mısralar yazılmış renkli küçük kağıtları zevkle okuyarak mükemmel bir kahvaltı yaptık ve bir kez daha bu otelde kalmak dileğiyle otelden ayrıldık.

Laodikya Antik Kenti’ne doğru yola çıktık…Laodikya Antik Kenti, Denizli merkezine 6 km mesafede Pamukkale yolunun üzerinde. İncil de adı geçen 7 kiliseden biri olan ve “Kutsal Haç Kilisesi” ne sahip olan antik kent Hristiyanlık Dünyası’nın önemli bir Kutsal Hac Merkezi. Kilise, Büyük Constantinus zamanında (M.S. 306-337), Hıristiyanlığın M.S. 313 yılında Milano Fermanı ile serbest olmasıyla birlikte yapılmıştır. Bu yönüyle Hıristiyanlık dünyasının en eski ve en önemli kutsal yapılarından biri olma özelliğini koruyor.

Laodikya Antik Kenti’ndeki kazı çalışmaları 2002 yılında başlamış ve Bakanlar Kurulu Kararı ile 2003 yılından buyana 10 yıldır kazı ve restorasyon çalışmaları sürüyor. 15 Nisan 2013 tarihinde kültürel miras olarak Laodikya , UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi ne alınmış. Laodikya Türkiye’de ilk kez bakanlıkla yapılan protokolle işletmesi bir belediyeye devredilen antik kent. Denizli Belediyesi ile bakanlık arasında yapılan protokolün ardından Laodikya’da kazı çalışmaları 3 aydan 12 aya çıktı.

2015 yılı Müze istatistikleri*

HİERAPOLİS ARKEOLOJİ MÜZESİ 120.817
PAMUKKALE HİERAPOLİS ÖRENYERİ 1.731.271
LAODİKEİA ANTİK KENTİ 62.424

*Kaynak*  http://www.dosim.gov.tr/muze-istatistikleri

Çayımızı antik kentin kafesinde içtikten sonra Aydın’a doğru yola çıktık.

Arkadaş ziyaretimiz sonrasında, Aydın ili, Karacasu ilçesi, Geyre Mahallesi sınırları içinde yer alan Aphrodisias Antik Kenti’ni ziyaret etmeden buradan ayrılmak doğru olmazdı. Adını aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit’den alan Aphrodisias özellikle Roma çağında Afrodit’e tapınımı ile ünlenmiş antik bir kent olup günümüzde de çok iyi korunmuş anıt yapıları ile Türkiye’nin en önemli arkeolojik yerlerinden biri.

 

 

Polonya’nın Krakow şehrinde gerçekleştirilen UNESCO 41. Dünya Miras Komitesi toplantısında, Aydın’ın Karacasu ilçesindeki Afrodisias Arkeolojik Alanı’nın UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne kaydedilmesine karar verildi. (9 Temmuz 2017) Ülkemizin, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün sorumluluğu altında yürüttüğü çalışmalar neticesinde bugüne kadar UNESCO Dünya Miras Listesi’ne 17 adet varlığımızın alınması sağlanmış. Bu varlıklar;

Antik kent gezimiz sonrasında 1979 yılında açılan Aphrodisias Müzesi’ne gidiyoruz. Bu müzede sadece Afrodisias’dan kazılarla bulunmuş eserler sergileniyor ki eserlerin çoğunluğunu heykeller oluşturuyor. (Aphrodisias ören yerinde 1961 yılından önceki kazılarından çıkan buluntular İzmir ve İstanbul Arkeoloji Müzelerine götürülmüştür. 1961 yılında Prof. Dr. Kenan T. ERİM tarafından başlayan kazılarda çıkan buluntular kazı evi depoları ve kasaları ile Müzenin Önündeki Deveci Hanına koyuluyordu. Bu buluntuların korunup sergilenebilmesi için ören yerinde bir müzenin kurulması kararlaştırıldı.)

Müzenin bahçesinde mermer lahitler ile birlikte pek çok  eser bulunuyor. Müzenin çıkışında ömrünü Aphrodisias kentinin ortaya çıkartılmasına adayan değerli bilim adamı arkeolog Prof. Dr. Kenan T. Erim’in bronz bir büstü bulunuyor.

Prof. Dr. Kenan T. Erim 1990 yılında vefat etmiş. Mezarı Aphrodisias Antik kentinde, ölmeden 3 hafta önce restorasyonu bitirilen Anıtsal Tören Kapısı’nın sol tarafında olup Türkiye’de antik kente gömülen ilk kişidir. O kendi deyimiyle şu anda “sevgilisinin koynunda”.

Antik kentin bahçesinden çıkarken emeği geçen herkese içimden teşekkür ettim.

AGRIPPINA VE NERO Agrippina, genç oğlu Nero’yu defne yaprağından bir taçla taçlandırmakta, elinde talih ve bereketin simgesi olan bir boynuz tutmaktadır. Tarihi kayıtlara göre, Nero M.S. 54 yılında tahta çıkmış ve M.S. 59 yılında annesi Agrippina’yı öldürtmüştür.

 

MAVİ-GRİ MERMERDEN AT HEYKELİ Dörtnala koşar durumda mavi-gri mermerden yapılmış at heykeli, Sivil Bazilika’da bulunmuş. Atın üstünde küçük demir iğnelerle monte edilmiş kaplan postu şeklinde altın varaklı bronz bir eyer örtüsü vardır. Binicisi bulunamamakla birlikte düşer vaziyetteki binicinin sol üst bacağından bir parça kalmıştır. Yapıtın Akhilleus’un, Troialı genç prens Troilos’u kent duvarlarının dışına çıktığında dörtnala giden atın üzerinden, saçından tutarak indirmesini betimlediği söylenmektedir. Bu nedenle, yapıtın at, Troios ve Akhilleus şeklinde üç ayrı parçadan oluştuğu söylenebilir. Kuzey surlarında yapı taşı olarak kullanılan bir heykel kaidesindeki “Halk, Troilos’u, atı ve Akhilleus’u dikti” ibaresi de bu ihtimali doğrulamaktadır.

Müze gezimizin ardından topraklarımızın ne kadar zengin bir kültüre ev sahipliği yaptığını bir kez daha anlayarak oradan ayrıldık.

Sizlere de tarihi ve kültürel dokumuzu görüp mutlu olacağınız nice geziler dileriz.

Bir sonraki gezi yazımızda görüşmek dileğiyle.

 

 

 

 

 

Gidilecek yollar, okunacak kitaplar, izlenecek filmler sınırsız ve ucu açık. Nefes alacağımız sayı bile belli dedik. Başladık gezmeye, okumaya, gözlemlemeye… Gezdikçe çoğaldık, okudukça bilinçlendik ve izleyip, gözlemledikçe çevremizde devasa olarak nitelenen sorunları, sıkıntıları !!! minnacık görmeye başladık ve sonuç olarak birlikte huzur bulduk. İnsan bu zamanda başka ne ister ki ! Dünya ne büyük biz insanlar ne kadar küçük demeye ara vermeden devam ettik. Kim bilir hayatımızın sonuna kadar daha ne kadar çok söyleyeceğiz. Franz Kafka ne kadar güzel demiş. ‘’Ölümün olduğu bu dünyada, hiçbir şey çok da ciddi değildir aslında." Öncelikle sağlığımızın değerini bilip, kendimize iyi davranalım ve yatırım yapalım. Geze, göre ne tür yaşamlar varmış tanıklık edelim. Hayatınızı istediğiniz şekilde yaşamanız dileğiyle. Mutlu ve her zaman umutlu kalın .

Continue Reading

Gezi

Milano-Verona Gezimiz

İtalya gezimizi planlarken tur firmalarının gezi programlarını detaylı şekilde inceleyerek kendimize bir yol haritası belirlemiş ve istediğimiz yerlere nokta atışı yapan bir turu da bulunca nihayet satın almıştık. Ancak o dönemde euro-dolar hiç nefes almadan sürekli bir artış seyrine girdiğinden tur programları ard arda iptal edilmiş dolayısı ile bizim gezi tarihimiz ve gezimizin içerikleri de en az 3-4 kez değişmişti. Artık amacımız istediğimiz yerleri görmekten ziyade İtalya’ya gidebilmekti. Sonunda  tur programı ve tarihi kesinleşmiş ve gezi grubumuzun whatsapp grubu kurulmuştu. Geziye gitmeden önce çeşitli bilgilendirmeler yapılarak gezi tarihimize kadar motivasyon an be an yükseltildi. Bu arada şunu da hemen belirtelim ki gezimizin durakları çok fazla olduğundan sanırım İtalya gezimizi 4- 5 yazıya ancak sığdırabiliriz. İlk yazımız Vatikan gezimizin detaylarını içeriyordu. Detaylarına  aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz. Bu yazımızda ise Milano ve Verona’nın güzelliklerinden bahsedip bu bahislerimizi fotoğraflarla destekleyeceğiz. Kitabi bilgilere ulaşmak zamanımız da kolay olduğundan o kısmı size bırakarak ekleyeceğimiz fotoğraflar hem söylenenleri hem de söylenmeyenleri içerecektir diyerek gezimize başlıyoruz.

http://www.gezipduru.com/2019/07/18/vatikan-vatikan-muzeleri-gezimiz/

Gezimizin başlangıç noktası İtalyan Rönesansı zamanında önemli bir merkez olan, günümüzde ise sanattan modaya, tasarımdan ticarete merkezi konumda bulunan Milano. Kente sadece tarihi yapıları ve muazzam müzelerini görmek için bile gidilse en az 2-3 gün gerekeceğini bilsek de, biz tur ile gittiğimizden dolayı hızlandırılmış şekilde gezmek durumunda kaldık. Bu nedenle her dakikamız önemli olduğundan panoramik bir tur yaptıktan sonra ünlü Pıazza Della Scala meydanına gittik ki bizi hemen Leonardo da Vinci heykeli karşıladı. Ayrıca bu meydanda Dünya’nın en önemli kültür merkezlerinden biri olan La Scala Operası’nı ve Dünya’nın en eski ticaret merkezlerinden biri olan, İtalya’nın birleşmesini kutlamak için İtalya’nın ilk kralı olarak adlandırılan Galleria Vittorio Emanuele II’ye atfen 1865 ve 1867 arasında inşa edilmiş Galleria Vittorio Emanuele II’yi de gördük.

“Milano bir hanımefendi gibidir. Güzel olmayı bilir, bakmayı bilmek gerek.” demiş yazar Donatella Piatti. Biz de az çok bakmayı bilen insanlar olduğumuzu düşünerek Milano’nun tam kalbinde yer alan, Duomo Meydanı’na da adını veren Duomo Katedrali’ni görmeye gittik. Küçük bir geçitten geçtiğimiz anda karşımızda tüm ihtişamıyla beliren bu katedral hem gündüz hem de gece görülmesi gerekli diye kendimize not düştük. Kaynaklarda katedralin bitiriliş tarihi ile ilgili farklı bilgiler yer alıyor. Genel olarak, yapımına 1386 yılında başlandığı, 1418 yılında kutsandığı, inşaatın 1813 yılına kadar devam etmekle birlikte katedralin son kapısının 1965 yılında takıldığı bilgilerinde ortak görüş yer alıyor. Sonuç itibariyle yapım süreci çok uzun sürmekle birlikte karşımızda tüm ihtişamıyla duran katedrali görebildik.

Milano şehir parkları, müzeleri, meydanları, sanat galerileri ve Navigli ile Brera Bölgesi olmak üzere gezilecek görülecek, alışveriş severler için cüzdanlarının dibini görmelerini sağlayacak yerleri bir arada barındıran güzel bir şehir. Vaktimiz dar olduğundan ve tura eşlik etmemiz gerektiğinden biz ancak belirli yerleri görebildik. Bu arada şunu da yazmadan geçmeyelim. Milano, İtalya’da beğendiğimiz yerler arasında hafızamızda yer edecek şehirlerden biri olarak kaldı 🙂

Milano gezimiz bittikten sonra akşam geç saatlerde Milano ile Venedik arasında yer alan ve Romeo ve Juliet’in şehri olarak bilinen Verona şehrine gittik. İngiliz yazar William Shakespeare’in kurgusal eserinin karakterlerinden Romeo ve Juliet’in gerçek hayatta bir evi nasıl olur ve yıllardır ziyaretçi akınına uğrayan bir merkez haline nasıl dönüşür der ve merak ederseniz Casa di Giullietta’yı ziyaret etmeniz gerekiyor. Kurgu da olsa Juliet’in bu evde yaşadığına inanılıyor. Her ne kadar serenat yapılan bir balkonu olmasa da ticaret mantığı ile serenat sahnesi için eve sonradan balkon bile eklenmiş. Romantik anlar yaşayalım, anımız olsun diye evin balkonunda fotoğraf çektirelim derseniz bu size kalmış. Biz böyle bir anımız olmasa da olur diyerek bir kare fotoğraf çekerek sokak aralarında keyif sürdük.

Dinleme zamanı geldi ve nihayetinde otelimize gittik. Yorgunluk nedeniyle nasıl sabah oldu ve ne zaman kahvaltı tabağı önümüze geldi bilemedik. Kahvaltılarımız ne açık büfe ne kapalı büfe ne de köy kahvaltısı tadında idi. Aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz tabak içeriği bizim açımızdan sabahları yeterli geliyordu. Yemek konusunda çok farklı lezzetlere zaten açık olmadığımızdan yurtdışına çıktığımızdan biz sorun yaşamıyoruz J

Kahvaltı sonrasında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne dahil olan Verona’nın en ünlü ve haraketli meydanlarından biri olan Piazza Bra’daya gittik. Roma’daki ünlü Kolezyum’dan daha küçük, şehrin antik sembollerinin başında yer alan Arena di Verona burada. Kaynaklardan edindiğimiz bilgilere göre Arena MS 1.yy da Roma İmparatorluğu zamanından inşa edilmiş ve 1117 yılında yaşanan depremde zarar görmüş. Ama hala Dünya’nın en önemli müzik festivallerinden birine ev sahipliği yapıyor ve her yıl şahane müzik ziyafetleri verilmesine vesile oluyor.

Yine bu büyük meydanda sütunlarıyla dikkatinizi çekecek başka bir yapı daha göreceksiniz. Belediye binası Pallazzo Barbieri. Meydanda ayrıca şirin kafeler yer alıyor ki hem arenayı hem de belediyeyi görüş açınıza alarak kendinize tarihi bir seyir alanı oluşturabilirsiniz.

Milano ve Verona… Gece ve gündüz hayatın akışı içinde, kısa bir sürede olsa bu tarih kokan şehirlerde zaman geçirmek çok hoşumuza gitti. Yolunuz bir gün bizim gibi buralara düşerse bu güzel şehirlerde keyifli vakit geçirmenizi içtenlikle diliyoruz. Ruhunuzun ve bedeninizin aynı anda gezgin olması dileğiyle.

Ruhumuzu şimdilik tazaleyen ve doyuran bu şehirleri geride bırakarak Venedik’e doğru koya koyuluyoruz.

Continue Reading

Gezi

Efes Antik Kenti/ Efes Müzesi Gezimiz

“Az gittik uz gittik. Dere tepe düz gittik.” Dönüp baktık ki, bir arpa boyu yol almışız.

İzmir/Birgi gezimiz sonrasında yol bizi Selçuk İlçesi sınırları içinde yer alan Dünya Miras Listesi’ne alınan Efes Ören Yeri’ne doğru yönlendirdi. Bu miras listesi alanında Çukuriçi Höyük, Ayasuluk Tepesi (Selçuk Kalesi, St. John Bazilikası, İsa Bey Hamamı, İsa Bey Camii, Artemision), Efes Antik Kenti ve Meryem Ana Evi bulunuyor. Biz bunlar arasında yer alan Birgi/Ayasuluk Tepesi ve Meryem Ana Evi’nden aşağıdaki gezi yazılarımızda bahsetmiştik.

http://www.gezipduru.com/2018/06/25/efes-antik-kenti-meryem-ana-evi-yedi-uyurlar/

http://www.gezipduru.com/2018/04/06/izmir-birgi-ve-efes-antik-kenti-gezimiz/

***Fotoğrafların üzerine tıklayarak fotoğrafları büyütebilirsiniz.

Şimdi sırada Dünya Miras Listesi’nde yer alan antik dönemlerde bilim, kültür, sanat ve uygarlık merkezi olmuş, her yıl binlerce yerli ve yabancı turiste ev sahipliği yapan Efes Antik Kenti var. Birgi de gezip dolaştıktan ve ruhu dinlendirdikten sonra sabah erkenden yola koyulduk ve neredeyse açılış saatinin başında danışmadan aldığımız Müze Kart ile Efes Antik Kenti’ne giriş yaptık. Tavsiyemiz bizim gibi müze, antik kent gezmeyi seven bir çift iseniz mutlaka en kısa süre içinde birer Müze Kart edinin. Türkiye’nin bir çok yerinde geçerli olan bu kart ile 1 yıl boyunca dilediğinizce gezebilirsiniz.

Kartımızı okuttuktan, yanımızda su ve atıştırmalık bir şeyler olduğunu kontrol ettikten sonra antik kent içinde Kuretler Caddesi’nde ilerlemeye başladık.

Gezeceğimiz bu antik kent hakkında öncelikle biraz kitabi bilgiye yer verelim verdik. Antik Efes kentinin ilk kuruluşu M.Ö. 6000 yıllarına kadar iniyor. Liman kenti Efes, M.Ö. 560 yılında Artemis Tapınağı çevresine taşınmış ve dönemin en önemli dini ve ticari merkezlerinden biri olmuş. Bugün gezilen Efes ise, Büyük İskender’in generallerinden Lysimakhos tarafından Bülbül ve Panayır dağları arasındaki vadiye M.Ö. 300 yıllarında kurulmuş. Efes, Bizans  döneminde tekrar yer değiştirmiş ve ilk kez kurulduğu Selçuk’taki Ayasuluk Tepesi’ne gelmiş. 1330 yılında Türkler tarafından alınan ve Aydınoğulları’nın merkezi olan Ayasuluk, 1923 yılında Cumhuriyetimizin kuruluşundan sonra Selçuk adını almış.

Antik dünyanın önemli liman kenti, politik ve ticari merkez, bilim, kültür ve sanat alanlarında önemli rol oynamış Efes tarih boyunca birçok kez yer değiştirdiğinden kalıntıları da geniş alanlara yayılmış. Efes’teki ilk arkeolojik kazılar British Museum adına J.T. Wood tarafından 1869 yılında başlamış. Wood’un ünlü Artemis Tapınağı’nı bulmaya yönelik bu çalışmalarına 1904 yılından sonra D.G. Hogarth devam etmiş. 1. ve 2. Dünya Savaşları sırasında kesintiye uğrayan çalışmaları 1954 yılından sonra aralıksız devam etmiş. 1954 yılından itibaren Efes Müzesi de T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı adına kazı, restorasyon ve düzenleme çalışmalarına başlamış.

Bu bilgiler ışığında antik kente Kuretler Caddesi’nden yürüyerek başladık. Mermerlerle kaplı bu alan Herakles Kapısı’ndan Celsus Kütüphanesi’ne kadar uzanan, Traianus Çeşmesi, Hadrianus Tağınağı ve Skolastika Hamamları gibi yapıları görebileceğiniz bir cadde. Ama önce Efes Antik Kenti’ne girdiğinizde biraz ilerlediğiniz zaman sağ tarafta tiyatro alanına benzer bir alan göreceksiniz ki burası Odeon. 13 basamaklı, yarım daire biçiminde oturma alanlarına ve bir sahne binasına sahip olan Odeon da kent meclis üyeleri toplanarak şehrin geleceğiyle ilgili toplantılar yaparmış. Diğer bir kullanım alanı olarak da mevcut üyeler için müzik gösterileri ve yarışmalarda düzenlenirmiş.

Kısa bilgi…Kuretler Caddesi denilmesinin nedeni bir rivayete dayanıyormuş. Efes’teki rahip sınıfına mitolojide yarı tanrı olarak bilinen Kuretler adı verilmiş. Kentin en işlek caddesi olması ve caddenin başında bulunan sütunlarda bu yarı tanrıların isimlerinin yazılı olmasından dolayı da buraya Kuretler Caddesi denilmiş.

Traianus(Trajan) Çeşmesi

Bu cadde üzerinde Hadrian Tapınağı’nın az ilerisinde yer alan çeşme, Tiberius Claudius Aristion ve eşi tarafından M.S. 102 ve 114 yılları arasında Ephesoslu Artemis ile İmparator Traianus (M.S. 98–117) onuruna 2 katlı ve 9,5 metre yüksekliğinde yapılmış. Ancak çeşitli restorasyon çalışmalarının ardından günümüzde tek katlı bir yapı olarak karşımıza çıkıyor ki burada yer alan heykelleri bugün Efes Müzesi‘nin “Çeşme Kalıntıları” bölümünde görebilirsiniz.

Efes’teki Hadrianus Tapınağı, gösterişli ve belki de biraz süslü olması nedeniyle antik kentin en göz alıcı yapılarından ikincisi denebilir. İlki açık ara ile Celsus Kütüphanesi. Bu anıt tapınak, Efes’e kültürel ve ekonomik anlamda katkısı olan, sanata düşkünlüğü ile bilinen, Helenistik döneme hayranlık duyan, kendi yazdığı şiirleri ile de tanınan, imparatorluk yönetimi sırasında barışçıl bir politika izlemeye çalışan ve MS 128 yılında Efes’i ziyaret eden Roma İmparatoru Hadrianus’ın onuruna yapılmış. Hadrianus Tapınağı M.S. 4. yüzyılda kısmen yıkılmış olması nedeni ile yeniden inşa edilmiş ve o dönemin tarihlerini gösteren 4 adet kabartma eklenmiş. 4 korint sütunun* taşıdığı ve kavisli bir kemere sahip olan Hadrianus Tapınağı’nın kemerinde Şans Tanrıçası Tike, arkasında ise Medusa kabartması var.

*Korint Sütun : Korint düzeni, sütun başlarının akantus yapraklarıyla süslendiği ve sütunların bir kaide üzerine oturtulduğu, klasik mimarideki üç düzenden biri.

Cadde üzerindeki Skolastika Hamamları, kaynaklarda geçen bilgilere göre Latrina (Tuvalet) ve Aşk evleriyle birlikte M.S.1.yüzyılda inşa edilmiş ve inşaat sırasında birbirlerine geçitler ile bağlanmış. 4. yüzyılda ise dönemin soylu Hristiyan kadını Skolastika tarafından genişletildiği için onun adı ile anılmış. Roma hamamlarının genel özelliği sıcak su, ılık su, soğuk su ve soyunma odası şeklinde 4 bölümden oluştuğundan Skolastika Hamamları da bu şekilde yapılmış. Sınıf ayrımı olmadan tüm Efes halkının yararlandığı bu hamamlar ücretsiz olup sadece temizlenmek için değil, eğlenmek ve sosyalleşmek içinde bir araç olmuş.

Efes de gezerken nedense !!! 🙂 rehberlerin can kulağı ile dinlendiği yere yani Celsus Kütüphanesi’nin karşısında yer alan Aşk Evi’ne geldik. Bir liman kenti olduğundan özellikle denizcilerin uğrak yerlerinin başında gelen Efes de yürüyüş yolundaki döşeme taşı üzerine bir sol ayak figürü ve kadın figürü kazınmış. Bu figürün tarihteki genelev reklamı olduğu, ayrıca bu ayak izinin Efes’in en iyi ve çok aranan kadınının sol ayağının izi olduğu, bu evler ile Celsus Kütüphanesi’ni birbirine bağlayan bir yeraltı geçidi olduğu söylentiler arasında.

Sırada Latrina var. Üç tarafı mermerden oluşan, aralarında bölme bulunmayan yan yana dizilmiş günümüzdeki klozet şeklindeki tuvaletler. Oturak yerlerinin hemen önünde içinden sürekli su akan ve taharet temizliği için kullanılan bir kanal var. Bu deliklerin 3 metre kadar altında kanalizasyonun olduğu ve tuvaletin arkasında bulunan hamamda kullanılan suların bu kanallardan geçerek böylelikle dışkıların taşındığı ve koku sorununun da bu şekilde çözüldüğü düşünülüyor.

Kuretler Caddesi sonunda Celsus Kütüphanesi tüm ihtişamı ile sizi karşılayacak ama ondan önce sol tarafınızda kalan, teraslar üzerinde yapılmış, antik dönemde Efes’in ileri gelenlerinin yaşadığı Yamaçevler’i görmelisiniz. İlk inşa tarihi M.S. 1. yüzyıl olarak belirlenen evlerin içinde çeşmeler ve yerden ısıtma sistemleri olduğu tespit edilmiş.

Evlerin tabanlarında yer alan mozaiklere zarar vermemek ve yapıyı korumak adına camdan yapılmış bir platform üzerinde sağlı sollu bakarak ve şaşırarak ilerledik. Küçük bir bilgi daha verelim. Burada Müze Kart geçerli değil. Bu değişik yapıyı görebilmeniz için buraya girişte ayrıca ödeme yapmanız gerekiyor. Sanırım burada hararetli şekilde devam eden kazılar için kaynak oluşturulmaya çalışılıyor. Değer miydi ? diye sorarsanız bu sizin ilgi alanınızın ne olduğuna bağlı olarak değişir. Antik dönemin yaşamına ait bir yerleşim alanı görmek ve ödediğimiz ek giriş ücreti ile kazılara bir nebzede katkıda bulunmak olarak bakarsak kesinlikle değdi. ( 2019 da en son kişi başı bilet fiyatı 15-TL idi.)

Kuretler Caddesi’nde ilerlediğinizde karşınızda göreceğiniz o güzel yapı Efes Antik Kenti denilince ilk akla gelen ve en çok fotoğrafı çekilen Celsus Kütüphanesi. Farklı kaynaklarda farklı tarihlerde yapıldığı belirtilse de M.S 135 yılında yapıldığı genel kanaatler arasında. Efes Valisi Julius Celsus Halemaeanus’un vefat etmesinin ardından oğlu Julius Agiula tarafından babasına ithafen yapılmış. Kütüphanede bulunan lahitte Celsus’un yattığı iddia edilse de bu kesinlik kazanmamış. Lahitin bulunduğu yerde ki heykeli İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde yer alıyormuş. Kaynaklara göre kütüphanede yaklaşık 9.500 ile 12.000 arasında kitap rulosu bulunduğu tahmin ediliyor.

Çeşitli depremler gören kütüphane birçok kez restorasyon görmüş ancak ön bölüm bugüne kadar bütün haşmeti ile ayakta kalabilmeyi başarabilmiş. Kütüphanenin ön bölümünde 4 ayrı heykel göreceksiniz. Celsus’un niteliklerini ortaya koyan bu heykellerden soldaki heykel Bilgelik (Sophia), ikincisi Erdem (Arete), üçüncüsü zeka (Ennoia) dördüncü sıradaki ise ilimi (Episteme) temsil ediyor. Pek çok tarihi eserimizin başına gelenler gibi bu heykellerin orijinalleri 1910 yılında Viyana’ya götürülmüş. Ve heykellerin aslı Viyana Ephesos Müzesi’nde sergileniyormuş. Bizim gördüklerimiz ise bunların birebir kopyaları, bu durum çok üzüntü verici.

Antik dünya tiyatroları arasında önemli bir yere sahip olan Efes Antik Tiyatrosu’na doğru gitme zamanı. Büyük Tiyatro ile Celsus Kütüphanesi’ni birbirine bağlayan Mermer Cadde üzerinde ilerlerken yolumuz üzerinde sol arka tarafta kalan Agora kalıntılarını görüp ve bir iki kare fotoğraf çekip ilerledik. Tiyatronun ilk inşa edildiği tarih Helenistik döneme ait iken sonrasında İmparator Cladius döneminde yeniden inşa edilmeye başlanmış ve son durumuna yaklaşık M.S. 117 yıllarında ulaşmış. Roma imparatorluğu döneminde tiyatro ve gladyatör gösterilerinin, konserlerin merkezi olmuş ve halkın toplandığı bir toplantı alanı görevini de üstlenmiş. Ayrıca St.Paul’ün vaazlarının gerçekleştiği yer olması nedeniyle de burası Hristiyanlık adına çok önemli bir yer. Tiyatro, 3 katlı ve  kimi kaynaklara göre 25 bin, kimi kaynaklara göre de 24 bin kişi kapasiteli, izleyici alanı 215 derecelik açıya sahip.

***Tiyatro yakın tarihte Efes Festivali kapsamında konserlere ev sahipliği yapsa da, mevcut eserlerin yüksek ses desibelinden zarar göreceği düşüncesi ile artık kullanılmıyor.

Çağımız insanları için önemi olmasa da Antik çağ insanları için büyük önem taşıyan Mil Taşları’na yer vermeden geçemedik. Zamanında bu taşlar insanların yönlerini bulmalarını sağlamış ve merkezden ne kadar uzaklıkta olduklarını göstermiş. Bu taşlar dönemlere göre farklı isimler ile adlandırılmış. Helenistik dönemde stadia (185 metre) denilirken Roma döneminde Milla Passuum (bin adım) ismini almış. Mil taşlarının üzerine o dönemin imparatoru kim ise onun adı kazınarak belirgin olması adına da bu isimler kırmızıya boyanmış. İmparator öldüğü zamanda adı taşlardan kazınıp silinerek, yeni dönem imparatorunun ismi yazılırmış.

Sıra geldi Tanrıça Artemis’e ithaf edilen ve M.Ö 550 yıllarında tamamlanan Artemis Tapınağı’na. Kaynaklarda diğer adı Diana Tapınağı olarak geçiyor. Dünyanın Yedi Harikası arasında yer alan bu tapınağı gördüğünüzde bu mudur diyeceğiniz kesin. Çünkü tapınağı oluşturan taşlar sökülerek İsa Bey Camii ve başka yerlerin yapımında kullanılmış. Sel suları, deprem gibi doğal afetler nedeni ile yıkılan tapınaktan bugün kalanlar, bir antik sütun ve antik döneme ait taşlardan ibaret.

Antik kenti gezdikten sonra Efes Müzesi’ne uğramamak olmazdı, kesinlikle bir şeyler eksik kalırdı. Önemli eserleri barındırması ve ziyaretçi kapasitesi ile Türkiye’nin en önemli müzelerinden biri olan Efes Müzesi’nde ağırlıklı olarak çevresinde bulunan antik kentlerden getirilen eserler sergileniyor. Eserler bulundukları yerlerin adlarına göre ayrılmış salonlarda sergileniyor. Bu salonların dışında müze içinde ve dışında da bir çok tarihi eser yer alıyor. Kaynaklarda 64.000 adet (https://izmir.ktb.gov.tr/TR-77103/selcuk-efes-muzesi.html )  eser bulunduğu belirtilse de her geçen gün yapılan kazılar sonucunda büyük bölümü Efes kazılarından olmak üzere bulunan eserlerde müzeye dahil ediliyor. Bu yeni kazılarda bulunan eserlerde ‘’Yeni Buluntular Salonu’nda sergileniyor. Müze salonlardan, bölüm, galeri ve avludan oluşuyor. Yamaç Evler ve Ev Buluntuları Salonu, Sikke ve Hazine Bölümü, Mezar Buluntuları Salonu, Efes Artemis Salonu, İmparator Kültleri Salonu, Arasta Bölümü, Antik Çağ’dan –  Osmanlıya Bölümü, Müze avlusu.

Müzede çok çeşitli ve kayda değer eserler olmakla birlikte aşağıda ilk fotoğrafta yer alan Efesli Artemis heykeli en ilginç olanıydı. Artemis,  Zeus’un kızı ve Apollon’un kız kardeşi ve ay tanrıçası olarak da bilinir. Ayrıca ölümlülere salgın hastalıklar ya da ani ölümler gönderme ve hastalıkları iyileştirme gücüne sahip. Doğa tanrısı olarak da hayvanların efendisi. Kazılar sırasında bulunan Efesli Artemis’in ise bir Anadolu tanrıçası olan Kibele’nin bir versiyonu  olduğu sanılıyor. Dayanaklardan bir tanesi çok memeli Tanrıçanın, Efes’te basılmış paraların üzerinde başında Kibele’nin bir özelliği olan bir taç ile resmedilmiş olması. Efes’e ne zaman geldiği saptanamasa da değişik dinlerin etkisi altında çeşitli evreler ve değişimler geçirerek Efesli Artemis’e dönüşmüş ve çok değerli kültür varlıklarımız arasına girmiş.

Antik dünya içindeki gezimiz şimdilik burada sona erdi. Efes’e gittiğinizde bu dünyaya uğramayı es geçmeyin deriz. Bireysel olarak alınan giriş biletleri bütçeyi sarsabileceğinden mutlaka Müze Kart alın ki o çevrede bulunan diğer yerleri de ücretsiz gezme imkanınız olsun. Kart bir yıl geçerli olduğundan diğer illerimizdeki güzide müzeleri, sergileri, antik kentleri de ücretsiz gezebilirsiniz. Yazımızı bitirmeden önce fotoğraflarımız içinden seçtiğimiz Efes Antik Kenti’ne ait birkaç kare fotoğraf daha paylaşmak istedik.

Sağlıklı, bol gezmeli, görmeli, keyifli, çok gülmeli yolculuklarınız olması dileğiyle .

 

Continue Reading

Gezi

Karadağ (Montenegro) Gezimiz

Adriyatik Denizi kenarında, istediğinizde tarihin içinde olacağınız, istediğinizde dağların karşısında deniz tatilini yapacağınız, gece hayatının rengarenk olduğu, yakın mesafede ve vizesiz Karadağ ( Montenegro) tatilimizi anlatmaya başlayalım.

Gideceğimiz ülkenin öncelikle tarihi olmak üzere doğal güzelliklerini araştırmayı seviyoruz. Bu, ülkenin tarihi ve doğal güzelliklerini değerlendirirken nereden beslendiklerini anlamamıza yardımcı oluyor. O zaman hemen ülkenin tarihinden çok kısa bahsedelim ki sonrasında nereleri gördük sırasıyla anlatalım. Yüzlerce yıl Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliği altında kalan Karadağ, Sovyetler Birliği döneminde Yugoslavya’nın altı cumhuriyetinden biri iken Yugoslavya’nın parçalanmasının ardından Sırbistan-Karadağ olarak anılmış. Ardından 2006 yılında yapılan referandum ile Sırbistan’dan ayrılarak bağımsızlığını kazanan bir ülke olarak yoluna devam etmiş. Çok genç bir ülke olan Karadağ, tarihi ve eşsiz güzelliği nedeni ile UNESCO tarafından da koruma altına alınan şehirleri, liman kentleri, Sveti Stefan gibi ada ve turistlerce pek bir rağbet gören şehirleri ile gezilip görülmeye değer bir Balkan ülkesi.

 

Yolculuk başlasın … İsmini Karadağ’ın başkenti Podgorica’dan alan havalimanına inişimiz yaklaşık 2 saat kadar sürdü. Valizlerimizi aldıktan sonra yaklaşık 1 saatlik otobüs yolculuğumuzun ardından eski yerleşim yerlerinden birisi olan ve en çok ismini duyduğumuz Budva’ya ulaştık. Burada gördüğümüz yerler Sveti Stefan, ünlü Dans Eden Kız Heykeli, St Sava’s Church  ve Stari Grad ( Eski Şehir ) oldu.

 

Old Town (Eski Şehir) labirent şeklinde uzayan dar sokaklar boyunca sıralanan tarihi binaların, kiliselerin, göze şirin görünen evlerin, çeşitli restoran ve kafelerin bulunduğu, kaybolmak istenilecek güzel bir bölge. Deniz keyfi dışında şehrin tarihi yapılarını da ziyaret ederek güzel kareler yakalamak isterseniz bence bu bölge en uygun yer. Kapılar, pencereler, labirent içindeymiş hissi veren sokaklar ve azımsanamayacak bir kalabalık. Biz gittiğimizde bir an sağanak yağmur yağdı ve herkes ilk bulduğu kafeye girdi. Biz de hediyelik eşya almak için bunu fırsat bildik. Yağmur çok kısa sürdü. Sokaklar dolana kadar biz de keyif içinde fotoğraflarımızı çekebildik.

Budva’da en çok fotoğraf çekilen yer olan Deniz Kızı Heykeli’ne doğru yürümeye başladık. Bu heykelin olduğu nokta ve çevresi turistler tarafından en çok ziyaret edilen yerlerin başında geliyor ki bunu biz de yolumuz üzerindeki kalabalık ile deneyimledik. Rivayet odur ki, bu heykel burada boğulan bir kızı simgeliyormuş. Ama gerçek olan şu ki, eğer kalabalıktan fırsat bulabilirseniz Old Town manzarasını da kareye alarak çok güzel kareler yakalayabilirsiniz. Bunun dışında arkanızda kalan kayalık alanların oluşturduğu görsel şöleni de es geçmeyin deriz. Kayalık alana biraz tırmanarak çok güzel kareler elde edebilirsiniz.

Ülke dağlık bir bölgede yer aldığından haliyle sahil şeritleri de genel olarak kayalıklardan ve taşlıklardan oluşuyor. Açıkçası ince kum sahilleri olan yerleri sevdiğimizden ve burada denize girerken akrobatik hareketler yaparak denizde ilerlenebildiğinden bu sahiller pek hoşumuza gitmedi.

Sabah erkenden yola çıktığımızdan ve gün sonu yavaş yavaş geldiğinden otelimize doğru yola koyulduk. https://www.booking.com/hotel/me/slovenska-plaza.tr.html Otelimizin bulunduğu alan merkezde, yeşillikler içinde ve farklı konsept binaları içinde barındıran binalar bütünüydü. Benim için en güzeli ise otelin odalarının temiz, sade ve rengarenk olmasıydı. Renk seven insana renkli bir şeyler göster mutlu olsun.

Güzel bir uykunun ardından sabah kahvaltısı yaptık. Otelimiz sahile yürüyüş mesafesinde olduğundan sabah yürüyüşümüzü de tamamlayıp sahilden tekne ile kısa süre içinde Budva’nın Hawai  Adası’na gittik. Adanın bir tarafı Old Town manzarasına sahip. Bilginiz olsun denize girmek için yine taş ve kayalar üzerinde keklik gibi sekmek gerekiyor.

Hawai Adası’nda keyifli vakit geçirdikten sonra Budva’ya geri döndük ve bizim gibi turistlerin uğrak yeri olan Sveti Stefan’ı görmeye gittik. Budva merkeze 5 km kadar yakın mesafede yer alan Sveti Stefan için Adriyatik kıyısında yer alan bir ada otel diyebiliriz. Google’dan edindiğimiz bilgilere göre önceleri kara ile bağlantısı olmayan, 19.yy da 400 kadar kişinin yaşadığı, etrafı surlarla çevrili, zaman zaman savunma ve sığınma yeri olarak kullanılmış, 1960’lı yıllara kadar balıkçı köyü olarak bilinen, Tito zamanında ise köylülerin karaya taşınarak zenginlerin özel tatil yerlerinden biri haline getirilmiş bir bölge burası. Yugoslavya’nın parçalanmasının ardından 30 yıl için kiraya verilerek restorasyon gördükten sonra 50 odalı ve 8 süitli 5 yıldızlı bir otel olarak hizmet vermeye başlamış. Birçok ünlü simayı konuk eden bu ada otelin içini günümüzde sadece otel müşterileri gezebiliyor. Otel müşterisi değil iseniz otel ziyaretçi almıyor ancak otelin yan tarafında yer alan plajdan yararlana biliyorsunuz.

Budva merkeze dönerek yemeğimizi yiyip, akşam Old Town sokak aralarında dolaştıktan, canlı müzik dinleyip keyif yaptıktan sonra otelimize geri dönerek bir güzel dinlendik. Sabah kahvaltımızın ardından küçük bir sahil kenti olan ve Kotor’a yakın mesafede bulunan Tivat’a doğru yola çıktık. Buradaki liman fazlaca lüks yat ve tekneye ev sahipliği yaptığından burası için yüksek gelir grubunda yer alan insanlara hitap eden bir yer diyebiliriz. Sanki burada gökyüzü bile başka parlak geldi birden 🙂 Tivat marinası çevresinde dolaştığımızda lüks yolcu gemileri, lüks oteller, kafeler, butikler ve oteller ile karşılaştık. Dolayısı ile buraya geldiğinizde bir kafede oturduğunuzda, Budva da ödediğiniz tutarların yaklaşık 2 katı kadar bir tutarda para harcayabileceğinizi buraya not düşelim.

Sırada biz gezentiler için Kotor şehri var. Tarihi ve mimari eserler açısından önemli bir yere sahip olan şehir 1979 yılından itibaren UNESCO‘nun Dünya Mirası Listesinde yer alıyor. Şehirde Old Town yani kalenin içinde kalan bölgede yok yok diyebiliriz; taş binalar, tarihi ve şirin evler, katedral, saat kulesi, Deniz Müzesi, tiyatro binası, güzel fotoğraf kareleri almanızı sağlayacak daracık sokaklar… Şehrin tam karşında ise görsel olarak hoşunuza gidecek yapay adayı da göreceksiniz. Şehri kuşbakışı seyretmek için Kotor Kalesi’ne de çıkabilirdi ancak bizim vaktimiz kısıtlı olduğundan kaleye çıkamadık ama ara sokaklarda gezmekte keyif verici oldu.

Kotar’a yakın mesafede bulunan Perast’a doğru yola koyulduk. Sanırım bu gezimiz içinde benim en sevdiğim yer burası oldu diyebilirim. Burası da Kotor gibi Unesco Dünya Mirası listesine eklenmiş. Öncelikle çok küçük bir yer olduğunu söyleyebiliriz. Burada gezip dolaşmak kısa sürebilir (Müze, kilise) ancak insan denize karşı oturup zaman dursun ve kimse size dokunmasın hissiyatını yaşıyor.

Şöyle bir denize bakayım dediğinizde Perast kıyısının biraz açığında St.George ve Lady of the Rocks (Kayaların Leydisi) adalarını göreceksiniz. Rehberimizin verdiği bilgiye göre St.George Adası 12.yy’da yapılma bir manastır barındıran doğal bir ada iken, Our Lady of Rocks adası şapel barındıran yapay bir adaymış. Yapay ya da doğal olsun kıyı şeridinden baktığınızda güzel görsel sundukları kesin. St. George Adası ziyarete kapalı iken diğer ada ziyaret açık ve sahilden kalkan botlarla oraya gidilebiliyor.

Sırada Sveti Nikola Kilisesi ya da diğer adıyla Çan Kulesi var. 17.yüzyılın ilk çeyreğinde yapılmış olan bu kilisenin merdivenlerinden çıkarak Perast manzarısını güzelce fotoğrafladık. Gezi grubumuzda olanların çoğu yemek yiyerek vakitlerini harcadılar ki sonra gezmeleri için vakit kalmadı. Bence önce gezmeli sonra yemek yemeliydiler. Mideleri doldu ama ruhları buradan ne yazık ki aç olarak dönmek zorunda kaldı.

Ertesi gün tekne ile Skadar Gölü’ne gittik. Sağlı sollu sazlıklar içinde nilüfer çiçekleri arasında salına salına giderken yeşil ve mavinin tonları çok güzel kareler verdi bizlere 🙂 Göl kenarında bir yerde durduk ve nefis göl manzarası karşısında balıklarımızı afiyetle yedik.

Gölde ki keyifli gezintimizin ardından otelimize geri döndük ve akşam yemeğimizin ardından ertesi gün yola çıkacağımızdan valizlerimizi toparladık. Budva da kaldığımız günlerin gecelerinde dışarıya çıktığımızda her yerde müzik, eğlence, dans vardı. Gündüzü ayrı güzel gecesi ayrı güzel yerlerden birisi:)

Vizesiz olması, ülkemize yakın mesafede bulunması, deniz tatili isteyen içinde, kültür turu isteyen içinde, gece hayatı renkli olsun diyen içinde kesinlikle bir şeyler bulabileceği, havası güzel, eğlencesi güzel keyifli bir ülke burası. En kısa zamanda ziyaret etmeniz dileğiyle.

Continue Reading

Popüler