Connect with us

Gezi

Paris

Sürekli aklımızın bir köşesinde bulunan, hep gitmeyi istediğimiz açık hava müzesi şehirlerinden biri olan Paris… Şartlar olgunlaştığında ve bütçemizi denkleştirdiğimizde sadece Paris’i gezeceğimiz bir gezi planı hazırladık. Gezip göreceğimiz yerlerin listesini çıkarmak kolay ancak bunları sınıflandırmak zordu. Yol arkadaşım ve aynı zamanda sevdiğim insan, daha önce Paris’i gördüğünden işim biraz kolaylaştı. Sonuç itibariyle yanımızda bir çok döküman ile sabahın erken saatlerinde havalimanına doğru yola koyulduk. Uçak yolcuğumuz yaklaşık 3.5 saat kadar sürdü.

Havalimanına indiğimiz zaman daha önce internetten rezervasyon yaptırdığımız ve bir Türk firması olan Paris Dolmuşu’ndan bir kişi bizi karşıladı. Çok güler yüzlü ve hoşsohbet olan şoförümüz otele gidene kadar Paris de hayat nasıldırdan bahsetti.

http://www.parisdolmusu.com/

https://www.instagram.com/parisdolmusu/

Aracımız lüks sayılacak bir araçtı. Sonraki günlerde Paris de dolaşırken aslında şehir merkezinde çalışan tüm taksilerin lüks kategorisinde olduğunu görerek şaşırdık.

Otelimize gidip giriş yaptıktan ve biraz dinlendikten sonra hemen kendimizi yollara vurduk.

https://www.accorhotels.com/tr/hotel-2175-mercure-paris-eyfel-kulesi-merkez-oteli/index.shtml

Otel merkezi konumda olduğundan otelden çıktığımız gibi Eyfel Kulesi’ni karşımızda bulduk.

Bu noktada Paris’in simgesi Eyfel Kulesi hakkında genel bir bilgi vermeden olmaz. Dökme demirden yapılan 324 metre yüksekliğindeki 81 katlı kulenin yapımı 1889 yılında tamamlanmış. Eyfel Kulesi Paris’in en yüksek yapısı olup dünyanın en çok ziyaret edilen yerlerin başında geliyor. Fransız Devrimi’nin 100. yıl kutlamaları çerçevesinde düzenlenen Expo1889 Paris fuarının giriş kapısı olarak inşa edilmiş. İlk başlarda tasarımcısı ve kuleye ismini veren kişi olan Eiffel, Kule’ye sadece 20 yıl için müsaade almış dolayısıyla yapılan anlaşmaya göre, 1909 yılında kulenin sökülmesi gerekiyormuş. Ancak kule, iletişim için çok uygun yüksekliğe ulaştığından ve teknolojiye uyan bir şekilde Atlantik ötesi haberleşmeye imkân tanıdığından, sökülmemesine karar verilmiş.

Kulenin ziyaretçilere açık olan 3 katı var. Bu katlardan 1. ve 2. katlarda restoranlar bulunuyor. Katlara merdivenle ya da asansörle çıkabilmek için bilet almanız gerekir. Birinci ve ikinci kata çıkan merdivenler 300’er basamaklı. Üçüncü kata, yani en üst kata ise ikinci kattan asansörle çıkmak zorundasınız. Bilet alırken sadece ikinci kata kadar çıkmayı seçebilir ya da ikinci ve üçüncü katlar için kombine bilet alabilirsiniz. Sadece ikinci kat bileti aldıktan sonra yukarı çıkınca, üçüncü katı da göreyim derseniz,  ikinci katta ayrı bir bilet gişesi daha var. Eyfel Kulesi hakkında detaylı bilgi, güncel bilet fiyatları ya da internetten bilet almak için  http://www.toureiffel.paris/en sitesini  inceleyebilirsiniz. Gitmeden önce rezervasyonla bilet almak mantıklı olacaktır. Çünkü kulenin ayağındaki bilet kuyrukları azalmıyor.

Küçük bir bilgi…Champ de Mars, Eyfel Kulesi’nin önünde uzanan, halka açık, insanların dinlendikleri ve kule arkada onlar önde fotoğraf çektirdikleri büyük ve yeşil alan.

Hiç kimse Paris’e gidip Eyfel Kulesi’ne çıkmadan, Paris ve Seine Nehri manzarasını görmeden dönmek istemez !!! Biz bu düşünceye sahip kişilerden değildik. Nedense hiç kuleye çıkmak istemedik, belki de her sabah Eyfel Kulesi’ne merhaba diyerek yola koyulup her akşam Eyfel Kulesi’ne iyi akşamlar diyerek hemen yanı başındaki otelimize gittiğimizdendir. Görüntüsüne doyduk. 🙂

Eyfel Kulesi Ağırlığı 10.100 Ton. Bu bilgiye yakışır şekilde ‘’Demir Bayan’’ lakabını alan kule tanımını ben çok sevdim ki bu bayanı uzaktan fotoğraflamak ve gece ışıklandırılmasını seyretmek gerçekten çok  güzeldi. Size küçük bir tavsiye. Eğer sizde bizim gibi Eyfel Kulesi’ni fotoğraflamak isterseniz mutlaka meydanda ki lunaparkta (Roue de Paris) bulunan dönme dolaba binin. Dönme dolap da bir süre yüksekte kalıyorsunuz  ve her yer ayaklarınız altında.

Kule akşamları belli bir saatten sonra ışıklandırılıyor. Biz akşam otelde yemeğimizi yiyip saat 20:50 gibi kulenin önündeydik. Işıklandırma olduğunda muhteşem bir görüntü oluştu. Gündüz  demir  yığını olan kule birden ışıklar içinde güzel bir yapıya dönüştü. Yaklaşık 10 dk kadar ışıklandırıldıktan sonra tekrar eski haline döndü.

Havanın serin olmasını bile unutarak panoramik şehir turumuza yürüyerek devam ettik. Marketten su ve yiyecek bir şeyler alıp otelimize geri döndük.

Ertesi sabah erkenden kalkıp genel bir şehir turu yaptık. Nereye baksak sanat eseri niteliğinde binalar, köprüler, heykeller …

Küçük bir bilgi daha… Su marketlerde 0,50 cent ama büfelerde 2 yada 3 Euro civarındaydı. Kırmızı kapaklı olanlar kuyu suyu, yeşil kapaklı olan mineralli. Biz en çok aşağıdaki Volvic marka suyu beğendik. İçimi rahattı.

 

Roue de Paris

Ertesi sabah erkenden kalkıp kahvaltımızı yapıp yola koyulduk.

Detaylı gezi planımıza başlamamız için gereken Paris Museum Pass kartımızı almak için ilgili büroya gittik. Fransızca bilmenize gerek yok. İngilizce olarak dilinizin döndüğünce bir şeyler anlattığınızda, İngilizce yanıt veriyorlar ve çok yardımcı oluyorlar.

Paris Museum Pass bir çok müzeye, ücretli olan kiliselere girerken öncelik sağlıyor, kuyruklarda daha kısa bekliyorsunuz ve daha uygun fiyata gezmiş oluyorsunuz. Biz 4 günlük olan kartlardan aldık ki iki kişi için 124 Euro ödedik.

Şu şekilde karşılaştırma yapılabilir. Sadece Louvre Müzesi’ne iki yetişkin giriş ücreti 30 Euro  idi. Bizim gibi adım başı karşınıza çıkan müze ve kiliselere girecek iseniz bu kart gerçekten bütçenize katkı sağlar.

https://booking.parisinfo.com/il4-offer_i148-paris-museum-pass.aspx

Müze kartımızı kullanacağımız  ilk müzeye doğru yola çıktık. Orsay Müzesi (Musée d’Orsay) Paris’teki ve dünyadaki sayılı müzelerden bir tanesi. Louvre kadar muhteşem, bana göre daha muhteşem.

Müze binası Paris’te Seine Nehri’nin sol yakasındaki eski tren garı Gare d’Orsay’ın içinde. 1898’de tren garı olarak inşa edilmiş ve 1939’a kadar Fransa’nın batısına giden tren yolları buradan geçmiş. Bu tarihten sonra ise istasyonların uzun trenler için uygun olmaması nedeniyle ana ulaşıma kapatılmış. 1977’de Fransız Hükümeti garın müzeye çevrilmesi kararını almış ve ne iyi etmiş. Yapılan yenileme çalışmalarının ardından Orsay Müzesi 1 Aralık 1986’da açılmış. O zamana kadar Galerie Nationale du Jeu de Paume’de sergilenen koleksiyon 6 ayda Orsay’a taşınmış.

Seine nehri kenarında uzanan Orsay Müzesi’nin, Louvre ile arasında bir köprü var ve iki müze arasında 900 metre gibi çok kısa bir mesafe. Louvre’nin adı çıkmış ama kesinlikle bu müzeyi de ziyaret etmeli. Müzeye ilk girdiğinizde büyük bir sergi alanı sizi karşılıyor. Merdivenlerin sağında ve solunda çok değerli sanat eserleri ile karşılaşıyoruz. Hem incelemek hem de bir yandan fotoğraf çekmek için bu müzede düşündüğümüzden daha fazla kalmak gerektiğini anlıyoruz. Gezmek, görmek istediğimiz yerleri ve sürelerini kabaca planlamıştık ama buraya ayırdığımız zaman yeterli gelmedi.

Özellikle 19.yy sanat eserlerinin sergilendiği Orsay Müzesi turistler tarafından en çok ziyaret edilen müzelerinden birisi. Orsay Müzesi’ni ziyaret ettiğiniz süre boyunca Monet, Paul Cezanne, Claude Monet, Gogen, Pisade, Van Gogh gibi bir çok ünlü ressamın eserlerini görme şansına erişirsiniz. Bunun dışında müzede 19. ve 20. Yüzyıla ait özel resimler, heykeller, mimari eserler, eşyalar ve fotoğraflar sergileniyor.

Müzenin merkez kulesindeki saatin arkası sergiden yorulan biz ziyaretçilerin dinlenmesi için kafeterya olarak şık bir şekilde restore edilmiş. Müze içindeki gezimiz bittiğinde bu güzellikleri sindirebilmek için kafeteryanın terasına çıkıp orada da bizi bekleyen heykellere eşlik ettik.

Fransa da her an karşımıza bir sanat eseri çıktığından bir süre sonra alıştık ve sanatın şehrin ruhuna işlediğini fark ettik .

Müze de ruhu besledikten, çay ve kek saatimizden sonra aklımız müze de kalarak oradan ayrıldık. Bilet fiyatlarına ve müze içindeki eser bilgilerine/detaylarına aşağıdaki siteden ulaşabilirseniz.

http://www.musee-orsay.fr/fr/visite/bienvenue.html

Sonraki durağımız III. Alexandre Köprüsü (Pont Alexandre III) Champs-Elysees ve Invalides’i birbirine bağlayan köprüdür. Paris’te Seine Nehri üzerinde kurulmuş 37 köprü bulunuyor. Bu köprülerin en görkemlisi Pont Alexandre III. 1896 ile 1900 yılları arasında evrensel bir sergi için açılmış ve adını 1896 yılında temelini atan Çar III. Alexandre’dan almış.

17 metrelik dört kaide üzerindeki altın sarısı heykeller görülmeye değer. Köprünün başlarında yer alan altın yaldızlı dört heykel Fransa’nın dört farklı dönemini simgeliyormuş. Köprünün üzeri sanat eserleri ile donatılmış.

Günün yoğunluğu sonrası otelimizde dinlenmeye çekildik. Ertesi gün kahvaltımızı yaptıktan sonra Montmarte yani Moulin Rouge, Ressamlar Tepesi ve Sacre-Coeur Bazilikası sıralamasının yer aldığı listemize şöyle bir göz gezdirip yollara düştük. Paris gezimiz boyunca yürüdük durduk. Giderken yanımıza yürüyüş ayakkabısı aldığımızdan bu konuda çok rahat ettik.

Adım adım Paris… İlk gün… Genel şehir turumuz sırasında attığımız adım sayısıdır.

Paris’in en yüksek rakımlı tepesinde yer alan bölge Montmarte. Ayrıca ressamlar tepesi olarak da geçiyor. Paris’i kuş bakışı seyredebileceğiniz en iyi lokasyon.

Montmarte deyince ilk akla gelen yerlerden birisi olan Moulin Rouge (Kırmızı Değirmen) yol güzergahımız üzerinde olduğundan ilk olarak burayı görelim dedik. Gündüz gözü ile gördüğümüzden olsa gerek bize pek ilgi çekici gelmedi. Gece ışıklandırması ve şov zamanı mutlaka ilginç bir şeyler olmalı, yoksa biletleri 132 -420 –Euro arası satılmaz sanırım. Bu tür gösteriler pek ilgimizi çekmediği için bu seferlik şovu es geçiyoruz. Ama gitmek isteyenler için rezervasyonda yardımcı olacak aşağıdaki site bilgisine ulaştık.

https://www.moulinrouge.fr/reservation

Şova gidin ya da bizim gibi gitmeyin ama turistik gezi kapsamında bakarsak mekanın dışındaki kırmızı değirmen ile mutlaka fotoğraf çektirin.

Montmartre, Sacre-Coeur Bazilikası’na ev sahipliği yaparken, Ressamlar Tepesi de sanat ile iç içe olmanızı sağlayan, kafeler, rengarenk sokak araları ve bir çok sanat galerisi ile dolup taşmış.

Eyfel Kulesi’ni ve şehri görmek için en yüksek izleme platformu Sacre Coeur Bazilikası’nın kubbesi.

Bazilika nedir diye aklıma bir soru takıldı. İnternette bulduğum bilgi şu şekilde ‘’ Bazilikaları kiliselerden ayıran özelliği mimarileridir. Bir bazilikanın biçimi şöyledir: Ortada uzun ve yüksek bir koridor, iki yanda daha alçak iki koridor. Bazilikalar dolayısıyla haç planlı değildir.’’

Bazilikanın tasarımı için bir yarışma düzenlenir ve yarışmayı Paul Abadie kazanır. Paul Abadie bazilikanın yapımına 1876 yılında başlar ve bazilikanın tamamen bitmesi ise 1914 yılını bulur. Paul Abadie’nin bazilikanın tamamlanmasına ömrü yetmemiş  ve Lucien Magne görevi üstlenmiş, yapıya ilave bir kule eklemiş. Bazilikanın dört kubbesi var ve çanının adı La Savoyarde. 19 ton ağırlığında olan La Savoyarde Fransa’nın en büyük çanı.

Sacré-Cœur, sadece bir bazilika olmaktan öte, basamaklarındaki sokak müzisyenlerinden, yamaç parkındaki piknik alanlarına kadar keyifli vakit geçireceğiz bir mekan.

Notre Dame Katedrali’nden sonra Paris’in en çok ziyaretçi alan yeri olan Bazilikaya gelmek için tepeye çıkan dik merdivenleri kullanabilirsiniz. Daha kolayı ise merdivenlerin yanından fünikülere binebilirsiniz.

Kilisenin çok yakınında şehrin en ünlü meydanlarından Place du Tertre  (Ressamlar Tepesi ) var. Eskiden Pablo Picasso, Claude Monet gibi dünyaca ünlü ressamlara, şairlere, yazarlara ev sahipliği yapmış bu bölgede şu an ressamlar, turistlerin portrelerini çiziyor.

Meydandaki tablolardan alabilir, kafelerden birinde oturup krep yiyip çevreye bakarak buranın keyfini çıkarabilir ya da bizim gibi kendi karikatürünüzü yaptırabilirsiniz. Pazarlık şart !!!

Karikatürümüzü yaptırdıktan sonra, Pont Des Arts ya da bilinen adıyla Aşıklar Köprüsü’ne doğru yol aldık. Bu köprü Paris Seine Nehri üzerinde yer alan 37 köprüden birisi. Köprünün en önemli özelliği üzerinde yer alan binlerce asma kilidin olmasıydı. Rivayet odur ki hiç ayrılmak istemeyen çiftler Pont Des Arts köprüsüne isimlerinin yazılı olduğu kilitleri asar ve anahtarı da nehre atarlar, aşkları ölümsüz olur.

Köprüde asılı duran binlerce kilidin köprüye zarar verdiğini düşünen yetkililerin zaman zaman kilitlerin bir kısmını söktüğü biliniyordu ki, 2014 yılında aşırı ağırlık nedeniyle köprünün demir ızgaralarının 2.5 metrelik bölümü çökmüş ve köprü tamirata alınmış. Güvenlik gerekçesiyle kilitler sökülüp korkulukları ahşap plakalarla kaplanmış. Bir süre Street Art eserleri ile bezenen bu plakalar daha sonra metal çapraz korkuluk olarak yeniden düzenlenmiş ve cam panolarla kaplanmış ancak Aşıklar Köprüsü’ne ne yapıp edip kilit asılmaya devam edilmiş.

Bu sanatla yoğrulmuş şehre daha fazla vakit ayırmak için köprüden ayrılıyoruz. Sokak aralarında kaybolup dolaşıyoruz.

Ertesi gün erkenden Louvre Müzesi’ni ziyarete gidiyoruz.

Öncelikle şunu söyleyelim ki bizim gittiğimiz tarihte müze Salı günü kapalı olduğundan biz programımızı ona göre ayarladık. Gitmeden önce aşağıdaki siteyi ziyaret etmenizde fayda var. Katların planlarına, müze hakkında genel bilgilere, giriş bileti alma ve müzeye dair her türlü bilgiye bu siteden ulaşabilirsiniz.

http://www.louvre.fr/

Kısa bir bilgi….Louvre Müzesi Fransız ihtilalinden sonra 1893 senesinde, Fransa’da açılan ilk devlet müzesi. Dünyada en çok ziyaret edilen müze unvanına sahip Louvre ayrıca en büyük müzelerden biri olma özelliğini de taşıyor. Louvre, on üçüncü yüzyıl başlarında (1204), Philippe Auguste tarafından ilk şekliyle inşa ettirilmiş. Adını İngilizce’de kuvvet, güç anlamına gelen “Lower” kelimesinden alan saray, daha sonra 14. yüzyılda kraliyet merkezi olmuş. On beşinci yüzyılda ise saray, Loire’nin kıyısına taşınınca Louvre bakımsız kalmış ve 1564’te sarayın Tuileries bölümünün yapımına başlanmış fakat, Üçüncü Napolyon zamanında tamamlanabilmiş. 1793 yılında, Fransız İhtilali sırasında, Grande Galerie’de Musée Central des Arts (Sanat Müzesi) açılmış. Napoleon Bonaparte ve III. Napoleon Louvre’a kendi prestijlerini artırmak için bazı ekler yapmış. 1871’de büyük bir yangın geçirmiş, yapılan tamirat ve değişikliklerle zamanımıza kadar gelen bina 1932’de son şeklini almış, 1989 yılında ünlü cam piramidi eklenmiş ve 1993 yılında tüm bina ilk defa müze olarak kullanılmaya başlanmış.

Louvre Müzesi’nde yer alan sanat eserleri hakkında gitmeden bilgi sahibi olayım diyorsanız aşağıdaki linke göz atmakta fayda var.

Louvre Müzesi Eserleri Kronolojik Sırayla

Louvre Müzesi’nde 3 adet kanat bulunuyor Bunlar: Richelieu Kanadı, Sully Kanadı ve Denon Kanadı. Bu kanatlarda her kat numaralanmış alanlar ile bölünmüş ve katların planlarıda renk kodlarıyla gösterilmiş. Müzeye girdiğinizde danışma masasında müzeye ait kat planlarını ücretsiz olarak alabilir, yoğun ilgi gösterilen bazı eserleri nerede görebileceğinizi tespit edebilirsiniz.

Louvre, “Eski Mısır Medeniyeti”, ‘’Yunan, Etrüsk ve Roma”, “Eski Yakın Doğu Sanat Eserleri”, “İslam Sanatı”, “Dekoratif Sanatlar”, “Heykeller”, “Tablolar” ve “Baskılar ve Çizimler” olmak üzere sekiz bölümden oluşuyor.

Her yerde yönlendirmesinin yapıldığı Mona Lisa belki de Louvre Müzesi’nin en meşhur tabloların başında geliyor. Yoğun ilgi gösterilen ve benimde merakla görmeyi beklediğim tablonun, açıkçası diğer resimleri/eserleri/tabloları gördükten sonra, çok da meraklanmamı gerektirecek kadar olmadığını anladım.

Çoğu insan, Mona Lisa’nın bulunduğu oda da müzenin en büyük resminin olduğunu fark etmez ama siz gittiğinizde mutlaka onu da dikkatli inceleyin. Louvre Müzesi’nde sergilenen en büyük eser olan bu tablo, İtalyan ressam Paolo Veronese tarafından resmedilmiş olan “Kana’da Düğün”dür. İsa’nın suyu şaraba çevirdiği ilk mucizeyi anlatan tablodur. İsa, annesi ile birlikte davetli olduğu bu düğünde şarap bitince suyu şaraba çevirmiş ve bu da onun ilk mucizesi olmuş.

Müze gezmekle bitecek gibi değil. Tavsiyem kesinlikle bir plan dahlinde gezmeniz ve tüm gününüzü buraya ayırmanız. Ancak böylelikle sadece eserler hakkında kabaca bir bilgi sahibi olabilirsiniz. Detaya girecek olursanız uzun süre Paris de kalmanız gerekir. Müzedeki bazı eserlerin fotoğrafları aşağıda. O kadar çok fotoğraf çektik ki en sonunda yorulduk ve fotoğraf çekmemeye başladık. Sadece eserleri üstün körü de olsa görüp gözlerimize sanat şöleni sunduk.

 

Tavanlara bakmayı es geçmeyin. Bizim başlar sürekli sağa, sola çevrildi, yukarıya, aşağıya baktı. İnsan nereye bakacağını şaşırıyor burada.

Dekoratif Sanatlar Bölümü’nde 9. ve 19. yüzyıl arasında yapılan altın, bronz, fildişi eşyalar, kraliyet koleksiyonları, mobilyaları ve kraliyet mücevherleri yer alıyor.

 

Babil Kralı Hammurabi’ye ait kanunların yazılı olduğu stel buradaki en özel eserlerden birisi. Hammurabi Kanunları Sümer kanun yazıcılığına uygun şekilde, Akatça dilinde stel üzerine yazılmış.

Stel veya stela, dikilmiş, yüksekliği eninden uzun yekpare bir taştan oluşan bir yapıttır.

Gezdik, gördük sıra dinlenmede… Müzenin kafesine gittik ki herkese tavsiye edilir.

Müzeden çıktığımızda Louvre müzesini ve içerideki eserleri görmenin mutluluğunu yaşıyorduk ama şunu düşünmeden edemedik. Bu eserlerin hepsi gerçekten çeşitli ülkelerin izinleri ile mi buradaydılar ?

Muazzam bir çeşitlilik, kültürel miras yuvası. Mutlaka ziyaret edin.

Müzeden çıktığınızda büyük bir meydan ve ortasında bir dikilitaş göreceksiniz ki bu meydan Champs Elysee’nin başlangıç noktası. Paris’in en geniş meydanı Concorde da yer alan bu dikilitaş 1836 da şu anki yerine dikilmiş. 23 metre ve 280 ton olan dikilitaş Luxor’daki Ramses tapınağından getirilmiş ve bu taş, merkezi yönetimle sorunlar yaşayan Osmanlı İmparatorluğu’nun Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa tarafından Paris’e hediye edilmiş.

Concorde Meydanı’na geldiğinizde Jardin des Tuileries’e (Tuileries Bahçesi) girebilirsiniz. Bu yeşillikler içindeki park Paris’in en güzel dinlenme noktalarından bir tanesi. Bu bahçe; batısında Concorde Meydanı, güneyinde  Orsay Müzesi ve doğusunda Louvre Müzesi ile çevrili.

Sırada ki durağımız Invalides -Musée de l’Armée. (Fransız Askeri Müzesi) Her yerden rahatlıkla görebildiğiniz altın kubbeli bina. Sabahın erken saatlerinde yollara düştük ve müze açılmadan kapısında bekledik. Hafta arası olmasının etkisi midir bilemiyorum ama yaklaşık 20-30 kişi sıradaydık. Paris de gezerken hiç sıra beklemediğimiz yerlerin başında geldi diyebilirim. Gelelim görkemli, büyük avluları olan Invalides binası ve şatafatlı bir mekanda bulunan Napolyon’nun mezarının da yer aldığı farklı bölümlerden oluşan çok kapsamlı savaş tarihi müzesine.

 

Müze de savaş kıyafetleri, savaş araç ve gereçleri, üniformalar yanında pek çok tarihi belge, heykel, resim ve bir çok sanat eseri ile baş başa oluyorsunuz.

Askeri müze içindeki hediyelik eşya satan dükkandan fiyatı dikkate değer bir hediyelik eşya.

Müzenin en çok rağbet gören bölümüne geçiş yapıyoruz. Müzenin arka tarafına geçiş yaptığınızda ayrı bir giriş yer alıyor. Kubbesi 12 kiloluk altın yaprakla kaplı Saint-Jerome Şapeli’ne girdikten sonra ortadaki dairesel boşluktan baktığımızda Fransa’nın efsanevî kahramanı ve İngilizler’in Sainte-Helene Adası’nda 1821’de 51 yaşında ölen, vasiyeti üzerine 1840’ta Paris’e taşınan Napolyon Bonapart’ın lahitini görüyoruz. Lahiti çevreleyen mermer kolonların her birinde ben de nöbet tuttukları hissini uyandıran heykeller bulunuyor.

 

Sıra da Zafer Takı (Arc De Triomphe) var. Tak, dünyanın en büyük döner kavşaklarından birinde, Charles de Gaulle Meydanı’nda yer alan 12 caddenin birleşim noktasında. Zafer Takı’nın ön yüzü Şanzelize’ye bakıyor.

Yaklaşık 50 metre yükseklikteki Zafer Takı’nın yapılmasının hikayesine gelirsek. Napolyon, Austerlitz Savaşı’nın ardından askerlerine “Eve döndüğünüz zaman zafer taklarının altından geçeceksiniz” demiş ve ertesi yıl takın yapım çalışmalarına -1806 yılında- başlanmış. Fakat 1810 yıllarında Rusya İmparatorluğu ile savaşan Napolyon Bonapart, anıtın yapımına ara verdirmiş, Napolyon’un siyasi ve askeri gücünü yitirmesi gibi nedenlerden dolayı da yapı ancak 1836 da bitirilmiş.

Geldik Notre Dame Katedrali’ni ziyaretimize.

Büyük bir meydana doğru bakan katedral tüm ihtişamı ile karşımızda ve üç giriş kapısı ile bizi karşılıyor. Kapılara doğru yaklaştıkça ihtaşımını daha da hissettiriyor. Gördüğümüz 24 adet heykelin Krallar Galerisi olarak anıldığı ve İsrail’in krallarını betimlediğini öğreniyoruz.

1163 de inşasına başlanan ve yaklaşık 2 yüzyıl süren katedralin, yüksekliği 128 metre, genişliği ise 69 metre. Katedralden uzaklaştıkça hala katedrali bulmanızı sağlayan 93 metrelik kule külahı ile görülmeye değer bir yapı.

Notre Dame Katedrali’nin sol tarafındaki girişten kulelere çıkmak için sıraya girdik. Sıra uzun ama 20’şer kişilik gruplar halinde yaklaşık 10 dakika da bir içeriye alındığından kısa sürede sıra bize geldi. Kulelere çıkmak için bilet almanız gerekiyor. Kulenin tepesine çıkmak için yaklaşık 400 kadar basamak çıkmak zorundasınız, merdivenler dar ve tek kişilik. O nedenle sağlık sorunları olanların bunu dikkate alması gerekiyor. Yukarıya çıktığınızda 360 derece Paris manzarası karşınızda.

Rodin Müzesi’ni görmeden olmaz dedik .

Sanatseverler ve özellikle heykel sanatına ilgi duyanlar için mutlaka ziyaret edilmesi gereken bir müze burası. Rodin bu yapının müze olması şartıyla eserlerini devlete bağışlayacağını söylemiş ve sonuç olarak müze faaliyetine başlamış.

Müze içinde, Rodin’in öğrencisi ve sevgilisi olan Camille Claudel ile sanatçının kendi koleksiyonunda yer alan Monet ve Van Gogh gibi sanatçıların çalışmaları var. Müzenin bahçesi açık hava müzesi gibi. Rodin’in eserleri yer alıyor ki en çok bilinen eseri Düşünen Adam Heykeli’ de bahçede düşünüp durmaya devam ediyor.

Sanat ile bu kadar iç içe olmak insanın başını döndürüyor.  Otelemize dönene kadar sokak aralarında dolaşarak, parklarda oturarak, Sen Nehri’ni seyrederek vakit geçirdik .

Ertesi gün  sırada PANTHEON var.  1758’de Kral XV. Louis‘in emriyle temel atma töreni yapılan Pantheon Paris’in koruyucu azizesi Genevieve’e ithaf edilen bir kilise olarak inşa edilmiş. Fransa’nın içinde bulunduğu ekonomik buhran dönemi nedeniyle 1789’a kadar tamamlanamamış ve Fransız Devrimi sonrasında kilise fonksiyonunu yitirerek Fransız entelektüellerinin gömüldüğü bir anıt mezar haline dönüşmüş.

 

İçeriye girdiğiniz an Pantheon’un kubbesinden aşağıya sarkan dev Foucault Sarkacı karşımızda. 1851’de Fizikçi Leon Foucault tarafından Dünya’nın kendi çevresinde döndüğünü ispatlayan bu dev sarkaç muhteşem.

’Pantheon’un görkemli kubbesinin ortasına, 67 metre uzunluğunda zemine kadar uzanan çelik bir tele asılı 28 kg ağırlığında demir bir top bağlanmıştı. Bu devasa boyutlardaki sarkacın iddia edilen ilginç salınım hareketi birazdan heyecanlı gözlerce izlenecekti. Zemine ince bir kum tabakası serildi. Salınım esnasında demir kütlenin altındaki sivri uç bu kum tabakasına sürtecek ve hareketin her anının izinin oluşması sağlanacaktı. Başlangıç sırasında salınımı etkileyecek herhangi ters bir hareket oluşmasın diye de sarkaç gerilerek, demir kütle bir iple tutturulmuştu. Deney, bu ipin bir mumla yakılarak koparılmasıyla, yani sarkacın salınıma girmesiyle birlikte başlayacaktı.

Deneyin mimarı olan Jean Bernard Leon Foucault, deneyin beklediği şekilde sonuçlanacağından emindi. Tüm hazırlıklar bittiğinde, bir mumun aleviyle, demir kütleyi tutan ip yakılarak kesildi ve sarkaç ağır ağır salınım hareketine başladı. Demir topun altındaki sivri uç, platform üzerindeki kum tabakasına sürterek ilk izi oluşturdu. Sarkaç, salınımının ilk periyodunu bitirirken kumda oluşan iz dümdüz bir çizgiden fazlası değildi. Yüzlerce göz halâ üzerindeyken, sarkaç ikinci ve üçüncü salınımlarını gerçekleştirdi. Diğer salınımlar birbiri ardına gerçekleşirken zaman geçtikçe kumdaki ilk izi oluşturan birinci salınımdaki heyecan giderek yerini sıkıcı bir tekdüzeliğe bırakıyordu. 10 dakika, 20 dakika geçtiğinde henüz fark edilir hiçbir değişiklik yoktu. Meraklı bekleyişini sürdüren tüm izleyicilerden sessiz olmaları istendi. Pantheon’un tüm kapıları kapalıydı. Öyle ki en küçük bir hava akımı bile sonucu etkileyebilirdi.

Bir saati bulan bekleyiş sonunda sarkaç, Foucault’nun iddia ettiği şekilde belirtiler göstermeye başlamıştı. Kumdaki iz, giderek bir çizgi olmaktan uzaklaşıp sivri uçlarından birleşmiş, alt kenarı bir yay olmak üzere iki eş üçgeni meydana getirmeye başlıyordu. Birkaç saat sonunda kumda oluşan iz, artık her gözün görebileceği açıklıkta sarkacın farklı bir düzlemde salındığı sonucunun çıkarılabileceği kadar farklıydı. Foucault, devasa boyutlardaki bir sarkaçla devrimin fikir önderlerinin huzurunda, yüzlerce meraklı Parislinin gözleri önünde dünyanın döndüğünün tarihteki ilk canlı kanıtını ortaya koymayı başarmıştı. Paris’in bulunduğu enlemin doğrudan etkisiyle, yaklaşık 32 saatlik bir bekleyişin ardından sarkacın kum tabakasında bıraktığı iz, kusursuz bir daire halini alacaktı. Evet, Dünya kesinlikle dönüyordu! ‘’ ALINTIDIR . http://www.acikbilim.com/2013/12/dosyalar/donen-dunyanin-ilk-kaniti-foucault-sarkaci.html


Giriş katını gezdikten sonra Fransız tarihini yönlendiren düşünürlerin mezarlarını (lahitlerini) görmek için bir alt kata indik. Etkileyici bir ortam. Fransız yazar ve filozof  Voltaire, Jean-Jacques Rousseau, yazar Emile Zola, fizikçi Pierre Curie, bilim insanı Marie Curie, yazar Alexandre Dumas ve diğerleri.

Adım adım gezdik desek de Paris büyük bir açık hava müzesi ve her köşe başında bir sanat eseri ile karşılaşıyorsunuz. Gidemediğimiz, göremediğimiz, yetişemediğimiz çok şey olduğunun farkındayız ama yine de Paris’in bir nebzede olsa ruhunu yaşamış olmak bize mutlu etti. Köprüleri, sarayları, müzeleri, Eiffel Kulesi, binaları, parkları, sanat evleri, kafeleri, caddeleri, kuşları, insanları, krepleri, havası, suyu ile görülmeye, yaşanmaya değer kültür sanat şehrinden birkaç kare fotoğraf daha…

 

 

En kısa zamanda bu şehri ziyaret etmeniz dileğiyle .

2017

 

 

 

 

  • Adım adım Paris ☺İlk gün ki gezimiz sırasında attığımız adım sayısıdır.

  • Askeri müze içindeki hediyelik eşya satan dükkandan fiyatı dikkate değer bir hediyelik eşya.

Gidilecek yollar, okunacak kitaplar, izlenecek filmler sınırsız ve ucu açık. Nefes alacağımız sayı bile belli dedik. Başladık gezmeye, okumaya, gözlemlemeye… Gezdikçe çoğaldık, okudukça bilinçlendik ve izleyip, gözlemledikçe çevremizde devasa olarak nitelenen sorunları, sıkıntıları !!! minnacık görmeye başladık ve sonuç olarak birlikte huzur bulduk. İnsan bu zamanda başka ne ister ki ! Dünya ne büyük biz insanlar ne kadar küçük demeye ara vermeden devam ettik. Kim bilir hayatımızın sonuna kadar daha ne kadar çok söyleyeceğiz. Franz Kafka ne kadar güzel demiş. ‘’Ölümün olduğu bu dünyada, hiçbir şey çok da ciddi değildir aslında." Öncelikle sağlığımızın değerini bilip, kendimize iyi davranalım ve yatırım yapalım. Geze, göre ne tür yaşamlar varmış tanıklık edelim. Hayatınızı istediğiniz şekilde yaşamanız dileğiyle. Mutlu ve her zaman umutlu kalın .

Gezi

Küba Gezimiz

Farklı kültürlere olan ilgim ve renklerin dünyasına olan tutkum nedeniyle elbette Küba’yı görmem gerekiyordu. Aylar öncesinden rezervasyonumuz tamamlandığında günler Küba’yı, oradaki yaşamı, gezi programındaki yerleri araştırmakla geçti daha doğrusu geçmek bilmedi. Uçuştan bir gece önce heyecan dorukta, içinde bilmem kaç rengarenk giysiden oluşan bavulum hazır şekilde kenarda ve ruhum çoktan Küba’ya hazır şekilde uyudum.

Nihayet uçuş günümüz geldiğinde çok erken saatlerde Atatürk Havalimanı Dış Hatlar da gezi grubumuz ile buluştuk. Air France Havayolları ile Paris aktarmalı Havana uçuşuna geçtik. Paris havalimanında yaklaşık 5 saat kadar bekledikten sonra 15 saat kadar havada  kaldık. Grubumuzda enerji o kadar yüksekti ve herkes o kadar heyecanlıydı ki kimse uykuya geçiş yapamadı. Bu uzun yolculuk çok eğlenceli geçti; sohbetler, kahkahalar, açık büfe haline getirdiğimiz uçağın mutfağı…Her şey çok güzeldi.

Küba gezimize başlamadan önce, Küba da kaldığımız otellerin ve öğlen yemeklerini yediğimiz yerlerin adı ile giderken aklınızda bulunması gereken kısa notları sayfanın en altına dipnot olarak aldım.

1.GÜN

Çok uzun süren uçak yolculuğumuzun ardından havalimanına yakın otelimize yerleşip akşam yemeğimizi yiyerek ama yorgunluktan ne yediğimizi anlamadan dinlenmeye çekildik. Oteli sadece gecelemek için kullanıp sabah erkenden adanın doğusuna inmek üzere ilk uçağa binip otelden ayrılacağız.

Gezimize adanın doğusundan başlayarak batıya doğru ilerleyecek ve doğu-batı arasındaki farklılıkları açık şekilde göreceğiz.

mappa_di_cuba_province

2.GÜN- HOLGUIN

Otelimizde kahvaltı yaptıktan sonra ilk uçak ile Holguin’e uçuyoruz. 1.5 saatlik uçuşun ardından Küba Milli Marşı’na da adını veren Bayamo şehrine gidiyoruz. Ortada büyük bir meydan ve bir park, her yerden kulağınıza gelen güzel Latin müzikleri, gülümseyen ve rengarenk kıyafetlerle yürüyen insanlar, sıcak hava, Küba ve ben.

 

 

 

Daha ne olsun. Ağzım kulaklarımda bu renkli şehri dolaşıp yemeğimizi yedikten sonra Holguin’e geri dönüyoruz.

 

 

 

 

 

 

Gezimiz boyunca her daim göreceğimiz üzere kadınlar ve özellikle yaşlılar elinde büyük şemsiyeler taşıyor. İlk başta bu sıcak havada neden şemsiye taşıdıklarına anlam veremesek de güneşin kavurucu sıcaklığını hissettikçe ve 1-2 gün sonra da aniden tropikal yağmurlara yakalanınca çok net anladık.

Yemek saati gelince midemden çok kulağıma seslenen bir restoranta gittik. Ses güzel, figürler güzel, müzik desen hadi ne oturuyorsun kalk türünden.

 

Yemek sonrası sokak aralarında dolaşırken enteresan görüntülere de rastlıyoruz.

Biz de bulunan minibüslerin karşılığı bu araçlar.

 

Yollarda ya da küçük dükkanlarda açıkta et satışı yapıyorlar.

 

 

Ve görünce yüzümüzü gülümseten bir kare.

 

Ve oturma odaları…Sallanan sandalyeler olmazsa olmazlarından.

 

 

 

Akşam otelimizi de görünce keyfimiz ve kahyasına diyecek yoktu.

 

 

 

3.GÜN- SANTİAGO DE CUBA

Sabah kahvaltı saatinde grubumuzla birlikte daha dinç bir şekilde bir araya geliyoruz. Ülkede her şey kısıtlı ve az olduğundan sabah kahvaltılarında verilen domates ve salatalık dilimlerine hayretle bakar bulduk kendimizi . O kadar ince dilimlenmişlerdi ki salatalık dilimin altından diğer dilimi çok net şekilde görebiliyorduk.

 

Yol güzergahımız üzerinden birkaç kare.

 

 

 

 

Yolculuk sırasında dikkatimi ilk çeken ülkenin doğu kesimlerinde kullanılan ve zaman zaman karşılaştığımız, ülkemizdeki cezaevi arabalarına benzeyen kafesli araçlarla yolculuk etmeleri oldu. Tıklım tıkışık, basık, sıcak, doğal olarak o ortamda insanların ifadesiz yüzleri…

Kahvaltı sonrası 1.5 saatlik otobüs yolcuğunun ardından Kristof Kolomb’a ”cennet varsa burasıdır” dedirten, 1959 yılında Castro’nun  zaferi ilan ettiği, eski başkent ve 2. Büyük şehir olan Santiago De Cuba’ya geçiyoruz. Bu şehir diğerlerine göre daha bir renkli ve canlı gibi geldi.

 

 

 

 

 

Gün içinde Bacardi ailesine ait Bacardi Binası’nı, Jose Marti’nin de anıtsal mezarının bulunduğu Cementerio Santa Ifıgeni‘yi, Moncada Karargahı’nı, Fidel tarafından devrim zaferinin ilan edildiği Belediye Sarayı ile birlikte daha birçok noktayı geziyoruz.

Bacardi Binası…Bacardi Küba’da ünlü bir rom firması.

Küba’daki ilk devrim hareketi, Fidel Castro ve yol arkadaşlarının 26 Temmuz 1953 günü, adanın en büyük askeri  karargâhı sayılan Moncada Kışlası’na saldırmasıyla başlamış ancak bu saldırı başarıya ulaşamamış. Yine de bu  saldırı Amerika’nın boyunduruğu altındaki yönetimdeki Batista’ya karşı özgürlük bilincinin uyanmasında etkili olmuş. Fidedel Castro bu girişim sonucu 16 yıl hapis cezasına çarptırılmış ancak bu hareketi ciddiye almayan Batista yönetimi, Fidel ve  yol arkadaşlarını 21 ay sonra serbest bırakmış.

 

Kurşun delikleri hala duvarlarda duruyor.

Küba da en çok etkilendiğim yerlerden birisi de Cementerio Santa Ifıgeni. Bu yer için mezarlık demek pek içime sinmiyor çünkü  sanat eserlerinin bulunduğu açık hava müzesi gibi. Salgın hastalıklardan ölenlerin, özgürlük mücadelelerinde hayatlarını kaybedenlerin, Buena Vista Social Club’ın üyelerinden Compay Segundo’nun ve Küba’nın ulusal kahramanı ve şairi Jose Marti’nin de mezarı burada.

 

 

 

 

 

 

 

 

Gün yavaş yavaş biterken en son uçsuz bucaksız deniz manzarasına sahip El Morro Kalesi’ne gidiyoruz. Kalenin kapısı ve asma mekanizması, günümüze kadar sağlam bir şekilde ulaşmış.

1997’de UNESCO Dünya Mirası listesine girmiş bu kalenin burçlarına çıktığımızda Karayip kıyılarının muhteşem görüntüsü ile karşılaşacağımızı bilmiyorduk.

 

 

4.GÜN-CAMAGÜEY
Küba’nın yüzölçümü bakımından en büyük ama nüfus bakımından 4. en kalabalık şehri olan CAMAGÜEY’e doğru yola çıkıyoruz.

Otobüs durağı

 

Camagüey geçmişte önce kıyıda kurulmuş ancak sonrasında korsan istilaları nedeniyle iç taraflara doğru taşınmış bir şehir. Eski Şehir bölgesi ile Unesco koruma listesinde.

 

Renk renk, tek katlı evlerle çevrili bir meydan, her yerde olduğu gibi bu şehirde de kulağımıza sürekli bir tını şeklinde gelen Latin müzikleri…Her şehirde ayrı bir güzellik, ayrı bir hava var.

Yemekten sonra Carmen Meydanı’na geliyoruz. Nuestra Senora del Carmen Manastırı’nın da bulunduğu bu meydanı, tunçtan yapılmış heykeller süslüyor.

 

 

 

Serinleyip bir şeyler içtikten sonra sokak aralarında dolaşıp Küba’nın insanlarını da fotoğraflayarak Agramonte Parkı’na gidiyoruz. Bu ara içecek olarak burada Tukola ve Crystal (Bira) çok fazla tüketiliyor. Kafein ihtiyacınız varsa Tukola’dan karşılayabiliyorsunuz.

 

Ve şehirden yaşama dair fotoğraflar.

 

 

 

5.GÜN-TRİNİDAD

Otelde yaptığımız kahvaltının ardından yola çıkıyoruz. Trinidad’a varmadan önce 30 binden fazla kölenin çalıştığı ve 70’ten fazla şekerkamışı değirmeninin bulunduğu VALLE DE LOS INGENIOS/ ŞEKER VADİSİ’ni gezmeye gidiyoruz. Köleleri izlemek için inşa edilen Iznaga Kulesi’ne mutlaka çıkmalıyız diyoruz. Sonra manzarayı görünce iyi ki çıkmışız diyerek gülümsüyoruz.

 

 

Sonrasında Unesco Dünya Miras Listesi’ndeki Trinidad şehrinde, pastel renkli evler, Arnavut kaldırımları, saray ve meydanları, dar sokaklarında kadınların sattığı elişlerine bakıp alışveriş yapabilme imkanı…Bir cafede oturup Afro-Küba ritimleri ile danslarına eşlik edip, Küba’nın özel içeceği olan Canchanchara’larımızı yudumluyoruz.

 

 

 

Küba denildiğinde ilk akla gelenlerden biri de purodur. Proların nasıl yapıldığını izleyebileceğimiz puro fabrikasına gidiyoruz ancak fotoğraf makineleri yasak olduğundan bu ilginç fabrikayı fotoğraflayamıyoruz. Fabrika çalışanları neredeyse diz dize çalışıyor. Seri bir üretim var ki son kontrol aşamasında tütün sahip olduğu özelliklere göre sınıflandırılıp tütünün satış fiyatı belirleniyor.

Fabrika ve çevre gezileri sonrası otele dönüyoruz.

6.GÜN / SANTA CLARA
Sabah otelde aldığımız kahvaltı sonrasında Trinidad’tan 1 saat sürecek otobüs yolculuğu ile SANTA CLARA’ya geçiyoruz.

 

 

İlk olarak Ernesto Che Guevara Anıtı’na gidiyoruz. Che’nin anıtının hemen önündeki devasa meydan Plaza de la Revolucion Ernesto Guevara. Çok büyük bir meydan, devrime tanıklık etmiş yüzlerce noktadan biri. Küba’daki tüm meydanlar gibi temiz ve düzenli ki bu insana kendini iyi hissettiriyor .

Burada askeri üniforması içinde CHE nin bir heykeli bulunuyor. Heykel, yaklaşık 12 metre yüksekliğinde ve bronz. Heykelin altında ise, 1967 yılında, Bolivya’da çatışmada öldürülen Che ve arkadaşlarının mezarları var.

CHE Guevera, 17 Ekim 1997 tarihinde, askeri bir törenle buraya defnedilmiş. Mezarın bulunduğu yerde, fotoğraf çekmek kesinlikle yasak.

Sıra CHE’nin AnıtMezarı’nı ziyaret etmeye geldi. Mezarı, küçük bir oda içinde en yakın arkadaşları ile birlikte duvar mezar şeklinde… Odaya girerken belli sayıda insan alınıyor, kısa süre kalıp çıkarılıyorsunuz. Odanın bir köşesinde devrimin sürekliliğini simgeleyen ve hiç sönmeye devrim ateşi yanıyor. Fotoğraf çekilmesi yasak olduğu için sadece gözlerimize hapsettiğimiz görüntüler ile oradan ayrılıyoruz. Mezar alanının yanındaki bölümde Che Guevera’ya ait eşyaların ve fotoğrafların olduğu Che Müzesi yer alıyor. Binanın dışında oldukça büyük bir mozalenin üzerinde de Che’nin heykeli bulunuyor.

 

Sırada Monumento a la Tome del Tren Blindado var. Küba tarihi açısından önem taşıyan ve Batista askerlerinin bir kısmının pusuya düşürüldüğü trenin vagonlarını ve içindeki çeşitli fotoğraflar ile döneme ait eşyaları görüyoruz.

CHE’nin gömleği

Santa Clara’da öğle yemeğimiz sonrasında UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde yer alan CIENFUEGOS’a hareket ediyoruz. 1 saatlik otobüs yolculuğu sonrasında varışımızla şehri gezerek Küba’nın keyfini çıkartıyoruz.

 

Santa Clara’nın Vidal Meydanının dört bir yanında birçok tarihi bina yer alıyor. 1885 yılında yapılmış Caridad Tiyatrosu ilgi çeken binalardan bir tanesi.

2 saatlik yolculuk sonunda akşam saatleri yaklaşırken Karayip Denizi deyince akla ilk gelen şehir VARADERO’ya geçerek deniz kenarındaki her şey dahil otelimize varıyoruz. Günün yorgunluğunu, içeceklerimizin eşliğinde bembeyaz kumlarda sahilde dinlenerek atıyoruz.

7.GÜN- VARADERO-CAYO BLANCO ADASI

VARADERO da tam pansiyon otelimizde keyifte yapabilirdik ama biz ekstra olarak düzenlenen CAYO BLANCO ADASI turuna katılıyoruz. İyi ki de gitmişiz, bir deniz ve kum bu kadar mı güzel olur!

Diğer adı Beyaz Ada olan bu adadaki mercan ve süngerler görselliği daha da muhteşem hala getiriyor.

Bir de ada da yediğim istakozun tadı hala damağımda. Küba da bir çok yerde yedik ama buradaki ayrı bir lezzetliydi. Belki de bu güne kadar gördüğüm en muhteşem manzara yüzündendir.

8.GÜN / HAVANA

Her gün yeni baştan ritmin, tarihin, kültürün ve müziğin içinde Küba’ya uyanmak. Bugün tüm gün Havana gezimiz var ve biz çok heyecanlıyız. Eski model arabaları, binaları, Fidel Castro’nun eskiden konuşmalar yaptığı ünlü Devrim Meydanı’nı, Devrim Müzesi’ni, Armas Meydanı’nı, gurur kaynağımız ATATÜRK’ün Büstü’nü, Prad ve sahil caddesini görerek akşam saatine kadar şehri turlayacağız.

Havana denilince akıllara gelen ilk yerlerden biri Devrim Meydanı. Meydanın bir köşesinde önünde Jose Marti heykeli bulunan dev bir dikilitaş bulunuyor. Çevresinde ise İçişleri Bakanlığı binasının üzerinde demirden Che silüeti yer alırken yine resmi binalardan bir diğerinin üstünde ise Camilo Cienfuegos’un silüeti var. 1 Mayıs kutlamaları bu büyük meydanda yapılıyor.

20161121_214941

 

semiha-whats-up-2896

Havana’daki Devrim Müzesi’ni ziyaret etmeden olmaz. Bu bina devrim öncesi başkanlık sarayı iken devrim sonrası müze haline getirilerek halka açılmış. Kesinlikle vakit ayrılması gereken tarih kokan bir bina. Gezerken biraz hüzün, çokça haklı gurur, başarı ve tabi devrim ruhunu hissediyorsunuz.

 

 

 

 

1956’da Fidel Castro önderliğindeki 82 kişi, 12 kişilik Granma yatı ile Meksika’dan Küba’ya gelerek Sierra Maestra dağlarına çıkmışlar. Granma yatı Küba Devrim Müzesi bahçesinde sergileniyor ancak fotoğrafını çekmek yasak. Alttaki fotoğrafta Devrim için ölenlerin anısına sonsuza kadar yaşayacak olan simgesel ateş ve arkada Granma yatının  küçük bir bölümü görünüyor.

 

Küba Devrim Müzesi’nde Che Guevara ve Camilo Cienfuegos’un gerçek boyutlu balmumu heykelleri de var.

 

Müzeden sonra Museo del Ron Havana Club’a gidiyoruz. İçki kültürünüz varsa ve Rom’un nasıl yapıldığını merak ediyorsanız bu müzeye uğramalısınız. Müze rehberi eşliğinde, bölünmüş ve birbiriyle bağlantılı odalar halinde Rom’un nasıl yapıldığını dinleyebilirsiniz.

 

 

Ayrıca binanın üst katında Afrikalı kölelerin adaya getirilirken kullandıkları aletleri de görebilirsiniz. Rehberimiz Kristof Kolomb’un keşfederek (Ekim 1492) İspanyol toprağı ilan ettiği Küba’da ilk kalıcı yerleşimin 1511′de kurulduğunu, İspanya’dan düzenli gemi seferlerinin başlaması sonucu Havana’nın ticari ve stratejik önemini artırdığını, bu arada hayvancılığın, tütün ve şekerkamışı üretiminin artmasından ve işgücü ihtiyacından dolayı Afrika’dan çok sayıda köle getirildiğini anlatıyor.

 

 

 

Ardından Armas Meydanı’na gidiyoruz. Yaşayan capcanlı, rengarenk bir yer burası. Kitaplar, CD’ler, kulağınıza her daim uzaktan da olsa ulaşan müzikler, belirli bir ücret karşılığı birlikte fotoğraf çektirebileceğimiz rengarenk insanlar.

 

 

Küba da duygu seli yaşadığımız anlara geldik. 2008 yılında Metin Yurdanur’un eseri olarak Havana’ya dikilen ATA’mızın büstünü görmek çok ama çok onur verici idi. Grubumuzla birlikte hep bir ağızdan İstiklal Marşımızı okuduk. ATA’mızın değerinin binlerce km uzakta da bilinmesinden dolayı çok mutlu olduk. Ayrıca büstün meydana konulmasına izin verdiği için sevdiğim Küba’yı biraz daha sevdim.

 

 

 

Prado ve Sahil Caddesi’ni de dolaştıktan sonra otelimize döndük.

 

 

 

 

9.GÜN- PINAR DEL RİO
Kahvaltı sonrası puroları ile ünlü Küba’nın mutlaka görülmesi gereken başka bir bölgesi olan Pınar Del Rio’ya gidiyoruz. Rehberimizden bu şehrin Küba’nın tarım merkezi olduğunu, topraklarında dünyanın en kaliteli tütünün yetiştiğini ve Vinales’in, Pınar del Rio’ya bağlı bir kasaba olduğunu öğreniyoruz.

 

 

Ekstra tur olarak aldığımız Vinales Valley gezimize başladık bile. Pınar del Rio bölgesindeki Vinales Vadisi UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan önemli bir doğal bölge.

 

 

Cueva del Indio Vinales mağarasının içi oldukça geniş ve tavanı çok yüksek. Mağarada sarkıt ve dikitlerden oluşmuş aydınlatmalı bir yoldan kısa bir mesafe ilerledikten sonra, mağara içinde sandalla ufak bir gezinti yaparak yine doğa ile kucaklaşıyoruz.

 

Küba’ya gitmeden önce görsellerinden dolayı çok merak ettiğim Brezilyalı ünlü ressam Diego Riviera’nın öğrencisi Leovigildo Gonzalez tarafından vadinin kenarındaki dik ve sarp bir kayanın üzerine çizilmiş Mural de la Prehistoria adlı 120 metre yükseklik ve 180 metre genişliğindeki evrim teorisini anlatan dev duvar resmini görünce çok heyecanlanıyorum. Muhteşem bir görsellik sunuyor vadiye, etkilenmemek mümkün değil.

 

 

Otele dönerken gördüğümüz evler ise sanki film setindeymişiz gibi bir his uyandırdı.

 

Akşam son anda program değişikliği ile gittiğimiz bar… Mojito, enfes müzikler ve en güzeli/değerlisi Buena Vista Social Club Orkestrası’nı dinleme şansını elde etmenin verdiği mutluluk.‘’ Chan Chan’’

 

 

 

Grubun fotoğrafları için Atakan Baykoçak’a teşekkür ederim.

10.GÜN / OLD HAVANA-ERNEST HEMİNGWAY-FLORİDİTA
Bugün Yazar Ernest Hemingway’in San Francisco de Paula kasabasındaki çiftlik müze evine gidiyoruz. İçi olduğu gibi korunduğu için sadece dışarıdan gezilebiliyor. Bugüne kadar içeriye sadece Sovyet lideri Gorbaçov’un girmesine izin verilmiş. Geniş pencerelerden, duvarlarda sanatçının Afrika’da vurduğu hayvanların dondurulmuş başları, kütüphanesinin bölümlerini, yazı masasını, daktilosunu, dinlenme odasını görüyoruz.


Evini gezdikten sonra Old Havana yani Eski Havana’ya dönüp Hemingway’in de sürekli uğradığı bir bar olan Floridita’da yemeğimizi yiyiyoruz. Küba’lıların papa adı ile andığı yazarın, barın sol köşesinde, sol kolunu bar tezgahına yaslamış şekilde duran bronz heykeli bulunuyor. Mekan oldukça popüler ve turistler yoğunlukta.

 

 

Sıra geldi El Capitolio binasına…Burası A.B.D’ nin Washington D.C şehrindeki Kongre Binası’na çok benzeyen bir yapı. 1959 yılına kadar hükümetin yönetim merkezi olarak kullanılmış ama şu anda Küba Bilimler Akademisi ve Ulusal Bilim ve Teknoloji Kütüphanesi. Yüksek bir bina olduğundan şehrin birçok noktasından rahatlıkla görülebiliyor.

 

 

Grubumuza serbest zaman verildiğinde Old Havana’nın ara sokaklara girip dolaşıyoruz ve alışveriş yapıyoruz.

 

 

KÜBA… Renklerin, müziğin, kültür çeşitliliğinin ve en önemlisi de devrimin ülkesi. Belki bir 10 yıl sonra tekrar gidip görmek ve yaşanan gelişmelere tanıklık etmek gerekir. Bakalım, gün neler getirir bilinmez.

 

İyi gezmeler.

Kaldığımız otellerin listesi aşağıdadır.

1.GÜN / Panorama Hotel 4*
2. GÜN / Playa Costa Verde 4*
3. GÜN / Casa Grande 4*
4. GÜN / Brisas Santa Lucia 4*

5. GÜN / Trinidad Del Mare 4*
6. GÜN / Melia Sol Palmeras 5*
7. GÜN / Melia Sol Palmeras 5*

8. GÜN / İberostar Park Central 5*
9. GÜN / İberostar Park Central 5*

Öğlen yemeklerini yediğimiz yerler.

1.GÜN / 7 Haziran Uçakta
2. GÜN / 8 Haziran Bayamo’da yerel restaurantta
3. GÜN / 9 Haziran Santiago De Cuba – Matamoros Restaurant
4. GÜN / 10 Haziran Camagüey – La Campana De Toledo
5. GÜN / 11 Haziran Trinidad – Plaza Mayor
6. GÜN / 12 Haziran Santa Clara – Los Canayes Restaurant
7. GÜN / 13 Haziran Varadero otelde veya ekstra tekne turunda
8. GÜN / 14 Haziran Havana – Santo Angel Restaurant
9. GÜN / 15 Haziran Pınar Del Rio – Dos Hermanas Restaurant
10. GÜN / 16 Haziran Old Havana’da Floridita Restaurant

NOTLAR

Kapıda vize ile ülkeye giriş-çıkış yapılabiliyor. Pasaportunuza giriş-çıkış işlemleri yapılmıyor.

Para birimi CUC  1cuc=1Euro  CUC, sadece turistler tarafından kullanılıyor. Küba da havalimanında döviz büroları var. Ülkeye gittiğinizde orada değiştirebilir, artan paranız kalırsa dönüşte tekrar Euro ya dönüştürebilirsiniz. Küba halkının kullandığı para birimi ise Peso’dur. Bunu sadece kendileri kullanıyor.

Ülkede şampuan var ancak çok pahalı. Dolayısı ile bazı yerlerde özellikle otel giriş ve çıkışlarında sizden şampuan isteyen kadınlarla karşılaşabilirsiniz.

Adanın doğu bölgelerinde pencerelerde cam yok çünkü ülkede cam imalatı yok. Dolayısı ile evlerin pencereleri tahtadan. Özellikle ülkenin doğusunda her evde 37 ekran TV ve ülkenin her yerinde göreceğiniz üzere sallanan sandalye mutlaka var.

Açık tenli iseniz yanınızda mutlaka bir iki kutu 50 faktör güneş yağı bulundurun. Ekvatora yakın olduğundan güneş ışıkları daha dik açı ile geliyor ve gerçek anlamda yakıcı bir sıcaklık oluyor.

Kral palmiyesinin ülkenin sembol ağacı olduğunu öğreniyoruz

En önemlisini en sona sakladım. Tur ile gidecek olursanız rehberinizin mutlaka deneyimli ve bilgili olmasına dikkat edin. Bilgi ile görseller birleşince akılda daha kalıcı oluyor .

HAZİRAN 2013

Continue Reading

Gezi

Venedik Gezimiz

İtalya gezimiz ile ilgili ilk olarak Vatikan Müzeleri ve sonrasında Milano/Verona gezi yazımızı paylaşmıştık. Şimdi sırada hangi güzel şehir var birlikte bakalım. Kayda değer bir kültüre ve mirasa sahip olan, birbirinden kanallarla ayrılmış ve köprülerle bağlanan 118 adadan oluşan, kaynaklarda “Adriyatiğin Kraliçesi”, “Sular Şehri”, “Maskelerin Şehri”, “Köprülerin Şehri”, “Yüzen Şehir”, ve “Kanallar Şehri” olarak bilinen Venedik. Google da araştırma yaptıktan ve internete yüklenen fotoğraflara bol bol baktıktan sonra nihayetinde şehri görme zamanımız geldi. Açıkçası İtalya gezimize başlamadan önce düşündükçe heyecanlandığımız ve görmek için meraklandığımız yerlerden birisi Venedik idi. Deniz taksiye bindiğimizde ve Venedik mimarisi yavaş yavaş görüş alanımıza girmeye başladığında merak katsayımızda artmaya başlamıştı.

Gitmeden önce okuduğumuz gezi yazılarında Venedik için yürümeyi sevenlerin şehri tanımlaması yapılmıştı.  400 köprüsü ve labirenti andıran sokak araları olan bu şehirde kaybolmak güzel olacak diyerek karaya ayak bastık.

Adım atar atmaz denizden karaya baktığımızda ilk gözümüze takılan tarih içinden süzülüp günümüze gelmiş görüntüsü veren renkli kostümü içindeki dönem kadını ve kalabalıklar oldu. Gittiğimiz ay Mayıs olmasına rağmen her yer irili ufaklı tur grupları ile doluydu. O tarihte bile hava o kadar sıcaktı ki yaz aylarında buralarda bulunmanın çokta iyi bir fikir olmadığını hemen buraya not düşelim.

Bu sefer sırtımızı karaya verip denize baktığımızda ise o güzelim, o klasik Venedik manzarası karşımızdaydı. Kazıklar arasında kalmış Venedik sandalları ve neredeyse otoban kalabalığına sahip deniz…Eskişehir’i Venedik’e benzetenlere selam olsun 🙂

Adımımızı Venedik’e attık ama bizden önce buralarda kimler yaşamış bu keyifli şehirde kimler gezinmiş ona kısaca deyinelim istedik. İnternetten biraz araştırınca karşımıza çıkan bilgileri hemen kısaca aktaralım. Kavimler Göçü nedeniyle işgalcilerden kaçarak bir sığınak bulmak zorunda olan yerli halk çözüm için kıyaya yakın olan adacıklara sığınmış. (Kaynaklarda Venedik’in kuruluş tarihinin M.S. 811  olduğu yazıyor.)

Hızlıca Haçlı Seferleri zamanına gelirsek deniz ticaretini eline geçiren Venedik, Doğudan gelen ürünler ve yağmalanan eşyalar ile birlikte çok zenginleşmiş, kurdukları ticaret kolonileri sayesinde güçleri 15. yy da doruk noktasına çıkmış ve uzun dönem sanatın ve ticaretin merkezi olmuş. Altın çağını yaşayan Venedik 300 ailenin liderliğindeki üyelerden oluşan Konsey ile yönetilmiş. Her ilerleme gerilemeyi her büyüme küçülmeyi her şey zıddını içerdiğinden Venedik’te yükselme döneminin ardından gerileme sürecine girmiş. İstanbul’un Fethi, Amerika’nın keşfi, yaşanan deniz savaşları nedeniyle gücünü yitiren Venedik nihayetinde İtalya Krallığı’nın eline geçmiş.

Bu kadar kitabi bilgiden sonra artık gezmeye başlayalım. İlk sırada Venedik’te önem verilen isimlerin başında yer alan San Marco’ya gelelim. San Marco’nun kemikleri 823 yılında Venedik’e getirilmiş ve San Marco kanatlı aslan olarak tasvir edilerek şehrin Koruyucu Azizi ünvanı almış. San Marco’nun sembolü olan aslan ise Venedik’in sembolü olmuş. Sembolü uzaktan gördük ve  San Marco Meydanı’na doğru yürüdük. Meydana geldiğimizde karşımıza ihtişamıyla duran San Marco Bazilikası (Aziz Marko Bazilikası) ve çan kulesi çıktı. (Aziz Marco, Markos İncili’ni yazdığı kabul edilen azizdir. Aynı zamanda Katolik Kilisesi tarafından Matta, Luka ve Yuhanna ile birlikte 4 azizden biri olarak kabul edilir.)

Bazilika, altın kaplı mozaikleri ile dönemin Venediklilerinin zenginliğini ve gücünü sembolize etmesi açısından da önemli. Bazilikanın cephesinde yer alan göz alıcı altın mozaikler, heykeller ve dört at heykeli muazzamlar. Bu at heykelleri ile ilgili bir bilgiyi burada aktarmadan geçmeyelim. ‘’1204 yılında, Haçlılar Konstantinopolis’i ele geçirdiklerinde şehri yağmalamış, birçok sanat eserini tahrip ederken, bazılarını da Avrupa’ya götürmüştür. Günümüzde Sultanahmet’te At Meydanı olarak bilinen Hipodromdaki dört at heykeli de götürülen bu eserler arasında yer almıştır. Dördüncü Haçlı Seferlerinde ve Konstantinopolis’in ele geçirilmesinde büyük rol oynayan Venedik Doçu Enrico Dandolo, bu at heykellerini kendi şehri olan Venedik’e yollamış ve Quadriga’nın Atları San Marco kilisesinin cephesine yerleştirilmiştir. Quadriga’nın sürücüsü İsa ile, arabanın dört atı ise İsa’nın öğretisini dünyaya yayan dört İncil yazarı ile özdeşleştirilmişti. Böylece quadriga, askeri, siyasal ve dinsel bir anlam kazanmıştı. Antik Dönem kabartmalarında sıkça karşılaşılan quadrigaların antik Çağ’dan günümüze kalan tek örneği Konstantinopolis Hipodromundan Venedik San Marco Kilisesi’ne giden Quadrigadır. 1975 yılında, kilise cephesine bu atların kopyaları yerleştirilmiş, orijinalleri ise doğal şartlardan korumak amacıyla Venedik San Marco Kilisesi içindeki Museo Marciano’ya taşınmıştır. (Bu alıntının kaynağı  https://www.istanbulburda.com/tarihi-hikayeler/istanbul-dan-venedik-san-marco-kilisesine-giden-quadriganin-atlari-h9700.html )

San Marco Meydanı’nda yer alan diğer bir yapı da Venedik’in sembollerinden ve en yüksek yapılarından biri olan Aziz Mark’ın Çan Kulesi. 9. yüzyılda yapılan Çan Kulesi’nin başından çeşitli depremler, çökmeler, restorasyonlar geçmiş. 1902 yılında tamamen çöktüğünde kule orjinaline uygun şekilde yeniden yapılmış. Kule de her birinin farklı işlevi olan beş çan var. Marangona günün başlangıç ve bitişini, Trottiera Maggior Consiglio üyelerinin acele etmesini, Mezza Terza Senatonun toplanacağını, Maleficio ise infaz ilanını işaret ediyormuş. Kulenin yüksekliği 99 metre ve tuğlalarla döşenmiş. Kulenin tepesi piramit formunda ve onun üzerinde baş melek Cebrail heykeli bulunuyor. Gittiğinizde kuleye çıkarak Venedik manzarasını seyredebilirsiniz.

San Marco Meydanı’na çok yakın mesafe de bulunan ve Çan Kulesi’ne yakın olan Dükler Sarayı’nı da görebilirsiniz. Bir çok tarihi eserde karşımıza çıktığı gibi bu yapıda depremler ve yangınlar karşısında yıkımlar ve restorasyonlar görmüş. Venedik Cumhuriyeti uzun yıllar bu sarayda yönetilmiş ve 1923 yıllında burası bir müzeye çevrilmiş. Vaktimiz sınırlı olduğundan müzeyi gezemedik ama sizin vaktiniz olursa aklınızda bulunsun.

San Marco meydanında ‘’mimari yapılar ve biz’’ şeklindeki fotoğraflarımızı çektikten hemen sonrasında tur grubuna serbest zaman verildi. Yaptığımız ilk iş daracık bir sokaktan içeri girmek ve geçebildiğimiz kadar köprünün üzerinden geçerek tablo tadındaki güzelliklere şahit olmaktı. Gondollar, suların içinde gömülü binalar, tarihi köprüler, zamanın içinde asılı kalmış gibi duran tarihi binalar… Burada sözü bitiriyor ve çektiğimiz fotoğraflar konuşmaya başlasın diyoruz.

Karşımızda Rialto Köprüsü…. Büyük Kanal’ın üzerinde bulunan dört köprüden en büyüğü ve aynı zamanda Venedik’in sembollerinden biri. Köprü daha önce tahtadan yapıldığından bir çok kez yanmış, çökmüş ve yıkılmış. Bu nedenle sonunda 32 metre uzunluğunda, 7,5 metre yüksekliğinde ve 9 metre genişliğe sahip olan tek kemerli taş köprü haline dönüştürülmüş.

İtalya’ya gidip de pizza yemeden olmaz diyerek, dilim pizza satan dükkanlardan dilim dilim pizzaları ve sonrasında tatlı niyetine dondurmaları alıp bir güzel yedik. Sonrasında yine dar sokaklarda gezinmeler, köprülerden geçmeler, kalabalıklar içinde kaybolmalar… Vakit ilerleyince gündüz gözüyle gördüğümüz Venedik’i gündüzden geceye geçişte de fotoğraflamak istedik ki bunlardan birkaçını aşağıya ekledik.

Venedik gezimiz bedenen bitse de ruhen devam ediyor. Gittiğimiz ülkeler içinde bir daha gideriz diye kendimize not düştüğümüz ülkelerden birisi İtalya ve özellikle Venedik. Hakkını vererek gezebilmek, şehri geceli ve gündüzlü yaşayabilmek, tarih kokan köprülerden geçerek o daracık sokaklarda yürürken zihnimizin üreteceği hikayeler arasında kaybolmak istiyoruz.

Venedik’i şimdilik ardımızda bırakarak gözümüze renk şöleni yaşatan, gönlümüze huzur veren, bize göre gördüğümüz yerler arasında renk dünyasının bir numaralı adası olan Burano Adası’na ve cam atölyeleri ile ünlü Murano Adası’na doğru yola çıkıyoruz.

Gezmelere doyamayan biz ile yeni yazımızda görüşmeniz dileğiyle.

http://www.gezipduru.com/2019/07/18/vatikan-vatikan-muzeleri-gezimiz/

http://www.gezipduru.com/2020/02/11/milano-verona-gezimiz/

 

 

Continue Reading

Gezi

Milano-Verona Gezimiz

İtalya gezimizi planlarken tur firmalarının gezi programlarını detaylı şekilde inceleyerek kendimize bir yol haritası belirlemiş ve istediğimiz yerlere nokta atışı yapan bir turu da bulunca nihayet satın almıştık. Ancak o dönemde euro-dolar hiç nefes almadan sürekli bir artış seyrine girdiğinden tur programları ard arda iptal edilmiş dolayısı ile bizim gezi tarihimiz ve gezimizin içerikleri de en az 3-4 kez değişmişti. Artık amacımız istediğimiz yerleri görmekten ziyade İtalya’ya gidebilmekti. Sonunda  tur programı ve tarihi kesinleşmiş ve gezi grubumuzun whatsapp grubu kurulmuştu. Geziye gitmeden önce çeşitli bilgilendirmeler yapılarak gezi tarihimize kadar motivasyon an be an yükseltildi. Bu arada şunu da hemen belirtelim ki gezimizin durakları çok fazla olduğundan sanırım İtalya gezimizi 4- 5 yazıya ancak sığdırabiliriz. İlk yazımız Vatikan gezimizin detaylarını içeriyordu. Detaylarına  aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz. Bu yazımızda ise Milano ve Verona’nın güzelliklerinden bahsedip bu bahislerimizi fotoğraflarla destekleyeceğiz. Kitabi bilgilere ulaşmak zamanımız da kolay olduğundan o kısmı size bırakarak ekleyeceğimiz fotoğraflar hem söylenenleri hem de söylenmeyenleri içerecektir diyerek gezimize başlıyoruz.

http://www.gezipduru.com/2019/07/18/vatikan-vatikan-muzeleri-gezimiz/

Gezimizin başlangıç noktası İtalyan Rönesansı zamanında önemli bir merkez olan, günümüzde ise sanattan modaya, tasarımdan ticarete merkezi konumda bulunan Milano. Kente sadece tarihi yapıları ve muazzam müzelerini görmek için bile gidilse en az 2-3 gün gerekeceğini bilsek de, biz tur ile gittiğimizden dolayı hızlandırılmış şekilde gezmek durumunda kaldık. Bu nedenle her dakikamız önemli olduğundan panoramik bir tur yaptıktan sonra ünlü Pıazza Della Scala meydanına gittik ki bizi hemen Leonardo da Vinci heykeli karşıladı. Ayrıca bu meydanda Dünya’nın en önemli kültür merkezlerinden biri olan La Scala Operası’nı ve Dünya’nın en eski ticaret merkezlerinden biri olan, İtalya’nın birleşmesini kutlamak için İtalya’nın ilk kralı olarak adlandırılan Galleria Vittorio Emanuele II’ye atfen 1865 ve 1867 arasında inşa edilmiş Galleria Vittorio Emanuele II’yi de gördük.

“Milano bir hanımefendi gibidir. Güzel olmayı bilir, bakmayı bilmek gerek.” demiş yazar Donatella Piatti. Biz de az çok bakmayı bilen insanlar olduğumuzu düşünerek Milano’nun tam kalbinde yer alan, Duomo Meydanı’na da adını veren Duomo Katedrali’ni görmeye gittik. Küçük bir geçitten geçtiğimiz anda karşımızda tüm ihtişamıyla beliren bu katedral hem gündüz hem de gece görülmesi gerekli diye kendimize not düştük. Kaynaklarda katedralin bitiriliş tarihi ile ilgili farklı bilgiler yer alıyor. Genel olarak, yapımına 1386 yılında başlandığı, 1418 yılında kutsandığı, inşaatın 1813 yılına kadar devam etmekle birlikte katedralin son kapısının 1965 yılında takıldığı bilgilerinde ortak görüş yer alıyor. Sonuç itibariyle yapım süreci çok uzun sürmekle birlikte karşımızda tüm ihtişamıyla duran katedrali görebildik.

Milano şehir parkları, müzeleri, meydanları, sanat galerileri ve Navigli ile Brera Bölgesi olmak üzere gezilecek görülecek, alışveriş severler için cüzdanlarının dibini görmelerini sağlayacak yerleri bir arada barındıran güzel bir şehir. Vaktimiz dar olduğundan ve tura eşlik etmemiz gerektiğinden biz ancak belirli yerleri görebildik. Bu arada şunu da yazmadan geçmeyelim. Milano, İtalya’da beğendiğimiz yerler arasında hafızamızda yer edecek şehirlerden biri olarak kaldı 🙂

Milano gezimiz bittikten sonra akşam geç saatlerde Milano ile Venedik arasında yer alan ve Romeo ve Juliet’in şehri olarak bilinen Verona şehrine gittik. İngiliz yazar William Shakespeare’in kurgusal eserinin karakterlerinden Romeo ve Juliet’in gerçek hayatta bir evi nasıl olur ve yıllardır ziyaretçi akınına uğrayan bir merkez haline nasıl dönüşür der ve merak ederseniz Casa di Giullietta’yı ziyaret etmeniz gerekiyor. Kurgu da olsa Juliet’in bu evde yaşadığına inanılıyor. Her ne kadar serenat yapılan bir balkonu olmasa da ticaret mantığı ile serenat sahnesi için eve sonradan balkon bile eklenmiş. Romantik anlar yaşayalım, anımız olsun diye evin balkonunda fotoğraf çektirelim derseniz bu size kalmış. Biz böyle bir anımız olmasa da olur diyerek bir kare fotoğraf çekerek sokak aralarında keyif sürdük.

Dinleme zamanı geldi ve nihayetinde otelimize gittik. Yorgunluk nedeniyle nasıl sabah oldu ve ne zaman kahvaltı tabağı önümüze geldi bilemedik. Kahvaltılarımız ne açık büfe ne kapalı büfe ne de köy kahvaltısı tadında idi. Aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz tabak içeriği bizim açımızdan sabahları yeterli geliyordu. Yemek konusunda çok farklı lezzetlere zaten açık olmadığımızdan yurtdışına çıktığımızdan biz sorun yaşamıyoruz J

Kahvaltı sonrasında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne dahil olan Verona’nın en ünlü ve haraketli meydanlarından biri olan Piazza Bra’daya gittik. Roma’daki ünlü Kolezyum’dan daha küçük, şehrin antik sembollerinin başında yer alan Arena di Verona burada. Kaynaklardan edindiğimiz bilgilere göre Arena MS 1.yy da Roma İmparatorluğu zamanından inşa edilmiş ve 1117 yılında yaşanan depremde zarar görmüş. Ama hala Dünya’nın en önemli müzik festivallerinden birine ev sahipliği yapıyor ve her yıl şahane müzik ziyafetleri verilmesine vesile oluyor.

Yine bu büyük meydanda sütunlarıyla dikkatinizi çekecek başka bir yapı daha göreceksiniz. Belediye binası Pallazzo Barbieri. Meydanda ayrıca şirin kafeler yer alıyor ki hem arenayı hem de belediyeyi görüş açınıza alarak kendinize tarihi bir seyir alanı oluşturabilirsiniz.

Milano ve Verona… Gece ve gündüz hayatın akışı içinde, kısa bir sürede olsa bu tarih kokan şehirlerde zaman geçirmek çok hoşumuza gitti. Yolunuz bir gün bizim gibi buralara düşerse bu güzel şehirlerde keyifli vakit geçirmenizi içtenlikle diliyoruz. Ruhunuzun ve bedeninizin aynı anda gezgin olması dileğiyle.

Ruhumuzu şimdilik tazaleyen ve doyuran bu şehirleri geride bırakarak Venedik’e doğru koya koyuluyoruz.

Continue Reading

Popüler