Connect with us

Kitap

Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi

Romana ilk başladığımda Ayfer Tunç’un Dünya Ağrısı kitabında olduğu gibi beni şaşırtacağını biliyordum ama inanın bu kadarını beklemiyordum.  Eğer Ayfer Tunç ile daha önce tanışmadıysanız bence giriş mahiyetinde ilk o kitabı okumakla başlayabilirsiniz.

Gelelim Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi’ne ….Romanımız, deniz kenarında olmasına rağmen denize bakan tek bir penceresi olmayan ama roman ilerledikçe neden bu şekilde olduğunu anlamaya başlayacağımız Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde filizlenmeye başlıyor. Özellikle filizlenme kelimesini kullanmak bu roman için bence en uygun kelime. Romanının baş kahramanı yok ve kitabın arkasında romanda adı geçenlerin ve hangi sayfalarda bu isimlerin yer aldığı bilgisini içeren detaylı bir fihrist var. (12 sayfa)

Hastane içindeki konferans salonunda konferans vermek için sahneye çıkan konuk konuşmacı Ülkü Birinci ile başlayan ve ilgili ilgisiz çevresindeki kişilerin hayatına dokunan bir kitap bu. Dili akıcı, zekice kurgulanmış ve kitap nereye gidiyor, ne anlatıyor derken kitabın sonuna doğru olay örgüsünün birbiriyle bağlantısını çok net göreceğiniz kesin.

Kitaptan bir alıntı ile devam edelim.

‘’ Konu es kaza açılacak olsa, Devletin işine akıl ermez, deyip kestirip atıyorlardı. Ama Barış Bakış hastanede önüne gelene Türkler neden denize sırtını döner? diye sormaya başladıktan sonra, kör cephe herkesin ilgisini çeker oldu. Hastane personelinin yanı sıra hastaların büyük çoğunluğu da uzman kesildi, bazıları işi güzü bırakıp çözüm yolu aramaya başladılar. ‘’

Karadeniz’in küçük bir kentinde olduğunu bildiğimiz hastanede başlayan ve bu hastanede biten romanımızda kimi zaman 19.yy’a gidiyoruz, çoğu zaman şu ana dönüyoruz, insanların yaşamöykülerine tanıklık ediyoruz ve dış görünüşlerinden/mesleklerinden sıyrılarak kişiliklerin nasıl oluştuğuna, bugünkü konumlarına nasıl geldiklerine yazarımızın basit ve akıcı dili ile şahit oluyoruz.

Uzun uzadıya anlatılacak değil okunacak kitaplardan olduğundan sadece şunu söyleyebiliriz. Vakit ayırmaya değer kitaplardan.

Keyifli okuma zamanları dileklerimizle,

Gidilecek yollar, okunacak kitaplar, izlenecek filmler sınırsız ve ucu açık. Nefes alacağımız sayı bile belli dedik. Başladık gezmeye, okumaya, gözlemlemeye… Gezdikçe çoğaldık, okudukça bilinçlendik ve izleyip, gözlemledikçe çevremizde devasa olarak nitelenen sorunları, sıkıntıları !!! minnacık görmeye başladık ve sonuç olarak birlikte huzur bulduk. İnsan bu zamanda başka ne ister ki ! Dünya ne büyük biz insanlar ne kadar küçük demeye ara vermeden devam ettik. Kim bilir hayatımızın sonuna kadar daha ne kadar çok söyleyeceğiz. Franz Kafka ne kadar güzel demiş. ‘’Ölümün olduğu bu dünyada, hiçbir şey çok da ciddi değildir aslında." Öncelikle sağlığımızın değerini bilip, kendimize iyi davranalım ve yatırım yapalım. Geze, göre ne tür yaşamlar varmış tanıklık edelim. Hayatınızı istediğiniz şekilde yaşamanız dileğiyle. Mutlu ve her zaman umutlu kalın .

Continue Reading

Kitap

İkircikli Biricik

Yazar İlhami Algör ile tanışmamız Fakat Müzeyyen Bu Derin Tutku filmi ile oldu. Filmi seyrettikten yaklaşık bir hafta sonra kitap rafları arasında dolaşırken filme adını veren ve İlhami Algör tarafından kaleme alınmış Fakat Müzeyyen Bu Derin Tutku kitabını gördüm, şaşırdım. Filmin bir kitap uyarlaması olduğunu bilmiyordum, öğrenmiş oldum. Film ilgimi çektiğinden, yazar da ilgimi çekti ve raftaki diğer romanlarına bakmaya başladım. Böylelikle İkircikli Biricik  romanını almaya karar verdim.

Roman kahramanımız yapayalnız, ailesini gönendirecek biri olmadığını düşünen, düzenli bir işi olmayan bir erkek. Kitapta kişilerin isimleri yer almıyor. Dolayısı ile roman kahramanımızın da bir ismi yok. Kendisi için ‘’Adım lazım değil. Çok gerekli ise ‘beyhude işlerin piri’ diyelim ‘’ diyor. Arka sol bacağı olmadığı için Üç Bacaklı diye seslendiği dişi bir kedisi var. Kitapta kahramanının iç sesi, arkadaşlık, musiki, meyhane, sevgili, yan daire komşusu, yas evi, güz, gece, gündüz, Beşiktaş vapuru, İstanbul, yeni yıl ,leylekler, yaz, anne ziyareti ve daha neler neler var.

Şimdi bu kitap ne anlatıyor o zaman diye soracak olursanız da beyhude işlerin piri olan bir adamın hayata karşı duruşunu anlamamıza yarayacak cümlelerden oluşan bir romandır diyebiliriz. Yazarın dili o kadar basit ve yalın ki, sanki karşınızda konuşuyor gibi kitabı bir çırpıda bitiriyorsunuz. Sıkmadan, sıkılmadan, derdini güzelce ve en sade şekilde anlatmış yazar. Ayrıca kitapta daha önceden bilmediğim kelimeleri ve cümleleri öğrenmekte çok hoşuma gitti.

  • ‘’Keyfini kederine dürüm etmiş olarak sokağıma döndüm.’’  sy. 8
  • ‘’Meğer ki dünya denilen gezegen esasen bir yürüme bandı imiş.’’  sy. 25
  • ‘’Fakat bu akşam ruhen güzelim.’’ sy. 37
  • ‘’… zamanın sökük yerlerini dikti.’’ sy. 49
  • ‘’Dönüp mutfağa kadehin dibinde kalana baktım. Bu miktara meyhaneciler ‘’gözyaşı’’ derlerdi. Bundan biraz daha fazla olanına ‘’yolluk’’.  Meyhaneden kalkıp eve gitmeyen gönülsüzleri, kaçınılmaz olan ile yüzleştiren, buluşturan, uzlaştıran … Yuttum kadehin dibini.’’

Kitaptan alıntı ile özet yazımızı bitirelim.

‘’ Bana zamanın akışkan hali lazım. Burada İkircikli bir durum var: Hayatın nehirvari akışkan bir şey olduğu ve akar iken bana bir şeyler getirebileceği kabulü ile ‘valla ne beklediğimi bilmiyorum, zaten bir şey beklemiyorum,’ cümlesi.

Kitap bana psikologların kullandığı Bilişsel Davranışçı terapiyi anımsattı. Serbest çağrışımlarımız ile aklımızın çöp kutusuna attığımız her şeyin, zamanlı zamansız iç sesimizle kendini göstermesi halini.

Keyifli okuma saatleriniz olsun.

Continue Reading

Kitap

Cehenneme Övgü

Totalitarizmin hayatımızın her alanında nasıl yer edindiğini, fark etmeden kendimizi nasıl bir cendere içine soktuğumuzu anlatan, kimi zaman şaşırtan, kimi zaman bilgilendiren ve kimi zamanda düşünce yapınıza göre sizi hiddetlendirecek bir kitap bu.

 

Kitabı okumaya başladığınızda dolu dolu bir kitap okuyacağınızı anlıyorsunuz.  Totalitarizmin -anne karnındaki bebeğin beslenmesi gibi- birey ile toplumu birbirine bağlayan görünmeyen göbek bağıyla nasıl yoğurup sömürdüğünü, yaşama dair bakış açımızı nasıl belirlediğini akıcı bir şekilde anlatmış yazar. Kişinin doğumundan itibaren ailenin, okul ve arkadaş çevresinin, görsel basının, teknolojinin hissettirmeyen duvarları içerisinde nasıl gitgide özümüzden uzaklaştığımızı zaman zaman örneklerle anlatmış.

Bu totaliter yaşamdan kurtulabilmek, en azından baskıyı üzerimizden biraz da olsa atabilmek, farkındalık oluşturmak ve gözden kaçan bir çok konuya değinmesi adına mutlaka okunması gereken bir kitap olarak görüyorum.  Yüzümüze çarptığı doğrular/yanlışlar/gerçekler nedeniyle yazara kızabilir veya onu yargılayabilirsiniz ama eminim hak vereceğiniz, bunu hiç fark etmemiştim diyeceğiniz bir çok noktaya da temas ettiğini göreceksiniz.

Yazar kitabın sonuna aşağıdaki şiiri ekleyerek aslında ne yapılması gerektiğini özetlemiş durumda.

SARHOŞ OLUN

Hep sarhoş olmalı. Her şey bunda; tek sorun bu.

Omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken

Zaman’ın korkunç ağırlığını duymamak için durmamacasına sarhoş olmalısınız.

Ama neyle?

Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz. Ama sarhoş olun.

Ve bazı bazı, bir sarayın basamakları, bir hendeğin yeşil otları üstünde, odanızın donuk yalnızlığı içinde, sarhoşluğunuz azalmış ya da büsbütün geçmiş bir durumda uyanırsanız, sorun, yele, dalgaya, yıldıza, kuşa, saate sorun, her kaçan şeye, inleyen, yuvarlanan, şakıyan, konuşan her şeye sorun; Saat kaç? deyin.

Yel, dalga, yıldız, kuş, saat hemen verecektir yanıtı size: “Sarhoş olma saatidir!

Zamanın inim inim inletilen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına!

Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz.”

Charles Baudelaire

 

 

 

Continue Reading

Kitap

Beyaz Zambaklar Ülkesinde

Kitap, bir bataklıktan ülkeye dönüşen Finlandiya’nın, sömürü ve esaretten kurtulmasını, 1800’lerin son döneminde Finlandiya halkının içinde bulunduğu durumu, cehaletten kurtulmak için başta Johan Vilhelm Snellman olmak üzere ülkedeki bir avuç Fin aydınının verdiği mücadeleyi anlatılıyor.

Bu kitap tüm yoksulluğa, imkansızlıklara ve elverişsiz doğa koşullarına rağmen, bir avuç aydının önderliğinde; askerlerden din adamlarına, profesörlerden öğretmenlere, doktorlardan işadamlarına kadar, her meslekten insanın omuz omuza bir dayanışma sergileyerek, Finlandiya’yı, ülkelerini geri kalmışlıktan kurtarmak için nasıl büyük bir mücadele verdiklerini, tüm insanlığa örnek olacak biçimde gözler önüne sermektedir. (Kitap tanıtım yazısı)

Beyaz Zambaklar Ülkesinde, Atatürk zamanında Türkçeye ilk kez çevrilmiş ve Atatürk bu kitabın tüm okulların ve özellikle de askeri okulların müfredatına alınmasını istemiştir. Bu bilgi bile benim kitabı temin etmeme yetti. Kitaplığımda baş köşeye koydum ve her fırsatta çevreme bu kitabı okumaları için öneride bulundum.

Kitaplarla ve sevgiyle kalın .

 

Continue Reading

Popüler

%d blogcu bunu beğendi: