Connect with us

Kitap

Eduard Einstein Vakası

”Bir annenin ıstırabı; bir dahinin zaafından ötürü duyduğu utanç ve suçluluk duygusu; terk edilip unutulmuş bir oğlun acı dolu sesi… Dramın üç kahramanının iç dünyalarını büyük bir başarryla bize aksettiren Laurent Seksik.” (Kitabın arka kapak yazısından)

Fransız yazar Laurent Seksik’in bu biyografik romanı, yüzyılın fizik dehası, e=mc2’nin babası Albert Einstein’ın şizofreni hastası oğlu Eduard Einstein’ın hikâyesini anlatıyor. Kitap, Eduard Einstein’in 1930 yılında İsveç’teki Burghölzli Kliniğine yatırılması ile başlıyor.

Einstein oğlunun hastalığını hiçbir zaman kabul edememiş, ondan sürekli uzak durmuş ve oğlu da babasını çok iyi anmamış.

”Babamdan bahsederken dilim niye mi böyle zehir saçıyor? Haberin yok mu? Cümle alem biliyor zannediyordum. Babam bizi; annemi, ağabeyimi beni 1914 Ağustos’unda Berlin’deki peronda terk etti. O günden sonra da savaş ilan edildi.”

Babam dışında meşru bir varlığım yok. Kalkıp buraya gelmeden önce benden bahsedildiğini işitmiş miydiniz? Hayır. Yoktum. Var olmamak için ne yaptım? Hiç. Hiçbir şey yapamadım. Bu dünyada bir başka Einstein’a yer yok. Yere göğe konamayan ünlü şahsiyet derdinden mustaribim.” (Sayfa 42)

Eduard’ın sık sık hastaneye yatması, hastane çıkışlarında yaşamını hasta bakıcı eşliğinde sürdürmesi, her geçen gün masraflarının artmasına neden olmuş.

”Eski kocasının her ay verdiği para zar zor yetiyor. Nobel ödeneği var tabii. Albert, ödülü kazanana tahsis edilen 80.000 kronu ona teslim edeceğine dair verdiği sözü tuttu. Para iki kısma bölünmüştü. 40.000’iyle iki daire satın alınmıştı. 40.000’i bankaya yatırılmıştı. Birikim, 1929 buhranı sırasında eriyip gitti. Bugün, matematik ve piyano derslerini veriyor. Şartlar gerektirirse temizliğe gider. Kalçalarının dayanacağını ümit ediyor. Tek ümidi bu işte: dayanmak. Kendisine daha çok para vermesini rica etti eski kocasından. Ama Naziler onun malına mülküne el koydu, bankaya yatırılmış parayı gasp etti. Capurh’daki evi, Berlin’deki daireyi elinden aldılar. Albert Avrupa’dan her şeyini kaybetmiş olarak ayrılacak. Sürgün vakti geldi onun için. Hitler iktidarda olduğundan beri, rejimin azılı düşmanı.” ( Sayfa 67)

Eduard’ın annesi Mileva…. Albert Einstein ile Mileva’nın yolları Zürih Politeknik Üniversitesi’nde kesişir.  Mileva, Fizik ve Matematik bölümündeki tek kadındır. Einstein, O’nun zekâsına, ve sakinliğine hayran olur. Evlenmeden hamile kalan Mileva okulu bırakmak zorunda kalır ve doğumu hiçbir kütükte kayıtlı olmayacak kızı Liesel’i doğurur.  Daha sonrasında da Einstein’ın gölgesinde zorunlu nedenlerle ev hanımı kimliğine bürünür.

Mileva, her daim oğlunun yanında olup onun tek destekçisi olur. Şizofreni teşhisi konduktan sonra durumu daha da ağırlaşan, öfkesini bastırmakta zorlandığından ona zaman zaman zarar veren, annesini çok üzen Eduard onun ölümü ile başa çıkmakta çok zorlanır.

”Mezarlığa gelince ağır ağır ilerleyen şapkalı bir adam gördüm arkadan. Kısacık bir an, onun babam olduğunu sandım. İçimdeki muazzam sevinci bastıramadım. Gidip kollarına atılmak istedim. Yerimden fırladım. Yanına varınca başka biri olduğunu anladım. Tetikte bulunmazsam olacağı bu işte. Ağabeyim de orada değildi. Annenin cenaze törenine katılmıyor musun? Tam ismine layıksın, Hans -Albert.

On kişi kadardık. Böyle nitelikli bir kadına göre gerçekten çok az. Babam için, kalabalıklar ta nerelerden kalkıp gelecektir, bundan adım gibi eminim.”  (Sayfa 200)

1933 yılında Burghölzli kliğinde son kez görüşen ve sonrasında 22 yıl birbirini görmeyen Albert Einstein ile oğlu Eduard’ın bu kopuk ve sancılı ilişkisi yazarın anlatım tarzı ile insanın içine işliyor. Eduard’a ilişkin bölümler Eduard’ın gözünden aktarılırken, Einstein ve Milena ile ilgili bölümler üçüncü bir göz tarafından anlatıyor.

Çaresizlikten oğlundan kaçışı tek çözüm olarak gören bir baba, babasından nefret eden, hastalıklar, karamsarlıklar, sesler, görüntüler arasında bir ömür geçiren bir oğul ve kendisini oğluna adayan sessiz ama mücadeleci Mileva’nın hayatına dokunmak benim açımdan ilgi çekiciydi.

Size de benim gibi keyifli okuma saatleri dilerim.

Haziran 2020   @gezipduru_ys      @okumali_ys

 

Gidilecek yollar, okunacak kitaplar, izlenecek filmler sınırsız ve ucu açık. Nefes alacağımız sayı bile belli dedik. Başladık gezmeye, okumaya, gözlemlemeye… Gezdikçe çoğaldık, okudukça bilinçlendik ve izleyip, gözlemledikçe çevremizde devasa olarak nitelenen sorunları, sıkıntıları !!! minnacık görmeye başladık ve sonuç olarak birlikte huzur bulduk. İnsan bu zamanda başka ne ister ki ! Dünya ne büyük biz insanlar ne kadar küçük demeye ara vermeden devam ettik. Kim bilir hayatımızın sonuna kadar daha ne kadar çok söyleyeceğiz. Franz Kafka ne kadar güzel demiş. ‘’Ölümün olduğu bu dünyada, hiçbir şey çok da ciddi değildir aslında." Öncelikle sağlığımızın değerini bilip, kendimize iyi davranalım ve yatırım yapalım. Geze, göre ne tür yaşamlar varmış tanıklık edelim. Hayatınızı istediğiniz şekilde yaşamanız dileğiyle. Mutlu ve her zaman umutlu kalın .

Continue Reading

Kitap

Günler Aylar Yıllar

Günler Aylar Yıllar- Yan Lianke

Kitap okuma serüveninin içinde ilerlerken ve değişik kaynakları tararken karşıma çıkan tavsiye niteliğindeki kitapları ve yazarları içeren bir liste tutmaya başladım. Geçen gün o listeye göz atma fırsatım olduğunda Çin ve Japon yazarların kalemini fazla tanımadığımı fark ettim. Listemde yer alan ama öncelik vermeyi düşünmediğim bir kitabı okumaya karar verdim ve siparişlerim arasına  Günler Aylar Yıllar kitabını da ekledim. Pandemi sürecine rağmen şaşılacak bir hızla elime ulaştı ve kitabı bir solukta okudum.

Kitabın arka kapak sayfasında yer alan tanıtım yazısı kitap içeriğinin tam karşılığını veriyor.

”Kuraklık, Balou Sıradağları’nda tüm yıkıcılığıyla baş göstermiştir. İnsanlar çareyi evlerini terk edip su ve yiyecek bulabilecekleri yerlere kaçmakta bulurken geride sadece ihtiyar ile kör köpeği kalır ve bu iki kader ortağı, birkaç damla su, bir avuç mısır tanesi, bir karış gölgelik peşinde dolanır durur. Günleri, geceleri en sert, en çetin koşullarla sınanır; zamanın ve mekânın izleri silinip iskeletleri daha da belirginleşirken önlerindeki yollar da gitgide çatallanır. Bu zorluklardan geriye kalan, olağanüstü bir varoluş inadıdır.”

Kitabın ana karakteri ihtiyar adam ve ihtiyarın Kör olarak seslendiği bir köpek. Kendi köyü başta olmak üzere diğer civar köylerde yaşayanlar kuraklık nedeniyle kavurucu güneşe daha fazla dayanamayarak köylerini terk ederler. Yetmiş iki yaşındaki ihtiyar adam, köylülerin gideceği yerin uzak mesafede olduğunu ve günlerce süreceğini öğrendiğinde, yolda öleceğime kendi köyümde ölürüm diyerek köylüleri yolcular. Güneş yüzünden kör olan köpeği ile birlikte kuraklığın ortasında güneşin kavurucu sıcağı altında mücadele dolu günler başlar. Ancak bu süreç hiç kolay olmayacak bin bir türlü badireler atlatarak köpeği ile düzlüğe çıkmaya çalışırlar.

Kitapta bir mısır fidesinin büyümesine, bu süreçte yaşlı adamın ve her daim yanında bulunan köpeğin birlikte nasıl mücadele verdiğine ben de tanıklık ettim. Yaşlı adam nasıl ki fidesinin ertesi gün ki halini merak ederek uyuyor ve uyanıyorsa ben de en az o kadar merakla kitabın sayfalarını çevirdim.

Nihayetinde mısır sapının büyümeye çalışması ve onun için verdiği emek, yaşlı adam için artık aylar yıllar geçmiş gibi uzun gelmeye başlar. Gider, gelir, sular, nöbet tutar, güneşten korumak için gölgelik yapar…

Köpeğin kör olma hikayesini, yaşlı adamın su bulmak için vahşi hayvanlarla yaşadığı mücadeleyi, incecik dalların rüzgarda kırılması gibi umudunun kırılmasını ama bunun kısa sürdüğünü anlatan, yeşermeye başlayan ufacık bir fidenin sonsuz bir mutluluk kaynağı olmasını, özverinin ne olduğunun süslü kelimeler kullanmadan bize aktaran, sebat edip sonuca ulaşmak için genç olmanın gerekmediğini kanıtlayan ve kitabın sonunun güzelce bağlandığı ince ruhlu bir roman okuyacaksınız.

Franz Kafka Ödülü sahibi Yan Lianke’nin bu kitabını hüzünle, mutlulukla, merakla, umut ederek ve beğenerek okudum. Yazarın diğer kitaplarını araştırma zamanıdır.

Umduğunuzu kitap sayları arasında bulmanız dileğiyle. gibi

Ağustos 2020   @ okumali_ys     @gezipduru_ys

Continue Reading

Kitap

Nazi Bağlantısı / Hitler’in Yahudi Soykırımında Amerikan Parmağı

Adolf Hitler gelmiş geçmiş tüm zamanlar içinde popülaritesi en yüksek olan ve en dikkat çekici tarihi şahsiyetlerden biridir. Hitler denildiğinde ilk akla gelenler Yahudiler, Yahudi Soykırımı ve soykırım yapılmasının araçları olan çalışma/ ölüm kampları oluyordur. Peki ama Hitler gibi 1.75 boyunda olan bir adam (bazı kaynaklarda bu şekilde yer alıyor) gücünü çok da fazla uzun olmayan boyundan almadıysa, bu fetih arzusunu ve gücünü nereden aldı ? Muazzam bir akla sahip olmasından mı, boyacılık yapmasından mı, sesinden mi, bıyıklarından mı ya da hitabet yeteneğinden mi?

Bu sorunun cevabı, bu muazzam gücü elde ederek başta kendi ülkesinde olmak üzere diğer ülkelerde de milyonlarca can yakan, kan döken, istila eden, soykırım yapan, saf üstün ırk yaratmaya çalışan Hitler’in ve en az kendisi kadar acımasız olan askerlerinin, bu gücü Nazilerle bağlantı kuran kişilerden, kurumlardan ve ülkelerden almasıdır.

Hitler’e ve Hitler Almanyası’na ilgim olması nedeniyle kitabın adına tesadüfen rastladığımda hemen kitabı almalıyım dedim. İlgimin nedeni kitlelerin neden Hitler gibi kişiliklerin peşinden hiç sorgulama yapmadan gitmeleri ve bu yolda her bir bireyin tam destekle Führer’e sadakat duymaları. Bu ve bunun gibi sorularımın yanıtlarını bir iki kitapta az çok bulmuştum ama bu kitapla Hitler’in birden bire değil de aşamalı şekilde, önceleri arka planda, sonraları alenen ve 2. Dünya Savaşı sırasında yine arka planda desteklenerek nasıl küresel bir sorun haline getirildiğini çok net şekilde anladım.

Kitabın yazarı Edwin Black’in kaleminden düşen cümleler konuşma dilinde yazılmış, gayet anlaşılır ve akıcı. Bunu özellikle belirtmenin nedeni, bazı tarih kitaplarının dilinin hem ağır  olması hem de kitapların okunmasının ağır aksak ilerlemesi.

Kitabın ”İçindekiler” başlıklarını gördüğümde, edineceğim bir çok yeni bilginin olduğunu anlayarak hem heyecanlandım hem de çokça meraklandım.

  • Bağlantının Perde Arkası
  • Ford, Yahudi Nefreti ve Siyasi Irkçılık
  • Carnegei, Öjeni ve Üstün Irk
  • Rockefeller, Mengele ve Öjeni
  • GM ve Reich’in Motorizasyonu
  • IBM Holokost’u Organize Ediyor

Kitabın daha ilk sayfalarında benim de zaman zaman sorduğum peki Hitler, uluslararası Yahudi tehdidine dair görüşlerini nereden aldı? Temeli nereye dayanıyordu? sorularımın cevabını şu şekilde aldım.

”Avrupa da Büyük Savaş patlak verdikten kısa bir süre sonra Ford dünyadaki tüm musibetlerin arkasında Yahudilerin olduğuna dair kanıtlar bulduğunu iddia etti.” (Sayfa 14) Ford şirketlerinin kurucusu olan Henry Ford’un yazdığı Uluslararası Yahudi yayınlanır, kopyaları basılır ve kısa süre sonra Alman antisemitistlerinin ve Nazi partisinin kutsal saydıkları kitaplar arasına girer. Führer 1931 yılında bir gazete muhabirine ”Henry Ford’u ilham kaynağım olarak görüyorum” diye demeç verir.

Kitabın hemen hemen tüm sayfalarında yer alan ”Öjeni” ırk hijyeni anlamına gelir ki Hitler’in oluşturduğu bu soykırım dünyasının temelini oluşturur.

”Öjeni 1863’te, Charles Darwin’in kuzeni Sir Francis Galton’un yetenekli insanların yalnızca diğer yetenekli insanlarla evlenmeleri halinde ortaya ölçülür biçimde daha iyi, daha yetenekli nesiller çıkacağına dair kuramıyla, gayet naif bir şekilde ortaya çıktı.” (Sayfa 30)  Evrilerek Birleşik Devletler’e ithal edilen öjeni ”yoksulluk, fuhuş, alkolizm ve suç gibi hasletler genetik olarak nesilden nesile aktarılıyordu…Azınlıkların fiziksel varlığının ortadan kaldırılmasıyla toplumdaki sosyal hastalıkların tamamen yok olacağına inanıyorlardı.” ( Sayfa 31)

Hitler Kavgam kitabını yazarken Amerikan öjeni ideolojisinden sık sık alıntılar yapar ve Amerikan öjenisi ve deneyimleri konusunda ne kadar bilgili olduğunu açıkça gösterir. ”Bugün en azından (göç konusunda) daha iyi bir kavrayış yönünde zayıf bazı adımların atıldı bir devlet var.” diyen Hitler ” Elbette bu bizim Alman Cumhuriyeti modelimiz değil, Birleşik Devletler.” diye devam eder.  Hitler’in palazlanması ile birlikte Amerikan teorileri Hitler tarafından büyük bir iştahla üstlenilir ve uygulamaya geçer.

Hitler karakteri ilginçtir, yaşadığı ve çevresindeki ülkelere yaşattığı dehşet korkunçtur ama tarihe adını kanlı bir kalemle yazdıran bu kişinin ardından olan kişi, kurum ve ülkeleri de göz ardı etmemek gerekir. Hitler’e ve onun ideolojisine farklı bir açısı ile bakmak isterseniz bu kitap ihtiyacınızı karşılayabilir. Dillere pelesenk olmuş cümleleri ve kitaplardaki standart bilgileri okumaktan sıkıldıysanız o zaman bir an önce kitabı almanızı tavsiye ederim.

Aradığınızı kitaplarda bulmanız dileğiyle.

Haziran 2020   @ okumali_ys    @gezipduru-ys

Continue Reading

Kitap

Medusa’nın Makası

Medusa başı heykeli, gezilerimiz sırasında antik kentlerde karşımıza sık sık çıktığından dikkatimi çekti ve hakkında araştırma yapmaya başladım. Medusa’nun hikayesini okuduğumda çok etkilendim ve Medusa ilgi alanlarım arasına girdi. Medusa’nın Makası adında bir kitap gördüğümde de incelemeden geçemezdim. Arka kapak yazısı, Küçük İskender’in herhangi bir kitabını okumamış olmam, kitabın rengi ve kitabın adı bir araya gelerek albeni dedi ve ben de aldım.

Medusa’nın hikayesini çok kısa şekilde anlatarak kitabın içeriğine geçelim. Yunan mitolojisinde Medusa çok güzel bir kızdır ve altın sarısı saçları Poseidon’u cezbeder. Poseidon, Athena’nın bir tapınağında Medusa ile birlikte olur. Athena buna karşılık Medusa’nın saçlarını yılanlara dönüştürür ve ”ona kim bakarsa taşa dönüşsün” şeklinde onu lanetler. Gorgon kardeşlerden tek ölümlü olan Medusa’yı, Perseus öldürmüşrür. Graeae’nin ona verdiği ayna ile Medusa’ya bakabilmiş ve böylece kafasını taşa dönüşmeden kese bilmiştir. Bazı kaynaklar ise Hermes’in (Merkür) ona verdiği orak ve Athena’nın verdiği ayna ya da kalkan ile onu öldürdüğünü söyler. Kafasını kestikten sonra Medusa’nın boynundan denize sıçrayan iki damla kandan Chrisaor ve Pegasus doğmuştur. Bir diğer kaynak ise Medusa’nın boynundan fışkıran her bir kan damlasının yılanlara dönüştüğünü söylemektedir.

Kitabın kapağını aralayıp içindekiler altında sıralanmış onlarca başlığı görünce hem şaşırdım hem sevindim. Şaşırdım çünkü başlıklar çok fazlaydı, sevindim başlıklara bakınca keyifli bir okumanın beni beklediğini anladım. Neler yoktu ki başlıklar arasında; Kader Kargo, Hevesperest, Ödül Kazanmak, Son Şiir, Sonsuza Akan Deli Sel, Biraz Sessiz Olur Musunuz?, Devlet Meselesi, Rüya Terasında Temkin, Celladın Oda Servisi, Başlamak Limanı, Öğle Rakısı, Sadrazamın Son Taslağı,Valla Billa, Memleketimden DQ Manzaraları, Yeni Yıl Suçtur, Nekrofili Uyarlaması, Ahmet Erhan da Benim Gibi, Akıl Terörü, Rakılar Kraliçesi, Chopin Duysa Ağlar, Ginsberg/Dadaloğlu, Berlineer Cebir, İnsan Sevdiği Şarkılar Kadardır…vb.

Kitap içerindeki en son başlığın adı, kitaba da adını veren Medusa’nın Makası. Kitaba başlamadan önce internette Medusa’nın Makası olarak araştırma yaptım ama bir bilgi bulamadım. Nihayetinde kitabın son sayfasında Küçük İskender bu makasın ne olduğunu açıkladı.

Kitap için şu konu başlığı altında, şu karakterle ile kitabı okuyabilirsiniz demek mümkün değil. Her sayfa ayrı bir düşünceyi, farklı bir karakteri ve hayatı, ayrı bir konuyu bize aktarıyor. Bir sayfada karşımıza Dadaloğlu çıkarken, bir diğerinde Oğuz Atay, bir diğerinde şair Ahmet Erhan, öteki sayfada David Bowie, bir başkasında Chopin ve Drag Queen’ler çıkıyor.

Sayfalar arasında ilerlerken adını duymadığım filmler ve kitaplar, ismini bilmediğim şarkılar ve müzik grupları ile karşılaştım ve hemen kenara not aldım. Hatta kitapta adı geçen Koro filmini hemen seyrettim.

Fikir sahibi olmanız ve Medusa’nın Makası’nda kullanılan dili aktarmak adına kitaptan bazı alıntıları aşağıya ekliyorum.

  • Dünyanın çevresi kırk bin kilometre; insan ruhuna giden virajlı yol daha uzun.
  • Üfleyerek söndürmeye çalıştığımız aşkların küsuratı mıdır yalnızlığımız?!
  • Elbette bütün sözcükler girdikleri, katıldıkları cümlenin içerisinde mutlu olmak isterler.
  • Sanatta okul yok, o yüzden hep teneffüsteyiz.
  • Öğretilen korku veriyorsa, düşünmeye yelken açılmış demektir.
  • Dünyanın neresinde”çocuğunun ölüsünü öpmek” üzerine yeminler edilip sonra doğan çocuklar container’lara atılıyor ki?!
  • Akut hiçbir acımız yok, hepsi kronik acılar.
  • Boğaz’da akıntı, rakıda muhabbet bitmez.
  • Plasentayla gelip kefenle gidenin yeryüzünde de örtülü kalması ise kaçınılmazdır.

Satranç ve tavla oyununun nasıl ortaya çıktığını, Türkiye’deki Rakılar Kraliçesi’nin kim olduğunu ve Oscar Wilde’ın eşcinsel olduğunu öğrenmem, şair Ahmet Erhan ile tanışmam, daha bir çok bilgiyi, kelimeyi, filmi, kitabı ve en sonunda Küçük İskender’in düşünce dünyasının ufak bir bölümüne giriş yapmam bu kitap sayesinde oldu.

Kitabı keyif alarak ve demlenerek yavaş yavaş okudum.

Aradığınızı kitaplarda bulmanız dileğiyle.

Mayıs 2020   @okumali_ys    @gezipduru_ys

Continue Reading

Popüler