Connect with us

Gezi

Paris

Published

on

Sürekli aklımızın bir köşesinde bulunan, hep gitmeyi istediğimiz açık hava müzesi şehirlerinden biri olan Paris… Şartlar olgunlaştığında ve bütçemizi denkleştirdiğimizde sadece Paris’i gezeceğimiz bir gezi planı hazırladık. Gezip göreceğimiz yerlerin listesini çıkarmak kolay ancak bunları sınıflandırmak zordu. Yol arkadaşım ve aynı zamanda sevdiğim insan, daha önce Paris’i gördüğünden işim biraz kolaylaştı. Sonuç itibariyle yanımızda bir çok döküman ile sabahın erken saatlerinde havalimanına doğru yola koyulduk. Uçak yolcuğumuz yaklaşık 3.5 saat kadar sürdü.

Havalimanına indiğimiz zaman daha önce internetten rezervasyon yaptırdığımız ve bir Türk firması olan Paris Dolmuşu’ndan bir kişi bizi karşıladı. Çok güler yüzlü ve hoşsohbet olan şoförümüz otele gidene kadar Paris de hayat nasıldırdan bahsetti.

http://www.parisdolmusu.com/

https://www.instagram.com/parisdolmusu/

Aracımız lüks sayılacak bir araçtı. Sonraki günlerde Paris de dolaşırken aslında şehir merkezinde çalışan tüm taksilerin lüks kategorisinde olduğunu görerek şaşırdık.

Otelimize gidip giriş yaptıktan ve biraz dinlendikten sonra hemen kendimizi yollara vurduk.

https://www.accorhotels.com/tr/hotel-2175-mercure-paris-eyfel-kulesi-merkez-oteli/index.shtml

Otel merkezi konumda olduğundan otelden çıktığımız gibi Eyfel Kulesi’ni karşımızda bulduk.

Bu noktada Paris’in simgesi Eyfel Kulesi hakkında genel bir bilgi vermeden olmaz. Dökme demirden yapılan 324 metre yüksekliğindeki 81 katlı kulenin yapımı 1889 yılında tamamlanmış. Eyfel Kulesi Paris’in en yüksek yapısı olup dünyanın en çok ziyaret edilen yerlerin başında geliyor. Fransız Devrimi’nin 100. yıl kutlamaları çerçevesinde düzenlenen Expo1889 Paris fuarının giriş kapısı olarak inşa edilmiş. İlk başlarda tasarımcısı ve kuleye ismini veren kişi olan Eiffel, Kule’ye sadece 20 yıl için müsaade almış dolayısıyla yapılan anlaşmaya göre, 1909 yılında kulenin sökülmesi gerekiyormuş. Ancak kule, iletişim için çok uygun yüksekliğe ulaştığından ve teknolojiye uyan bir şekilde Atlantik ötesi haberleşmeye imkân tanıdığından, sökülmemesine karar verilmiş.

Kulenin ziyaretçilere açık olan 3 katı var. Bu katlardan 1. ve 2. katlarda restoranlar bulunuyor. Katlara merdivenle ya da asansörle çıkabilmek için bilet almanız gerekir. Birinci ve ikinci kata çıkan merdivenler 300’er basamaklı. Üçüncü kata, yani en üst kata ise ikinci kattan asansörle çıkmak zorundasınız. Bilet alırken sadece ikinci kata kadar çıkmayı seçebilir ya da ikinci ve üçüncü katlar için kombine bilet alabilirsiniz. Sadece ikinci kat bileti aldıktan sonra yukarı çıkınca, üçüncü katı da göreyim derseniz,  ikinci katta ayrı bir bilet gişesi daha var. Eyfel Kulesi hakkında detaylı bilgi, güncel bilet fiyatları ya da internetten bilet almak için  http://www.toureiffel.paris/en sitesini  inceleyebilirsiniz. Gitmeden önce rezervasyonla bilet almak mantıklı olacaktır. Çünkü kulenin ayağındaki bilet kuyrukları azalmıyor.

Küçük bir bilgi…Champ de Mars, Eyfel Kulesi’nin önünde uzanan, halka açık, insanların dinlendikleri ve kule arkada onlar önde fotoğraf çektirdikleri büyük ve yeşil alan.

Hiç kimse Paris’e gidip Eyfel Kulesi’ne çıkmadan, Paris ve Seine Nehri manzarasını görmeden dönmek istemez !!! Biz bu düşünceye sahip kişilerden değildik. Nedense hiç kuleye çıkmak istemedik, belki de her sabah Eyfel Kulesi’ne merhaba diyerek yola koyulup her akşam Eyfel Kulesi’ne iyi akşamlar diyerek hemen yanı başındaki otelimize gittiğimizdendir. Görüntüsüne doyduk. 🙂

Eyfel Kulesi Ağırlığı 10.100 Ton. Bu bilgiye yakışır şekilde ‘’Demir Bayan’’ lakabını alan kule tanımını ben çok sevdim ki bu bayanı uzaktan fotoğraflamak ve gece ışıklandırılmasını seyretmek gerçekten çok  güzeldi. Size küçük bir tavsiye. Eğer sizde bizim gibi Eyfel Kulesi’ni fotoğraflamak isterseniz mutlaka meydanda ki lunaparkta (Roue de Paris) bulunan dönme dolaba binin. Dönme dolap da bir süre yüksekte kalıyorsunuz  ve her yer ayaklarınız altında.

Kule akşamları belli bir saatten sonra ışıklandırılıyor. Biz akşam otelde yemeğimizi yiyip saat 20:50 gibi kulenin önündeydik. Işıklandırma olduğunda muhteşem bir görüntü oluştu. Gündüz  demir  yığını olan kule birden ışıklar içinde güzel bir yapıya dönüştü. Yaklaşık 10 dk kadar ışıklandırıldıktan sonra tekrar eski haline döndü.

Havanın serin olmasını bile unutarak panoramik şehir turumuza yürüyerek devam ettik. Marketten su ve yiyecek bir şeyler alıp otelimize geri döndük.

Ertesi sabah erkenden kalkıp genel bir şehir turu yaptık. Nereye baksak sanat eseri niteliğinde binalar, köprüler, heykeller …

Küçük bir bilgi daha… Su marketlerde 0,50 cent ama büfelerde 2 yada 3 Euro civarındaydı. Kırmızı kapaklı olanlar kuyu suyu, yeşil kapaklı olan mineralli. Biz en çok aşağıdaki Volvic marka suyu beğendik. İçimi rahattı.

 

Roue de Paris

Ertesi sabah erkenden kalkıp kahvaltımızı yapıp yola koyulduk.

Detaylı gezi planımıza başlamamız için gereken Paris Museum Pass kartımızı almak için ilgili büroya gittik. Fransızca bilmenize gerek yok. İngilizce olarak dilinizin döndüğünce bir şeyler anlattığınızda, İngilizce yanıt veriyorlar ve çok yardımcı oluyorlar.

Paris Museum Pass bir çok müzeye, ücretli olan kiliselere girerken öncelik sağlıyor, kuyruklarda daha kısa bekliyorsunuz ve daha uygun fiyata gezmiş oluyorsunuz. Biz 4 günlük olan kartlardan aldık ki iki kişi için 124 Euro ödedik.

Şu şekilde karşılaştırma yapılabilir. Sadece Louvre Müzesi’ne iki yetişkin giriş ücreti 30 Euro  idi. Bizim gibi adım başı karşınıza çıkan müze ve kiliselere girecek iseniz bu kart gerçekten bütçenize katkı sağlar.

https://booking.parisinfo.com/il4-offer_i148-paris-museum-pass.aspx

Müze kartımızı kullanacağımız  ilk müzeye doğru yola çıktık. Orsay Müzesi (Musée d’Orsay) Paris’teki ve dünyadaki sayılı müzelerden bir tanesi. Louvre kadar muhteşem, bana göre daha muhteşem.

Müze binası Paris’te Seine Nehri’nin sol yakasındaki eski tren garı Gare d’Orsay’ın içinde. 1898’de tren garı olarak inşa edilmiş ve 1939’a kadar Fransa’nın batısına giden tren yolları buradan geçmiş. Bu tarihten sonra ise istasyonların uzun trenler için uygun olmaması nedeniyle ana ulaşıma kapatılmış. 1977’de Fransız Hükümeti garın müzeye çevrilmesi kararını almış ve ne iyi etmiş. Yapılan yenileme çalışmalarının ardından Orsay Müzesi 1 Aralık 1986’da açılmış. O zamana kadar Galerie Nationale du Jeu de Paume’de sergilenen koleksiyon 6 ayda Orsay’a taşınmış.

Seine nehri kenarında uzanan Orsay Müzesi’nin, Louvre ile arasında bir köprü var ve iki müze arasında 900 metre gibi çok kısa bir mesafe. Louvre’nin adı çıkmış ama kesinlikle bu müzeyi de ziyaret etmeli. Müzeye ilk girdiğinizde büyük bir sergi alanı sizi karşılıyor. Merdivenlerin sağında ve solunda çok değerli sanat eserleri ile karşılaşıyoruz. Hem incelemek hem de bir yandan fotoğraf çekmek için bu müzede düşündüğümüzden daha fazla kalmak gerektiğini anlıyoruz. Gezmek, görmek istediğimiz yerleri ve sürelerini kabaca planlamıştık ama buraya ayırdığımız zaman yeterli gelmedi.

Özellikle 19.yy sanat eserlerinin sergilendiği Orsay Müzesi turistler tarafından en çok ziyaret edilen müzelerinden birisi. Orsay Müzesi’ni ziyaret ettiğiniz süre boyunca Monet, Paul Cezanne, Claude Monet, Gogen, Pisade, Van Gogh gibi bir çok ünlü ressamın eserlerini görme şansına erişirsiniz. Bunun dışında müzede 19. ve 20. Yüzyıla ait özel resimler, heykeller, mimari eserler, eşyalar ve fotoğraflar sergileniyor.

Müzenin merkez kulesindeki saatin arkası sergiden yorulan biz ziyaretçilerin dinlenmesi için kafeterya olarak şık bir şekilde restore edilmiş. Müze içindeki gezimiz bittiğinde bu güzellikleri sindirebilmek için kafeteryanın terasına çıkıp orada da bizi bekleyen heykellere eşlik ettik.

Fransa da her an karşımıza bir sanat eseri çıktığından bir süre sonra alıştık ve sanatın şehrin ruhuna işlediğini fark ettik .

Müze de ruhu besledikten, çay ve kek saatimizden sonra aklımız müze de kalarak oradan ayrıldık. Bilet fiyatlarına ve müze içindeki eser bilgilerine/detaylarına aşağıdaki siteden ulaşabilirseniz.

http://www.musee-orsay.fr/fr/visite/bienvenue.html

Sonraki durağımız III. Alexandre Köprüsü (Pont Alexandre III) Champs-Elysees ve Invalides’i birbirine bağlayan köprüdür. Paris’te Seine Nehri üzerinde kurulmuş 37 köprü bulunuyor. Bu köprülerin en görkemlisi Pont Alexandre III. 1896 ile 1900 yılları arasında evrensel bir sergi için açılmış ve adını 1896 yılında temelini atan Çar III. Alexandre’dan almış.

17 metrelik dört kaide üzerindeki altın sarısı heykeller görülmeye değer. Köprünün başlarında yer alan altın yaldızlı dört heykel Fransa’nın dört farklı dönemini simgeliyormuş. Köprünün üzeri sanat eserleri ile donatılmış.

Günün yoğunluğu sonrası otelimizde dinlenmeye çekildik. Ertesi gün kahvaltımızı yaptıktan sonra Montmarte yani Moulin Rouge, Ressamlar Tepesi ve Sacre-Coeur Bazilikası sıralamasının yer aldığı listemize şöyle bir göz gezdirip yollara düştük. Paris gezimiz boyunca yürüdük durduk. Giderken yanımıza yürüyüş ayakkabısı aldığımızdan bu konuda çok rahat ettik.

Adım adım Paris… İlk gün… Genel şehir turumuz sırasında attığımız adım sayısıdır.

Paris’in en yüksek rakımlı tepesinde yer alan bölge Montmarte. Ayrıca ressamlar tepesi olarak da geçiyor. Paris’i kuş bakışı seyredebileceğiniz en iyi lokasyon.

Montmarte deyince ilk akla gelen yerlerden birisi olan Moulin Rouge (Kırmızı Değirmen) yol güzergahımız üzerinde olduğundan ilk olarak burayı görelim dedik. Gündüz gözü ile gördüğümüzden olsa gerek bize pek ilgi çekici gelmedi. Gece ışıklandırması ve şov zamanı mutlaka ilginç bir şeyler olmalı, yoksa biletleri 132 -420 –Euro arası satılmaz sanırım. Bu tür gösteriler pek ilgimizi çekmediği için bu seferlik şovu es geçiyoruz. Ama gitmek isteyenler için rezervasyonda yardımcı olacak aşağıdaki site bilgisine ulaştık.

https://www.moulinrouge.fr/reservation

Şova gidin ya da bizim gibi gitmeyin ama turistik gezi kapsamında bakarsak mekanın dışındaki kırmızı değirmen ile mutlaka fotoğraf çektirin.

Montmartre, Sacre-Coeur Bazilikası’na ev sahipliği yaparken, Ressamlar Tepesi de sanat ile iç içe olmanızı sağlayan, kafeler, rengarenk sokak araları ve bir çok sanat galerisi ile dolup taşmış.

Eyfel Kulesi’ni ve şehri görmek için en yüksek izleme platformu Sacre Coeur Bazilikası’nın kubbesi.

Bazilika nedir diye aklıma bir soru takıldı. İnternette bulduğum bilgi şu şekilde ‘’ Bazilikaları kiliselerden ayıran özelliği mimarileridir. Bir bazilikanın biçimi şöyledir: Ortada uzun ve yüksek bir koridor, iki yanda daha alçak iki koridor. Bazilikalar dolayısıyla haç planlı değildir.’’

Bazilikanın tasarımı için bir yarışma düzenlenir ve yarışmayı Paul Abadie kazanır. Paul Abadie bazilikanın yapımına 1876 yılında başlar ve bazilikanın tamamen bitmesi ise 1914 yılını bulur. Paul Abadie’nin bazilikanın tamamlanmasına ömrü yetmemiş  ve Lucien Magne görevi üstlenmiş, yapıya ilave bir kule eklemiş. Bazilikanın dört kubbesi var ve çanının adı La Savoyarde. 19 ton ağırlığında olan La Savoyarde Fransa’nın en büyük çanı.

Sacré-Cœur, sadece bir bazilika olmaktan öte, basamaklarındaki sokak müzisyenlerinden, yamaç parkındaki piknik alanlarına kadar keyifli vakit geçireceğiz bir mekan.

Notre Dame Katedrali’nden sonra Paris’in en çok ziyaretçi alan yeri olan Bazilikaya gelmek için tepeye çıkan dik merdivenleri kullanabilirsiniz. Daha kolayı ise merdivenlerin yanından fünikülere binebilirsiniz.

Kilisenin çok yakınında şehrin en ünlü meydanlarından Place du Tertre  (Ressamlar Tepesi ) var. Eskiden Pablo Picasso, Claude Monet gibi dünyaca ünlü ressamlara, şairlere, yazarlara ev sahipliği yapmış bu bölgede şu an ressamlar, turistlerin portrelerini çiziyor.

Meydandaki tablolardan alabilir, kafelerden birinde oturup krep yiyip çevreye bakarak buranın keyfini çıkarabilir ya da bizim gibi kendi karikatürünüzü yaptırabilirsiniz. Pazarlık şart !!!

Karikatürümüzü yaptırdıktan sonra, Pont Des Arts ya da bilinen adıyla Aşıklar Köprüsü’ne doğru yol aldık. Bu köprü Paris Seine Nehri üzerinde yer alan 37 köprüden birisi. Köprünün en önemli özelliği üzerinde yer alan binlerce asma kilidin olmasıydı. Rivayet odur ki hiç ayrılmak istemeyen çiftler Pont Des Arts köprüsüne isimlerinin yazılı olduğu kilitleri asar ve anahtarı da nehre atarlar, aşkları ölümsüz olur.

Köprüde asılı duran binlerce kilidin köprüye zarar verdiğini düşünen yetkililerin zaman zaman kilitlerin bir kısmını söktüğü biliniyordu ki, 2014 yılında aşırı ağırlık nedeniyle köprünün demir ızgaralarının 2.5 metrelik bölümü çökmüş ve köprü tamirata alınmış. Güvenlik gerekçesiyle kilitler sökülüp korkulukları ahşap plakalarla kaplanmış. Bir süre Street Art eserleri ile bezenen bu plakalar daha sonra metal çapraz korkuluk olarak yeniden düzenlenmiş ve cam panolarla kaplanmış ancak Aşıklar Köprüsü’ne ne yapıp edip kilit asılmaya devam edilmiş.

Bu sanatla yoğrulmuş şehre daha fazla vakit ayırmak için köprüden ayrılıyoruz. Sokak aralarında kaybolup dolaşıyoruz.

Ertesi gün erkenden Louvre Müzesi’ni ziyarete gidiyoruz.

Öncelikle şunu söyleyelim ki bizim gittiğimiz tarihte müze Salı günü kapalı olduğundan biz programımızı ona göre ayarladık. Gitmeden önce aşağıdaki siteyi ziyaret etmenizde fayda var. Katların planlarına, müze hakkında genel bilgilere, giriş bileti alma ve müzeye dair her türlü bilgiye bu siteden ulaşabilirsiniz.

http://www.louvre.fr/

Kısa bir bilgi….Louvre Müzesi Fransız ihtilalinden sonra 1893 senesinde, Fransa’da açılan ilk devlet müzesi. Dünyada en çok ziyaret edilen müze unvanına sahip Louvre ayrıca en büyük müzelerden biri olma özelliğini de taşıyor. Louvre, on üçüncü yüzyıl başlarında (1204), Philippe Auguste tarafından ilk şekliyle inşa ettirilmiş. Adını İngilizce’de kuvvet, güç anlamına gelen “Lower” kelimesinden alan saray, daha sonra 14. yüzyılda kraliyet merkezi olmuş. On beşinci yüzyılda ise saray, Loire’nin kıyısına taşınınca Louvre bakımsız kalmış ve 1564’te sarayın Tuileries bölümünün yapımına başlanmış fakat, Üçüncü Napolyon zamanında tamamlanabilmiş. 1793 yılında, Fransız İhtilali sırasında, Grande Galerie’de Musée Central des Arts (Sanat Müzesi) açılmış. Napoleon Bonaparte ve III. Napoleon Louvre’a kendi prestijlerini artırmak için bazı ekler yapmış. 1871’de büyük bir yangın geçirmiş, yapılan tamirat ve değişikliklerle zamanımıza kadar gelen bina 1932’de son şeklini almış, 1989 yılında ünlü cam piramidi eklenmiş ve 1993 yılında tüm bina ilk defa müze olarak kullanılmaya başlanmış.

Louvre Müzesi’nde yer alan sanat eserleri hakkında gitmeden bilgi sahibi olayım diyorsanız aşağıdaki linke göz atmakta fayda var.

Louvre Müzesi Eserleri Kronolojik Sırayla

Louvre Müzesi’nde 3 adet kanat bulunuyor Bunlar: Richelieu Kanadı, Sully Kanadı ve Denon Kanadı. Bu kanatlarda her kat numaralanmış alanlar ile bölünmüş ve katların planlarıda renk kodlarıyla gösterilmiş. Müzeye girdiğinizde danışma masasında müzeye ait kat planlarını ücretsiz olarak alabilir, yoğun ilgi gösterilen bazı eserleri nerede görebileceğinizi tespit edebilirsiniz.

Louvre, “Eski Mısır Medeniyeti”, ‘’Yunan, Etrüsk ve Roma”, “Eski Yakın Doğu Sanat Eserleri”, “İslam Sanatı”, “Dekoratif Sanatlar”, “Heykeller”, “Tablolar” ve “Baskılar ve Çizimler” olmak üzere sekiz bölümden oluşuyor.

Her yerde yönlendirmesinin yapıldığı Mona Lisa belki de Louvre Müzesi’nin en meşhur tabloların başında geliyor. Yoğun ilgi gösterilen ve benimde merakla görmeyi beklediğim tablonun, açıkçası diğer resimleri/eserleri/tabloları gördükten sonra, çok da meraklanmamı gerektirecek kadar olmadığını anladım.

Çoğu insan, Mona Lisa’nın bulunduğu oda da müzenin en büyük resminin olduğunu fark etmez ama siz gittiğinizde mutlaka onu da dikkatli inceleyin. Louvre Müzesi’nde sergilenen en büyük eser olan bu tablo, İtalyan ressam Paolo Veronese tarafından resmedilmiş olan “Kana’da Düğün”dür. İsa’nın suyu şaraba çevirdiği ilk mucizeyi anlatan tablodur. İsa, annesi ile birlikte davetli olduğu bu düğünde şarap bitince suyu şaraba çevirmiş ve bu da onun ilk mucizesi olmuş.

Müze gezmekle bitecek gibi değil. Tavsiyem kesinlikle bir plan dahlinde gezmeniz ve tüm gününüzü buraya ayırmanız. Ancak böylelikle sadece eserler hakkında kabaca bir bilgi sahibi olabilirsiniz. Detaya girecek olursanız uzun süre Paris de kalmanız gerekir. Müzedeki bazı eserlerin fotoğrafları aşağıda. O kadar çok fotoğraf çektik ki en sonunda yorulduk ve fotoğraf çekmemeye başladık. Sadece eserleri üstün körü de olsa görüp gözlerimize sanat şöleni sunduk.

 

Tavanlara bakmayı es geçmeyin. Bizim başlar sürekli sağa, sola çevrildi, yukarıya, aşağıya baktı. İnsan nereye bakacağını şaşırıyor burada.

Dekoratif Sanatlar Bölümü’nde 9. ve 19. yüzyıl arasında yapılan altın, bronz, fildişi eşyalar, kraliyet koleksiyonları, mobilyaları ve kraliyet mücevherleri yer alıyor.

 

Babil Kralı Hammurabi’ye ait kanunların yazılı olduğu stel buradaki en özel eserlerden birisi. Hammurabi Kanunları Sümer kanun yazıcılığına uygun şekilde, Akatça dilinde stel üzerine yazılmış.

Stel veya stela, dikilmiş, yüksekliği eninden uzun yekpare bir taştan oluşan bir yapıttır.

Gezdik, gördük sıra dinlenmede… Müzenin kafesine gittik ki herkese tavsiye edilir.

Müzeden çıktığımızda Louvre müzesini ve içerideki eserleri görmenin mutluluğunu yaşıyorduk ama şunu düşünmeden edemedik. Bu eserlerin hepsi gerçekten çeşitli ülkelerin izinleri ile mi buradaydılar ?

Muazzam bir çeşitlilik, kültürel miras yuvası. Mutlaka ziyaret edin.

Müzeden çıktığınızda büyük bir meydan ve ortasında bir dikilitaş göreceksiniz ki bu meydan Champs Elysee’nin başlangıç noktası. Paris’in en geniş meydanı Concorde da yer alan bu dikilitaş 1836 da şu anki yerine dikilmiş. 23 metre ve 280 ton olan dikilitaş Luxor’daki Ramses tapınağından getirilmiş ve bu taş, merkezi yönetimle sorunlar yaşayan Osmanlı İmparatorluğu’nun Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa tarafından Paris’e hediye edilmiş.

Concorde Meydanı’na geldiğinizde Jardin des Tuileries’e (Tuileries Bahçesi) girebilirsiniz. Bu yeşillikler içindeki park Paris’in en güzel dinlenme noktalarından bir tanesi. Bu bahçe; batısında Concorde Meydanı, güneyinde  Orsay Müzesi ve doğusunda Louvre Müzesi ile çevrili.

Sırada ki durağımız Invalides -Musée de l’Armée. (Fransız Askeri Müzesi) Her yerden rahatlıkla görebildiğiniz altın kubbeli bina. Sabahın erken saatlerinde yollara düştük ve müze açılmadan kapısında bekledik. Hafta arası olmasının etkisi midir bilemiyorum ama yaklaşık 20-30 kişi sıradaydık. Paris de gezerken hiç sıra beklemediğimiz yerlerin başında geldi diyebilirim. Gelelim görkemli, büyük avluları olan Invalides binası ve şatafatlı bir mekanda bulunan Napolyon’nun mezarının da yer aldığı farklı bölümlerden oluşan çok kapsamlı savaş tarihi müzesine.

 

Müze de savaş kıyafetleri, savaş araç ve gereçleri, üniformalar yanında pek çok tarihi belge, heykel, resim ve bir çok sanat eseri ile baş başa oluyorsunuz.

Askeri müze içindeki hediyelik eşya satan dükkandan fiyatı dikkate değer bir hediyelik eşya.

Müzenin en çok rağbet gören bölümüne geçiş yapıyoruz. Müzenin arka tarafına geçiş yaptığınızda ayrı bir giriş yer alıyor. Kubbesi 12 kiloluk altın yaprakla kaplı Saint-Jerome Şapeli’ne girdikten sonra ortadaki dairesel boşluktan baktığımızda Fransa’nın efsanevî kahramanı ve İngilizler’in Sainte-Helene Adası’nda 1821’de 51 yaşında ölen, vasiyeti üzerine 1840’ta Paris’e taşınan Napolyon Bonapart’ın lahitini görüyoruz. Lahiti çevreleyen mermer kolonların her birinde ben de nöbet tuttukları hissini uyandıran heykeller bulunuyor.

 

Sıra da Zafer Takı (Arc De Triomphe) var. Tak, dünyanın en büyük döner kavşaklarından birinde, Charles de Gaulle Meydanı’nda yer alan 12 caddenin birleşim noktasında. Zafer Takı’nın ön yüzü Şanzelize’ye bakıyor.

Yaklaşık 50 metre yükseklikteki Zafer Takı’nın yapılmasının hikayesine gelirsek. Napolyon, Austerlitz Savaşı’nın ardından askerlerine “Eve döndüğünüz zaman zafer taklarının altından geçeceksiniz” demiş ve ertesi yıl takın yapım çalışmalarına -1806 yılında- başlanmış. Fakat 1810 yıllarında Rusya İmparatorluğu ile savaşan Napolyon Bonapart, anıtın yapımına ara verdirmiş, Napolyon’un siyasi ve askeri gücünü yitirmesi gibi nedenlerden dolayı da yapı ancak 1836 da bitirilmiş.

Geldik Notre Dame Katedrali’ni ziyaretimize.

Büyük bir meydana doğru bakan katedral tüm ihtişamı ile karşımızda ve üç giriş kapısı ile bizi karşılıyor. Kapılara doğru yaklaştıkça ihtaşımını daha da hissettiriyor. Gördüğümüz 24 adet heykelin Krallar Galerisi olarak anıldığı ve İsrail’in krallarını betimlediğini öğreniyoruz.

1163 de inşasına başlanan ve yaklaşık 2 yüzyıl süren katedralin, yüksekliği 128 metre, genişliği ise 69 metre. Katedralden uzaklaştıkça hala katedrali bulmanızı sağlayan 93 metrelik kule külahı ile görülmeye değer bir yapı.

Notre Dame Katedrali’nin sol tarafındaki girişten kulelere çıkmak için sıraya girdik. Sıra uzun ama 20’şer kişilik gruplar halinde yaklaşık 10 dakika da bir içeriye alındığından kısa sürede sıra bize geldi. Kulelere çıkmak için bilet almanız gerekiyor. Kulenin tepesine çıkmak için yaklaşık 400 kadar basamak çıkmak zorundasınız, merdivenler dar ve tek kişilik. O nedenle sağlık sorunları olanların bunu dikkate alması gerekiyor. Yukarıya çıktığınızda 360 derece Paris manzarası karşınızda.

Rodin Müzesi’ni görmeden olmaz dedik .

Sanatseverler ve özellikle heykel sanatına ilgi duyanlar için mutlaka ziyaret edilmesi gereken bir müze burası. Rodin bu yapının müze olması şartıyla eserlerini devlete bağışlayacağını söylemiş ve sonuç olarak müze faaliyetine başlamış.

Müze içinde, Rodin’in öğrencisi ve sevgilisi olan Camille Claudel ile sanatçının kendi koleksiyonunda yer alan Monet ve Van Gogh gibi sanatçıların çalışmaları var. Müzenin bahçesi açık hava müzesi gibi. Rodin’in eserleri yer alıyor ki en çok bilinen eseri Düşünen Adam Heykeli’ de bahçede düşünüp durmaya devam ediyor.

Sanat ile bu kadar iç içe olmak insanın başını döndürüyor.  Otelemize dönene kadar sokak aralarında dolaşarak, parklarda oturarak, Sen Nehri’ni seyrederek vakit geçirdik .

Ertesi gün  sırada PANTHEON var.  1758’de Kral XV. Louis‘in emriyle temel atma töreni yapılan Pantheon Paris’in koruyucu azizesi Genevieve’e ithaf edilen bir kilise olarak inşa edilmiş. Fransa’nın içinde bulunduğu ekonomik buhran dönemi nedeniyle 1789’a kadar tamamlanamamış ve Fransız Devrimi sonrasında kilise fonksiyonunu yitirerek Fransız entelektüellerinin gömüldüğü bir anıt mezar haline dönüşmüş.

 

İçeriye girdiğiniz an Pantheon’un kubbesinden aşağıya sarkan dev Foucault Sarkacı karşımızda. 1851’de Fizikçi Leon Foucault tarafından Dünya’nın kendi çevresinde döndüğünü ispatlayan bu dev sarkaç muhteşem.

’Pantheon’un görkemli kubbesinin ortasına, 67 metre uzunluğunda zemine kadar uzanan çelik bir tele asılı 28 kg ağırlığında demir bir top bağlanmıştı. Bu devasa boyutlardaki sarkacın iddia edilen ilginç salınım hareketi birazdan heyecanlı gözlerce izlenecekti. Zemine ince bir kum tabakası serildi. Salınım esnasında demir kütlenin altındaki sivri uç bu kum tabakasına sürtecek ve hareketin her anının izinin oluşması sağlanacaktı. Başlangıç sırasında salınımı etkileyecek herhangi ters bir hareket oluşmasın diye de sarkaç gerilerek, demir kütle bir iple tutturulmuştu. Deney, bu ipin bir mumla yakılarak koparılmasıyla, yani sarkacın salınıma girmesiyle birlikte başlayacaktı.

Deneyin mimarı olan Jean Bernard Leon Foucault, deneyin beklediği şekilde sonuçlanacağından emindi. Tüm hazırlıklar bittiğinde, bir mumun aleviyle, demir kütleyi tutan ip yakılarak kesildi ve sarkaç ağır ağır salınım hareketine başladı. Demir topun altındaki sivri uç, platform üzerindeki kum tabakasına sürterek ilk izi oluşturdu. Sarkaç, salınımının ilk periyodunu bitirirken kumda oluşan iz dümdüz bir çizgiden fazlası değildi. Yüzlerce göz halâ üzerindeyken, sarkaç ikinci ve üçüncü salınımlarını gerçekleştirdi. Diğer salınımlar birbiri ardına gerçekleşirken zaman geçtikçe kumdaki ilk izi oluşturan birinci salınımdaki heyecan giderek yerini sıkıcı bir tekdüzeliğe bırakıyordu. 10 dakika, 20 dakika geçtiğinde henüz fark edilir hiçbir değişiklik yoktu. Meraklı bekleyişini sürdüren tüm izleyicilerden sessiz olmaları istendi. Pantheon’un tüm kapıları kapalıydı. Öyle ki en küçük bir hava akımı bile sonucu etkileyebilirdi.

Bir saati bulan bekleyiş sonunda sarkaç, Foucault’nun iddia ettiği şekilde belirtiler göstermeye başlamıştı. Kumdaki iz, giderek bir çizgi olmaktan uzaklaşıp sivri uçlarından birleşmiş, alt kenarı bir yay olmak üzere iki eş üçgeni meydana getirmeye başlıyordu. Birkaç saat sonunda kumda oluşan iz, artık her gözün görebileceği açıklıkta sarkacın farklı bir düzlemde salındığı sonucunun çıkarılabileceği kadar farklıydı. Foucault, devasa boyutlardaki bir sarkaçla devrimin fikir önderlerinin huzurunda, yüzlerce meraklı Parislinin gözleri önünde dünyanın döndüğünün tarihteki ilk canlı kanıtını ortaya koymayı başarmıştı. Paris’in bulunduğu enlemin doğrudan etkisiyle, yaklaşık 32 saatlik bir bekleyişin ardından sarkacın kum tabakasında bıraktığı iz, kusursuz bir daire halini alacaktı. Evet, Dünya kesinlikle dönüyordu! ‘’ ALINTIDIR . http://www.acikbilim.com/2013/12/dosyalar/donen-dunyanin-ilk-kaniti-foucault-sarkaci.html


Giriş katını gezdikten sonra Fransız tarihini yönlendiren düşünürlerin mezarlarını (lahitlerini) görmek için bir alt kata indik. Etkileyici bir ortam. Fransız yazar ve filozof  Voltaire, Jean-Jacques Rousseau, yazar Emile Zola, fizikçi Pierre Curie, bilim insanı Marie Curie, yazar Alexandre Dumas ve diğerleri.

Adım adım gezdik desek de Paris büyük bir açık hava müzesi ve her köşe başında bir sanat eseri ile karşılaşıyorsunuz. Gidemediğimiz, göremediğimiz, yetişemediğimiz çok şey olduğunun farkındayız ama yine de Paris’in bir nebzede olsa ruhunu yaşamış olmak bize mutlu etti. Köprüleri, sarayları, müzeleri, Eiffel Kulesi, binaları, parkları, sanat evleri, kafeleri, caddeleri, kuşları, insanları, krepleri, havası, suyu ile görülmeye, yaşanmaya değer kültür sanat şehrinden birkaç kare fotoğraf daha…

 

 

En kısa zamanda bu şehri ziyaret etmeniz dileğiyle .

2017

 

 

 

 

  • Adım adım Paris ☺İlk gün ki gezimiz sırasında attığımız adım sayısıdır.

  • Askeri müze içindeki hediyelik eşya satan dükkandan fiyatı dikkate değer bir hediyelik eşya.

Gidilecek yollar, okunacak kitaplar, izlenecek filmler sınırsız ve ucu açık. Nefes alacağımız sayı bile belli dedik. Başladık gezmeye, okumaya, gözlemlemeye… Gezdikçe çoğaldık, okudukça bilinçlendik ve izleyip, gözlemledikçe çevremizde devasa olarak nitelenen sorunları, sıkıntıları !!! minnacık görmeye başladık ve sonuç olarak birlikte huzur bulduk. İnsan bu zamanda başka ne ister ki ! Dünya ne büyük biz insanlar ne kadar küçük demeye ara vermeden devam ettik. Kim bilir hayatımızın sonuna kadar daha ne kadar çok söyleyeceğiz. Franz Kafka ne kadar güzel demiş. ‘’Ölümün olduğu bu dünyada, hiçbir şey çok da ciddi değildir aslında." Öncelikle sağlığımızın değerini bilip, kendimize iyi davranalım ve yatırım yapalım. Geze, göre ne tür yaşamlar varmış tanıklık edelim. Hayatınızı istediğiniz şekilde yaşamanız dileğiyle. Mutlu ve her zaman umutlu kalın .

Gezi

San Gimignano Gezimiz ve İşkence Müzesi

Published

on

Bugün “Ortaçağ’ın Manhattan’ı” olarak anılan ve namı diğer Güzel Kuleler Şehri olan San Gimignano’dayız.

San Gimignano, merkezi İtalya’nın Toskana bölgesinde yer alan Siena’ya bağlı çok iyi korunmuş bir Ortaçağ kasabası. Etrafı surlarla çevrili, bir tepenin üzerine kurulu olan San Gimignano; uzun ismi San Gimignano delle Belle Tori’nin tepeden üzüm bağlarını gören müthiş manzarasını seyrettikten sonra kasabasının giriş kapısına doğru yöneldik. Girişten itibaren seramik tasarımları, hediyelik eşya dükkanları, kafeler, biraz ilerlediğimizde de kuleleri ile kasaba bize merhaba dedi.

Sokak aralarını ve meydanlarını anlatmadan önce kasabanın tarihine çok kısa göz atalım ve kasabaya dair bazı rivayetleri aktaralım. Her devirde zenginliği gösterme ve dolayısı ile güç dengelerini kurma çalışması farklı farklı karşımıza çıkar. Burada da soylu aileler güçlerini göstermek amacıyla kuleler inşa ettirmişler ve inşa ettirdikleri kuleler ne kadar yüksekse aileler o denli zengin sayılmış. Aristokratlar  en uzun benim kulem olacak yarışına girdiklerinden zamanla belediye binasından daha uzun kule yapılması yasaklanmış. Bu kez aristokratlar bu yasağı kendilerince delmek ve güç gösterisine devam edebilmek adına ikiz kuleler yapmaya başlamışlar ve sonuç olarak kasaba da toplam 76 kule yükselmiş ancak bugüne kadar 14 bazı kaynaklara göre ise 13 tanesi ulaşmış. (Günümüzde kulelerden sadece Torre Grossa turistlere açıktır ve kalan kuleler içindeki en yüksek kuledir. Çıkmadan sizi 200 den fazla merdivenin beklediğini söylemeden geçmeyeyim.)

Ortaçağ mimarisini yansıtması ve bugüne kadar koruması nedeniyle UNESCO Dünya Mirasları listesinde yer alan kasabanın kuleleri hakkında rehberimizden dinlediğimiz şu rivayeti de anlatmadan geçmeyelim. Floransa o zaman güçlü bir yapıya sahip olduğundan kasabayı haraca bağlamak istemiş. Haraçlar sadece maddi olarak değilmiş, kasabanın kadınlarına Floransalılar tarafından el konuluyormuş ve kasabalılar bu duruma karşı önlem olarak kulelerin giriş kısımlarına bölmeler yaparak kadınlarının bir kısmını  saklamışlar.

Bir bilgi de ticari zekalarına ait … Hac döneminde Roma’dan gelen bütün kervanlar kasabada mola verirmiş. İsa’nın gerildiği çarmıhı, kolyeye çevirmeyi akıl etmişler ve yaptıkları minyatür haçları deri şeritlere bağlayıp kolye olarak satmaya başlamışlar.

Sırada San Gimignano’nun en büyük meydanlarından biri olan Piazza Della Cisterna var. Bu meydanda 13.-14. yüzyıla ait kule ve 1237’den kalma bir kuyu var. Bazı turistler kuyuya para atıp dilek tutuyorlardı. Meydan da ayrıca 1311 yılında inşa edilmiş Palazzo Communale yani belediye binası, tiyatroya dönüştürülen Podesta Sarayı’nı ve Saat Kulesi’ni de görebilirsiniz.

Bu meydanda ayrıca Gelateria Dondoli‘nin önündeki kuyrukları göreceksiniz. Bu kuyruğun nedeni üst üste iki yıl ‘’Dünyanın en iyi dondurması’’ ödülünü kazanması. Yedik, beğendik ama ödüle değer miydi bilemedik.

Ortaçağ, kilisenin her alanda söz sahibi olduğu, Katolik Kilisesi’nin geniş topraklara, sınırız ekonomik güce eriştiği, kilisenin koyduğu kuralların tanrının sözü olarak kabul edildiği, dolayısı ile bu düşüncelere aykırı fikirlerin dile getirilmesinin mümkün olmadığı zift gibi karanlık bir dönemdi. Dolayısı ile farklı görüşlerin dile getirilmesi ve hatta düşünülmesi  bile kabul edilemezdi. Bu nedenle bu kişilerin kilisenin düşünce sistemi içinde hareket etmelerini sağlamak için akla hayale gelmeyecek işkence aletleri üretmişler ve bunları din adına, kutsallık adına kullanmışlar. Bu nedenle kasabaya gittiğimizde bu aletleri gidip görmeye karar verdik. Neler yok ti ki içeride… Vücudun çeşitli bölümlerini delen lahitler, işkence sandalyeleri, dizleri kırarak bedenler ayıran aletler, vücudu ikiye ayıran testereler…

Bu kasaba açıkçası aklımızda daha çok İşkence Müzesi ile kalacak. İnsan hem iyiyi hem kötüyü içinde barındırıyor. İnsanoğlu bilimde çığırlar açıyor, fezaya çıkıyor, her an konfor alanımızı genişletecek bin bir türlü teknolojik alet üretebiliyor ama bu aklı kötüye kullandığında da korkunç sonuçlar ortaya çıkabiliyor. Müze çıkışında  BATI-UYGARLIK dedikleri şeyin de bunlar üzerine inşa edildiğini düşünmekten kendimizi alamadık.

Her daim gezip, görmemiz dileğiyle.

Temmuz 2021

Continue Reading

Gezi

Salvador Dali Müzesi/Barselona

Published

on

Barselona gezimiz bizim açımızdan gecikmiş bir gezi olmakla birlikte keyif aldığımız, Gaudi’nin muhteşem eserlerini görüp göz ziyafeti çektiğimiz çok keyifli bir gezi olmuştu. O gezimizle ilgili yazımız detaylarına aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz. Yazımız da Salvador Dali müze evi ziyaretinden  bahsetmedik. Nedeni delilik/dahilik sınırı arasında gidip gelen Dali’ye ve eserlerine detaylı yer vermek istememizdi. Salvador Dali’yi bilmeyen yoktur uzun yukarı kıvrık bıyıkları, deli deli bakışları, metrodan karınca yiyenle birlikte çıkarken ki fotoğrafı ve tabi ki biricik aşkı sevgili Gala’sı…

https://www.gezipduru.com/2021/03/22/barcelona-gezimiz-ve-muhtesem-gaudi/

Sürrealizm akımının temsilcisi, sıra dışı tavırları ve yaşamıyla dikkat çeken ressam Salvador Dali ile ilgili kitabı okuduğum zamandan beri kendisi ayrıca ilgimi çekmişti. Barselona gezi planımızı hazırlarken karşımıza Salvador Dali Müzesi çıktığında hemen otel ile müze arasındaki mesafeyi kontrol etmiştik. Müzeye nasıl ulaşabileceğimiz araştırmış sonrasında tren yolculuğunda karar kılmıştık. Böylelikle Barselona’ya gittiğimizde de 1 günümüzü bu müzeye ayırdık.

Barcelona’dan yaklaşık iki saat süren ve InterRail biletimizle yaptığımız keyifli tren yolculuğumuzdan sonra Figueres istasyonunda indik. Figueres küçük bir yer, müzeyi bulmak zor olmuyor yönlendirme tabelaları da var. Barselona’ya gitmeden önce müze giriş biletini aldığımızdan giriş saatimizin gelmesini beklerken çevreyi dolaşıp müzenin hemen yanı başındaki kafe de vakit geçirdik.

Müze binasının dış duvarları bereketi sembolize eden ekmek somunları, çatısı ise doğurganlığı, üremeyi sembolize eden yumurta figürleri ile kaplı. Müzenin girişinde ise kafası yumurtadan kocaman bir filozof heykeli göreceksiniz. Ön cephesinde ise 1936 yılında Londra uluslararası sürrealist sergisine konuşmacı olarak katıldığında giydiği meşhur dalgıç kostümü… Dali bu elbiseyi bir davette giymiş ve boğulma tehlikesi geçirmiş. Binanın giriş ön cephesine geldiğinizde göreceğiniz araba lastikleri üzerinde duran yapıt 19. yüzyıl Fransız ressamı Meissonier’e adanmış. Ayrıca dışarıda Dali’nin hayran olduğu Katalan filozof ve yazar Francesc Pujols anısına bir yapıtı bulunuyor.

İspanya’nın Katalonya bölgesine bağlı Figueres kentinde bulunan bu sanat müzesine giriş saatimiz geldiğinde bizi yavaş yavaş içeriye almaya başladılar. Dışarıda gördüğümüz sanat eserleri ve binanın mimarisi içeride göreceklerimizin habercisi gibiydi.

Bina, 1960’da İspanya iç savaşında bombalanmış bir tiyatro binasıymış, 1974’te belediye meclisi tarafından Dali’ye verilmiş. Dali bu virane yeri restore  ederek 1974 yılında müze olarak hizmete sokmuş. Müzede, sanatçının 4 binin üzerinde eseri bulunuyor ve bu rakam, müzenin Dali’nin en fazla eserini barındıran sanat kurumu olarak dünyaca ün yapmasını sağlamış durumda.

Binanın dış cephesinde devasa yumurtalar ve ekmek somunları yer alıyor. (Dali’nin en sevdiği yiyeceğin yumurta olduğu ve günde 3 veya 4 tane yediği biliniyor.) Bunun bir yansıması, daha müzenin kapısından girmeden sizi karşılıyor. Dali’nin eserlerinde sıklıkla kullandığı formlar arasında yer alan yumurta aynı zamanda doğmak, yaşamın başlangıcını temsil ediyor.

Müzeyi gezmeden önce bilmeniz gerekenler :

Hidrojen atomu molekülleri; Hiroşima’ya atılan atom bombalarını ve bilimi

Kırmızı mendil; İspanya iç savaşında dökülen kanı

Vücuttan çıkan çekmeceler; insanların bilinç altında sakladıklarını

Siyah telefon; II. Dünya Savaşı’ndan hemen önce yapılan telefon görüşmelerini

Karıncalar; Çürümeyi, yitip gitmeyi

Dalgıç kıyafeti; bilinçaltına yapılan yolculuğu anlatır.

Girişte lobiyi geçtikten sonra bizi karşılayan bahçede Yağmurlu Cadillac’ı görüyoruz. Araba üzerinde bereket heykeli ve onun üzerinde de Gala’ya ait olduğu söylenen ters dönmüş bir kayık bulunuyor. Aracın üstünde Ernst Fuchs tarafından hediye edilen bronz bir heykel de göreceksiniz ki bu heykel aynı zamanda arabanın radyatör kapağı işlevini görüyor. Cadillac, Dali’nin yakın arkadaşı Napoli’li ünlü gangster Al Capone tarafından Dali’ye hediye edilmiş. İnternette gezinirken edindiğimiz bir bilgiye göre, Dali Amerika da olduğu bir gün yağmura yakalanmış ve taksi bulamamış. Bir ara önünden siyah bir cadillac geçmiş ve kendisini almasını ümit etmiş  ama almamış. Çok ıslandığı o günü de hiç unutamamış. Bu nedenle de arabanın üstüne yağmurlama sistemini kurdurmuş ve arabayı bir Euro ile çalışan bir makineye dönüştürmüş.

Bahçede ayrıca yükselen duvarlar içindeki alanlara altın renkli heykeller yerleştirilmiş. Duvarda yer alan heykellerin de bir hikayesi bulunuyor. Dali, ressamlığın yanı sıra heykelcilik, fotoğrafçılık ve sinema ile de ilgilenmiş. Walt Disney ile beraber yaptığı Destino adlı kısa çizgi film, “en iyi kısa animasyon filmi” dalında Oscar adayı olmuş ancak ödül alamamış. Ödül alamamak onu çok üzmüş ve Dali’dir bu ne yapsa yeridir dedirtmiş herkese. Müzede ki bahçenin duvarlarına Oscar ödüllerini sembolize eden kadın heykellerinden yapıp yerleştirmiş. Böylece kendi ödülünü kendisi tasarlayıp yine kendisine hediye etmiş.

Hayatı, konuşmaları, resimleri kadar kara kalem çizimleri de bir o kadar ilginçti.

Salvador Dali Müzesi‘nin ana giriş kapısının dışında yer alan başka bir kapıdan Mücevherler Müzesi’ne geçiş yapmayı unutmayın. (Belki bina içinden de geçiş vardır ama bize denk gelmedi.) Bu ilginç mücevherlerin bir çoğunu New York’ta yaşadığı dönem içinde tasarlamış.

Labyrinth Duvar Resmi eski tiyatro binasının sahnesini oluşturan duvardaki devasa yağlı boya tablosudur ki ana figür Gala’dır. Dali bu resmi, prömiyeri 1941’de Amerika da yapılan Labyrinth Operası’nın sahnesi için tasarlamış. Gala figürünün arkasında, oyunda geçen Ölüler Adası ve adadaki, hayatı sembolize eden servi ağaçları görülür. Labyrint tablosunun önünde yerde yer alan lahit Dali’nin mezarını sembolize eder.

Palace of the Wind eseri de  aynı salonda bulunan kemerlerin arkasındaki tablodur. İlk bakışta Abraham Lincoln’un portresini göreceksiniz, farklı bir açıdan ya da uzaktan dikkatlice baktığınızda ise çok sevdiği eşi Gala’nın çıplak bir portresini görebilirsiniz. Dali bu resim için ‘’Sevgilimin çıplak resmini burada görebilirsiniz ama onu yanınızda götüremezsiniz! ‘’ demiş.

Her yerde ve her tabloda Gala. Büyük Aşk yani Helena Dmitrievna Diakonova…İlk kocası gerçeküstücü Fransız şair Paul Eluard, hayatımın galası dediği Helena’ya Gala adını vermiş. Dali, Gala’yla birlikte olmaya başladıktan sonra durmaksızın onu resmetmiş, ilgisi olmayan resimlerinin bir köşesinde bile ona yer vermiş.

Salon kısmında gezerken karşımıza çıkan eserlerden örnekler …

Mae West’in Çehresi adlı eser…Mae West 1980’de yaşamını yitirmiş, dünyaca ün kazanmış Amerikalı bir sinema-tiyatro oyuncusu.. Salvador Dali, 1934-35 yılları arasında hem dostu hem de hayranı olduğu Mae West’in yüzünü bir oturma odası haline getirmiş. Dali Mae West’in yüzü, dudaktan bir koltuk, burundan bir konsol, iki adet bulutlu bir havada Seine Nehri manzaralı tablolar ve perdeden sarı saçlar. Müze de bu keyifli esere yukarıdan bakmak için merdiven çıkılıyor ve büyüteç altında bakılıyor.

Dali’nin bir randevuevinde görüp aldığı yatak, ejderha figürleri ile ilginç bir tasarıma sahip ve müzenin en çok rağbet gören yerlerinden birisi. Bunun dışında İstanbul ziyareti sırasında görüp çok beğendiği ve yaratıcılığına hayran kaldığı için satın aldığı pirinç ayakkabı sandığı da aynı alanda yer alıyor.

Palace of The Wind … Yağlıboya ile yapılan tavan resminde Dali ve Gala’nın ayak izleri yer alır. Dali  sevgilisi Gala ile cennete yükselişlerini resmetmiş.

Sergi alanında yer alan resimler de sürrealist ressamın çizimlerini görmek açısından önemliydi.

Bu yazımız ile sürrealist ressam Salvador Dali’ye bir selam verip Dali’nin birkaç sözü ile yazımızı bitirelim.

*‘’Uyuşturucu kullanmıyorum. Uyuşturucunun ta kendisiyim.”

*“Tuhaf değilim. Sadece normal değilim.”

*“İnsanlar esrarengizliği sever, işte bu yüzden benim resimlerimi seviyorlar.”

*”Herhangi bir yaratıcı işleyişe her zaman ilk engeli koyan ve kısırlaştırma gücüne sahip olan tek şey sadece ve sadece zevk sahibi olmaktır.”

*“Gerçeküstücülük yıkıcıdır, ancak yalnızca gördüğünüz şeyleri sınırlayan zincirleri yıkar.”

*“Palyaço olan ben değil, ciddiyet maskesini kullanarak deliliğini saklamaya çalışan, canavarlık seviyesinde gülünç ve bilinçsizce naif olan toplumdu

Keyifli geziler yapmanız, gezip görmeniz ve her daim mutlu olmanız dileğiyle.

Nisan 2021

Continue Reading

Gezi

Barcelona Gezimiz ve Muhteşem Gaudi

Published

on

Gezgin ruhu içimize girdiğinden beri öncelikle görmek istediğimiz yerler listesinin başında yer alan Barselona’ya gitmekte nedense geç kaldık. Öncelikler değişti, izin tarihlerimiz turlar ile denk gelmedi, bütçe o an başka ihtiyaçları karşılamak için ayrıldı gibi gerekçelerle gezi tarihimizi sürekli erteledik. Nihayetinde Gaudi ile özdeşleşen şehre gidebildik. Tur ile gittiğimizde keyfi çıkmaz, koştur koştur gezeriz ve gördüklerimizin hakkını veremeyiz düşüncesiyle de kendimiz gezi planımızı hazırlayarak nihayetinde yola revan olduk.

Otelimiz Sagrada Família metro istasyonuna yürüyüş mesafesinde idi. Dolayısı ile her sabah muazzam ve belki de bitirilirse büyüsünü kaybedeceğini düşündüğümüz Sagrada Família’yı görmek çok mutluluk verici idi. Her sabah Gaudi’nin muhteşem eserine selam verip hemen metro istasyonuna inmek ve oradan geniş metro ağı ile her yere gidebilmek bize çok zaman kazandırdı.

Barselona denildiğinde akla ilk gelenler arasında Gaudi ve onun eserleri yer alır. Bizim bu gezimizde uzun süredir görmek istediğimiz Gaudi eserleri üzerine odaklandı. Barselona’ya gitmeden önce kaynaklar, gezi yazıları tarandı, bilgiler edinildi ve son olarak aşağıda detayları yer alan İşte Gaudi kitabı okunarak bilgiler derinleştirildi 🙂

https://www.gezipduru.com/2018/09/25/iste-gaudi/

Gaudi’nin eserlerini paylaşmadan önce Gaudi kimdir sorusunun cevabını özetleyelim. Antoni Gaudí ya da tam adıyla Antoni Plàcid Guillem Gaudí Cornet 1852 yılında doğmuş Katalan mimardır. 13 yaşında koyu katolik bir din okuluna verilmiş, vejetaryen olması, sağlıksız beslenmesi ve sık sık uzun süreli oruçlar tutması onu pek çok hastalıkla yüzyüze getirmiştir. 

1869 yılında Barselona’da Escola Provinciya dArquitecture’da başladığı mimarlık eğitimi askerlik hizmeti ve çeşitli nedenlerle sekiz sene sürmüştür. 1878 yılında eğitimini tamamladığı Barselona kenti, sanatsal etkinliklerinin ana merkezi olmuş,  özellikle tekstil endüstrisinin gelişmesiyle orta sınıf güç ve zenginlik kazanmıştır. Gaudi böyle bir ortamda özgün ve özgür tasarımları ile burjuva sınıfı içinde en çok aranan kişi olmuştur. İlk önemli eseri, Vicens ailesi için 1883-1888 yıllarında yaptığı Barselona’daki Casa Vicens adlı yazlık evdir. Daha sonra Eusebi Güell adlı sanayici ile güçlü bir dostluk ilişkisi kurarak bu aile için yaptığı eserlerle ( Güell Pavilyonu, Güell Sarayı, Güell Mahzeni, Colonia Güell Türbesi ve Güell Parkı) Barselona’da ün ve prestij sahibi olmuştur.

Diğer önemli eserleri arasında Teresano Koleji, kendisine yılın binası ödülünü kazandıran Celvet Evi, Bellesgurad Villası, Battlo Evi ve La Pedrera adıyla bilinen Casa Milà…

Gaudi, 7 Temmuz 1926 tarihinde  kiliseye akşam duasına giderken, bir tramvayın çarpmasıyla yaralanmış ve maalesef kurtarılamayarak 10 Temmuz 1926 tarihinde hayatını kaybetmiştir.

UNESCO tarafından “Antoni Gaudí’nin Eserleri” adı ile Dünya Mirası olarak ilan edilen yapılar arasında yer alan, halk arasında bitmeyen kilise olarak da bilinen, yapımına günümüzde de devam edilen  ve 1882 yılında halkın yardımlarıyla yapımına başlanan bu bazilikanın tahmini olarak 2026 yılında bitmesi beklenmektedir. Gittiğimizde geceli gündüzlü çok hummalı bir çalışmaya tanıklık ettik ki bazilika tamamlandıktan sonra tekrar gitmeye karar verdik.

La Sagrada Familia’nın içine girmeden yakından kulelere bakmak, duvarlar üzerindeki muazzam eserleri görmek, içeri girdiğimizde ise bu muhteşem zekanın ürettiği bazilikanın iç yapısını ayakta tutan ve bir ağacın dalları şeklindeki kolonları görmek, renkler, ışıklandırmalar anlatılamayacak bir haz yaşattı bize. Görmeden anlatılamaz cümlesi gördükten sonrada anlatılamaz ancak yaşanır düşüncesini aklımıza getirdi.

Yine de dilimiz döndüğünce, klavyemiz yazabildiğince anlatmaya çalışalım. Antoni Gaudi bütün işlerini kenara iterek ve 1914 yılından itibaren de bazilikada yaşayarak kendisini bu yapıya adadı. 1923 de Doğuş Cephesi’ndeki ilk kule olan Aziz Barnabas’a adanan çan kulesi bitirildi. Bu kule Gaudi hayatta iken bitirilen tek kule oldu. 10 Haziran 1926 Gaudi bir tramvayın altında kalarak ağır yaralanmış, üstü başı iyi durumda görünmediğinden evsiz barksız sanılmış ve hastaneye geç götürülmüştür. 12 Haziran 1926 yılında ise bitmeyen eseri olan La Sagrada Familia’nın Crypt bölümüne defnedilmiştir. Sagrada Familia’nın Gaudi’nin 100. ölüm yıl dönümü olan 1926 yılına yetiştirilmesi planlanmaktadır.

Sagrada Familia’nın ziyaret edeceğiniz üç cephesi var ki, bu cephelerden doğuda yer alan Nativity Cephesi yani Doğuş Cephesi Antoni Gaudi tarafından yapılmış ve tamamlanmış. Nativity Cephesi (Doğuş cephesi), isminden de anlaşılacağı üzere, Hz. İsa’nın doğuşunu temsil etmektedir. Bu cephe 1894 ve 1930 yılları arasında inşa edilmiş olup Gaudi hayattayken tamamlanan tek cephedir. Mimar Gaudi, Doğuş Cephesi’ni İsa’nın doğuşunun temsili ve insanın yaratılışının bir sembolü olarak görmüş ve bu nedenle Hayat Ağacı ve yaratılışı sembolize eden süslemeler kullanmıştır. Doğuş Cephesi’nin dini erdemleri temsil eden üç girişi bulunmaktadır, soldaki kapı “umut’, sağdaki “İnanç Kapısı”, merkezdeki “İsa Kapısı”dır.

Çile Cephesi Sagrada Familia’nın batı cephesidir ki  Hz. İsa’nın çilesini sembolize etmektedir. Gaudi’nin kendi çizimlerine dayanan bu cephenin yapım çalışmaları 1954’te başlamış ve 1976’da tamamlanmıştır

Zafer cephesi- Glory (İhtşam) cephesi Çile cephesine benzer olarak Gaudi’nin notlarında belirtilen hususlar göz önünde bulundurularak inşa edilmeye devam edilmektedir. Bu cephe İsa’nın ihtişamına ve yüceliğine adanmıştır.

La Sagrada Familia’nın dışı kadar içi de muhteşem bir sanat eseridir. İç mekanın büyüklüğü, vitrayların aldığı güneş ışınlarına göre muazzam güzel görseller sunması  insanı zamandan soyutlayarak farklı bir atmosfere götürüyor. Gaudi Sagrada Familia için “Tapınağın içi bir ağacı andıracaktır” demiştir  ki içerisi gerçekten ağaçlar/dallarla kaplı gibidir. Mimari ve dekorlar doğandan esinlenilmiş, kolanlar ağaç gövdelerini andırarak yukarıya doğru çıktıkça dallara dönüşmüş.

Görmeniz gereken bir başka yer, Gaudi’nin inşa ettiği Sagrada Familia’nın zemin katında yer alan 1961 yılında açılan müzedir. Gaudi’nin, Sagrada Familia’nın orjinal alçı modellerini, orjinal taslaklarını ve çizimlerini, inşaat sürecini ve bunlara ait fotoğrafları görebilirsiniz.

Muhteşem mimari yapısıyla ve rengarenk görünümüyle Park Güell’deyiz.

Barselona’nın Gràcia bölgesinde bulunan parkın tasarımını Gaudi yapmıştır. Park 1900’den 1914’e kadar inşa edilerek resmî olarak 1926’da halka açılmış. 1984 yılında UNESCO, parkı “Antoni Gaudi’nin Eserleri” adı altında bir Dünya Mirası Alanı ilan etmiş. Parkın ana girişinde bulunan, Şubat 2007’deki vandalizmden sonra restore edilen, “el drac” (ejderha) olarak bilinen Gauidi’nin çok renkli mozaik semenderi, Gaudi Müzesi, Gaudí’nin ana terastaki mozaik çalışması görülebilir. Biz gittiğimizde  ana teras bölümünde restorasyon çalışması vardı, kısıtlı da olsa o alanı görmek  zevkliydi.

O dönemde arazinin konumu şehrin dışında olduğu için ancak 2 ev, meydan, 3 viyadük, sütunlu salon tamamlanabilmiş ve 1914 yılından sonra inşaata devam edilmemiştir. Tamamlanan evlerden biri Gaudi’nin 20 yıl yaşadığı, bazı tasarımlarıyla çeşitli kişisel eşyalarının sergilendiği evdir.  1918 yılında ilgili alan devlete geçmiş, 1922 yılında da Park Güell adıyla halka açılmış.

Park için bilet bilgilerine aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

https://www.muzebiletleri.com/bilet/ispanya/barselona/park-guell-bileti/

La Pedrera (Taş Ocağı)  olarak da bilinen Casa Milla Passeig de Gràcia caddesinde bulunan ve 1906-1910 yıllları arasında Antoni Gaudí tarafından tasarlanıp inşa edilen bina. Yapı, daire ve ofislerden oluşan bir rezidans olarak tasarlamış ve Barselona’daki modern yapılar içinde daire daire satılmak üzere projelenen ilk örnektir. Binanın inşaat süresi tasarlanandan uzun sürmüştür. Nedeni  ise ilginin yapının özellikle belediyenin yapı kanunlarına uyumlu olmaması sebebi ile sık sık engellenmesi ve ceza kesilmesidir. Bu sebepten dolayı da Gaudi baştaki orijinal projeyi bire bir yerine getirememiştir.

Sırada Kemikler Evi (Casa dels Ossos) da denilen Casa Batlló var. 1903 yılında bu binayı satın alan, kentin zenginlerinden tekstilci Josep Batllo Gaudi’yi mimar olarak tutarak bu binayı restore etmesini istemiş. Gaudi üslubunun ön plana çıktığı Bacalar, evin arka bölümündeki teras ve arka cephe, yapı içindeki yemek odası, şömine odası ve çatı katı Casa Batllo ziyareti sırasında görülmesi gereken en önemli bölümler arasında.

Barselona’nın en yeşil alanlarından biri olan Parc de la Ciutadella, uzun yürüyüşler yapabileceğiniz, dinlenebileceğiniz, gölde kürek çekebileceğiniz, anıtları, müzesi ve hayvanat bahçesi ile Barselona da gezilecek yerler listesinde mutlaka olması gereken, görmeden dönerseniz eksikliği sonradan hissettirecek keyifli bir park.

Sokak aralarını ve meydanları süsleyen eserler, hareketsiz duran sanatçılar, Tiyatro Binası, Plaza de España (İspanya Meydanı), Temple of Augustus, Belediye binası…vb.

***Barselona’daki Augustus Tapınağı, İmparatorluk döneminde Barcino kolonisinde inşa edilmiş bir Roma tapınağı olup şu anda Carrer del Paradís’deki 10 numaralı Tàber Hill’de, şehrin Gotik Mahallesi’nde yer alıyor. Barselona’ya gidecekseniz mutlaka burayı da gezilecek yerler listenize almanızı öneririz.

Gaudi’nin muhteşem eserlerini gördükten sonra bir sanat evini de ziyaret ettik. Keyif veren, renkli, basit ama yaratıcı sanat eserlerinden birkaç kare ekleyelim istedik.

Barselona’daki Gotik Bölge’nin sokakları arasında, geçmiş zaman içinde dolaşmak, bilmem kaçıncı kez iyi ki geldik dedirtti bize.

Gezdikçe, görülecek çok fazla detayın olduğunu hissettiren ve bu nedenle bir kez daha buraya gelmemiz gerekiyor dedirten Barselona şehrini biz çok sevdik.

Gezip eğlenmeniz, bakıp  görmeniz dileğiyle.

Mart 2021    @ gezipduru_ys     @ okumali_ys

Continue Reading

Facebook

Popüler