Connect with us

Film

Human

Published

on

Fransız çevreci, fotoğrafçı ve yönetmen Yann Arthus-Bertrand’ın 2015 tarihli belgeseli, muazzam güzel hava görüntüleri ve kamera karşısında anlatılan insan hikayelerinden oluşuyor. Human, iki yılı aşkın bir sürede, 60’ın üstünde farklı ülkeden, 2020 kişiyle yapılmış röportajların bir bütünü. Yönetmenin ve birlikte çalıştığı takım arkadaşlarının şaheseri bu belgesel, izleyip de unutabileceğiniz türden bir belgesel değil. Sorunlar, insanların hayat hikayeleri üzerinden sınırlamalara takılmadan açık seçik gözler önüne seriliyor.

Belgesel de yer alan röportajlarda yaşı, ülkesi, kültürü, dini ne olursa olsun her konuşmacıya aynı sorular soruluyor. Alınan cevaplar, insanların kültürlerine ve dünyaya bakış açılarına göre bakıldığında doğal olarak çok farklı. Röportajların arasına serpiştirilen doğaya ait kareler ve müzikler de insanı alıp uzaklara doğru götürüyor.

Yaşam, varlık, yokluk, ayrımcılık, mutluluk, özgürlük, aşk, eşcinsellik, savaş ve ölüme dair sorular soruldukça ve cevaplar alındıkça, önce soruları cevaplayan kişilerinde aynı gökyüzü altında yaşadığını düşündürtüyor sonra da kendi hayatımıza dönüp bakmayı. Ayrıca verilen cevaplar sadece psikolojik ya da ekonomik kriterler gözetilerek değil dünya üzerindeki siyasi yapılar ve  kültürel farklılık açısından da değerlendirilebilir. Bence belgeseli izlediğinizde siz de benim gibi bir ara hüzünlendiğinizi, sonra bir başka karede tebessüm ettiğinizi bir diğerinde ise düşüncelere sevk edildiğinizi fark edeceksiniz.

Belgesel boyunca her an fotoğraf güzelliğinde karelerin olması, bir yanda hiçbir profesyonel oyuncunun olmaması ve dolayısı ile senaryosunun bulunmaması, diğer tarafta dünya vatandaşlarının duygu/düşünce dünyasına ses olması bakımından bu belgesel daha önce seyretmediğiniz bir tecrübe yaşamanıza vesile olabilir.

Belgeselde yer alan konuşmacılardan birinin sözleri beni çok etkiledi ve bunu sizlerle paylaşmak istiyorum.

“Bazen aklıma çocukken duyduğum bir laf gelir. Bir arkadaşım demişti ki hayat çocukluğundan yaşlılığına taşıdığın bir mesajdır. Yolda bu mesajı kaybetmemeye dikkat et. Sık sık düşünürüm çünkü çocukken iyi şeyler hayal eder, içinde herkesin mutlu olduğu bir dünya düşlerdim. Basit zarif şeyler. Ama hayatın akışında böyle şeyleri kaybediyorsunuz. Bir şeyler satın almak için çalışıyorsunuz. Kimse için endişelenmiyorsunuz. O çocukluktan getirdiğim mesajlar nerede şimdi? Belki de hayatın anlamı o mesajın kaybolmamasını temin etmektir.”

Uruguay başkanının sözleri de tüketici toplumunun esiri olanlar için nokta atışlı bir uyarı niteliğindeydi.

”Uruguay’ın başkanı olmam önemli değil. Bu konu üzerinde çok düşündüm. Tek kişilik bir hücrede on senemi geçirdim. Yeteri kadar vaktim oldu. Bir kitabın kapağını açmadan yedi yıl geçirdim. Bu bana düşünmek için zaman verdi. Keşfettiğim şey şudur ki: Ya hiç kimseye yük olmadan az ile yetinip mutlu olursun. Çünkü mutluluk içindedir. Ya da hiçbir yere varamazsın. Yoksulluğu savunmuyorum. Sadeliği savunuyorum. Ancak sürekli büyümek isteyen tüketici bir toplum icat ettik. Gereksiz ihtiyaçlarla bir israf dağı icat ettik. Sürekli almalısın ve atmalısın. Boşa harcadığımız hayatlarımız aslında. Bir şey satın aldığımda ya da bir şey satın aldığınızda karşılığında para vermiyorsunuz. Verdiğimiz aslında vaktimizdir. ‘’

Toplamda 16 gazeteci, 20 kameraman, 5 editör  ve 12 prodüksiyon ekibinin çalıştığı Human için yönetmen Yann şöyle diyor:

”Ekibimi bir aile gibi seçtim. Güçlü inançları olan, hayatının en zor ve ilginç filmini yaptığının bilincinde olan kişilerdi’.

Belgeselin müzikleri Armand Amar’a ait olup belgesel için hazırlanmış albümde 23 parça bulunuyor. Belgeseli izlerken bir ara  kulağınıza Türkçe sözler çalınacak ki ne güzel bir andır o 🙂  Erzurum’lu İbrahim Hakkı’nın şiirinden alınan sözler ve Gülay Hacer Toruk’un sesi.

Tabiat anaya ait manzaralar, müzikler, insan kareleri ve her duyguyu belgesel saati içinde yaşatan röportajlar muazzam güzeldi.

Boş zamanımda izlerim diyerek ertelemeyin, mutlaka zaman yaratıp en kısa süre içinde izleyin.

Belgesel İNSAN olarak sizin de bir duygunuza mutlaka dokunacaktır.

Haziran 2020   @ gezipduru_ys    @okumali_ys

Gidilecek yollar, okunacak kitaplar, izlenecek filmler sınırsız ve ucu açık. Nefes alacağımız sayı bile belli dedik. Başladık gezmeye, okumaya, gözlemlemeye… Gezdikçe çoğaldık, okudukça bilinçlendik ve izleyip, gözlemledikçe çevremizde devasa olarak nitelenen sorunları, sıkıntıları !!! minnacık görmeye başladık ve sonuç olarak birlikte huzur bulduk. İnsan bu zamanda başka ne ister ki ! Dünya ne büyük biz insanlar ne kadar küçük demeye ara vermeden devam ettik. Kim bilir hayatımızın sonuna kadar daha ne kadar çok söyleyeceğiz. Franz Kafka ne kadar güzel demiş. ‘’Ölümün olduğu bu dünyada, hiçbir şey çok da ciddi değildir aslında." Öncelikle sağlığımızın değerini bilip, kendimize iyi davranalım ve yatırım yapalım. Geze, göre ne tür yaşamlar varmış tanıklık edelim. Hayatınızı istediğiniz şekilde yaşamanız dileğiyle. Mutlu ve her zaman umutlu kalın .

Film

Dogville

Published

on

“Film geleneğinin altına bomba yerleştiren adam”, “sinema geleneğinin manyak put kırıcısı” olarak anılan, huzursuz ve rahatsız edici bakış açısı olan yönetmen Lars Von Trier’in Dancer in the Dark (2000) ve özellikle Melancholia (2011) filmlerini izledikten sonra yönetmenin diğer filmlerini merak ettim ve araştırmaya başladım. Her filminin konusu merak uyandırmakla birlikte, Dogville’in çekimi sırasında bildik mekanlar yerine boş bir alan üzerine tebeşir ile çizilmiş sınırları olan mekanları içeren filmi izlemeye karar verdim. Biraz araştırınca bahsettiğim bu filmler ile birlikte diğer bazı filmlerin Dogma 95 Manifestosu kapsamında yapıldığı bilgisine ulaştım. Bu hareket ve daha fazlası için aşağıdaki linkten yararlanabilirsiniz.

https://filmloverss.com/dogma-95-hareketinin-kisa-bir-tarihi/

Amerikan üçlemesinin (“Dogville” – “Manderlay”  – “Washington”) ilk bölümü Dogville.

DOGVİLLE, ABD de Tanrı’nın unuttuğu diyebileceğimiz bir kasaba. Kasaba halkı dışarıdan bakıldığında kendi halinde, etliye sütlüye karışmayan, evimde her akşam kaynayan kazanım olsun diyen, Tanrı’ya inanan iyi insancıklarla dolu bir yer !!! Filmin baş karakteri Grace, gangasterlerden kaçan, sığınacak başka bir yer bulamadığından Dogville’e yolu düşen genç ve güzel bir kadın. Grace kasabaya sığınmak istediğinde kasaba halkı önce bunu hoş karşılamamış, bu yabancıyı istememiş ama Tom’un sayesinde 2 hafta kadar Dogville de kalmasına müsaade edilmiştir. Ancak bu arada Grace bu iyiliklerine karşılık olarak minnettarlığını göstermelidir. Kasaba halkı kendi işini yaptığından ve bir başkasına gerek duymadığından öncelikle ne iş yapılacağı konusunda tereddüt duyulsa da Tom sayesinde yapılacak ufak tefek işler bulunur.

9 bölümden oluşan filmde bölümler ilerledikçe Grace ‘in kasaba halkı için yaptığı işler artmaya, hafif  olandan ağır işlere doğru kaymaya, evler arasında neredeyse mekik dokurcasına koşturmaya başlar. Grace’in bu işlerinin artmasının nedeni polis ve gangasterlerin Grace’i aramaya devam etmesi, kasabanın onu saklaması ve karşılığında iş yükünün de artmasıdır. Bir süre sonra kasabanın iyi niyetli kadınları Grace hakkında dedikodu yapmaya, kasaba erkekleri de Grace’e güzel ve sahip olunması gereken bir kadın olarak bakmaya başlar. Zaman ilerledikçe mutlu ve huzurlu günler geride kalır ve Grace için kasaba artık bir kurtuluş yeri değil cehennem azabı yaşadığı, kötü niyetli insanların olduğu bir yer olur. Grace’in pembe bulutlar üzerinde uçarken kara bulutların dolaştığı havayı solumaya başlamasına neden olan olaylar zincirini filmi izlediğinizde anlayacaksınız. Gerisi sizde:)

Dogville kasabasını küçük ölçekli bir dünya olarak kabul edersek yönetmen iyilik, kötülük, bencillik, din, merhamet, suçluluk, ceza, intikam, iktidar, hırs, acımasızlık, kadın sömürüsü, ikiyüzlülük …vb bir çok konuya nokta atışı yapıyor. Filmin sonunda suça bir noktada bizi de ortak eden yönetmeni tebrik ediyorum ve alkışlıyorum.

”Benim işim tahrik etmek çünkü bu şekilde iyi film yaparsınız!” diyen bir yönetmen Lars Von Trier’i tanımak isteyenler okumaya devam edebilir 🙂 30 Nisan 1956 yılında Danimarka’da doğdu. 30 Nisan 1956 yılında ailenin ikinci erkek çocuğu olarak dünyaya gelen Lars von Trier’in ailesinin hayatı, tıpkı kendi kuşaklarından olan çoğu insanın ki gibi İkinci Dünya Savaşı’ndan derin izler taşımaktadır.

Kitapları, sanat eserleri, hatta bir piyanosuyla tipik bir yüksek düzey devlet memuru aile evinin ilerici bir atmosferinde büyüyen Trier, popüler kültür çöplüğünün duygusal ve zevksiz ürünlerinden hiçbirine maruz kalmadan, ilerici-hümanist bir felsefeyi benimseyen ve kültürel radikalizm gözetilerek yetiştirilen bir aile ortamında yaşamıştır. Annesi, oğlunun içindeki yaratıcılık içgüdüsünü beslemek için elinden geleni yapmış, bir kâğıt parçasının üzerine bir çizgi çizdiği zaman bile onu övgülere boğarak yetiştirmiştir. Böylece Lars von Trier daha henüz yedi yaşındayken, anne babasının kendisi için yazdığı küçük bir cinayet romanını bile dikte etmiş durumdaydı.

Lars von Trie, her ne kadar ilerleyen yaşlarında ailesinin dürüstlük misyonunu sarsıntılı bir şekilde sorgulayacaksa da çocuklarını eski moda disiplin yöntemleriyle eğitmek yerine onlara karşı her zaman dürüst davranmayı tercih eden ebeveynleri sayesinde hayatın karmaşıklığıyla çok erken yaşlarda tanışmıştı. Bu yıllar okuldaki bu disiplinden nefret eden Trier bu süre içinde sürekli kendi kurallarını koymak ve kendi iç disiplinini yaratmak zorunda kalmıştır, ancak yıllar geçtikçe okul hakkındaki katı görüşleri yumuşamaya başlayan Trier, sahip olduğu çalışma disiplinini ve kendi yaratıcılığına olan güvenini bu yıllarda edindiğini kabul etmiştir.

Lars von Trier on yaşındayken bir zamanlar Danimarkalı Film Yönetmenleri Birliği’nin kurulmasına yardımcı olan amcasının teşvik etmesiyle film çekme konusuna merak salmıştı. Amcasının ona hediye ettiği bir miktar hammadde ve materyal ile deneysel bir şekilde kendi filmlerini çekmeye başladı. Kendi yaşıtları o yıllarda bir bisiklet ya da oyuncak tüfeğin hayalini kurarken Trier bunlar yerine gerçek bir montaj masasının hayalini kuruyor, bir ağaç ev yapmak yerine bir kamera vinci yapmanın imkanlarını araştırıyordu. Ama okul bu süre içinde ona hala işkence olmaya devam ediyordu, bu yüzden 1970 yılında yedinci sınıfa başlayacağı sene kendi kararıyla okulu bırakarak bir süre çeşitli işlerde çalışmaya başlamıştı; beton döşeme işine girdi, annesinin ofisinde haberci olarak çalıştı, bir dönem tüm enerjisini resim yapmaya verdi ancak bu alandaki çabaları da istediği sonuca ulaşmadı. Daha önceki psikolojik sorunları nedeniyle orduya alınmadı ve zorunlu askerlik görevini yapmadı.Bu defa üniversiteye devam edebilmek için yarım kalan eğitimini tamamlamak için yeniden bir çaba içine girdi ve nihayetinde 1976 yılının eylül ayında, yirmi yaşındayken, Kopenhag Üniversitesi’nde sinema bölümüne başladı. Daha sonraları, sinema üslubunu burada oluşturduğunu ve film çekme becerilerini burada kazandığını itiraf eden Lars von Trier ayrıca üniversitede gelecekteki filmlerine önemli katkılarda bulunacak olan, iş birliği yapabileceği insanlarla da tanışmış ve iyi destekçiler kazanmış oldu.

Lars von Trier’in çekim süreçlerinde neredeyse hastalık derecesine ulaşmış olan kontrolü kendi elinde tutma saplantılarının yanı sıra çalışacağı oyuncularla yaptığı anlaşmalar da diğer yönetmenler gibi değildi. İnsanların rol yapmasını değil, olayları yaşamasını isteyen; çünkü rol yapan bir oyuncunun asla olayları gerçekten yaşayan bir insan kadar sahici görünmeyeceğini savunan Trier, filmlerinde rol yapan oyuncular istemeyen ve her zaman gerçek duygular yaşayan gerçek insanlara yer vermeyi amaçlayan biriydi. Bu misyon ve vizyon çerçevesinde film üretimine devam eden Lars von Trier’in her defasında ayakkabıya kaçmış bir taş gibi kitleleri rahatsız eden filmografisindeki filmleri izleyebilirsiniz.

  • Liberasyon Görüntüleri
  • Suç Unsuru
  • Salgın
  • Medea
  • Avrupa
  • Dalgaları Aşmak
  • Geri Zekalılar
  • Karanlıkta Dans
  • Dogville
  • Beş Engel 
  • Manderlay
  • Emret Patronum
  • Deccal
  • Melankoli
  • İtiraf: Bölüm 1
  • İtiraf: Bölüm 2
  • Jack’in Yaptığı Ev

1967-1971 yılları arasında çektiği her filmin yazarlığını, görüntü yönetmenliğini, yönetmenliğini ve kurgu editörlüğünü kendisi üstlenen Lars von Trier’in sinema için çektiği uzun metraj filmleri haricindeki gençlik dönemlerinden başlayıp üniversitede devam eden ve sonrasında günümüze dek uzanan kronolojik olarak sıralanmış diğer çalışmaları şöyle:

  • Squashland’a Yolculuk (Turen Til Squashland, 1967, Kısa film)
  • İyi Geceler Tatlım / Gece, Hazine (Nat, Skat, 1968, Kısa film)
  • Satranç Oyunu (Et Skakspil, 1969, Kısa film)
  • Ölümcül Sıkıcı Bir Deneyim (En Røvsyg Oplevelse, 1969, Kısa film)
  • Niçin Kaçamayacağın Şeyden Kaçmaya Çalışıyorsun? Çünkü Bir Korkaksın (Hvorfor Flygte Fra Det Du Ved Du Ikke Kan Flygte Fra? Fordi Du Er En Kujon, 1970, Kısa film)
  • Bir Çiçek (En Blomst, 1971, Kısa film)
  • Orkide Bahçıvanı (Orchidégartneren, 1978, Kısa film)
  • Mutlu Menthe (Menthe – La Bienheureuse, 1979, Kısa film)
  • Noktürn (Nocturne, 1980, Kısa film)
  • Son Detay (Den Sidste Detalje, 1981, Kısa film)
  • Laid Back: Elevator Boy (1983, Müzik klibi)
  • Avrupa’ya Açılan Kapı (Gateway to Europe, 1985, Reklam filmi)
  • Laid Back: Bakerman (1989, Müzik klibi)
  • Laid Back: Bet It on You (1990, Müzik klibi)
  • Manu Katché: Change (1992, Müzik klibi)
  • Kim Larsen & Bellami: Leningrad (1992, Müzik klibi)
  • Kim Larsen & Bellami: Danas Have (1992, Müzik klibi)
  • Öğretmenler Odası (Lærerværelset, 1994, Televizyon dizisi)
  • Joachim Holbek: The Shiver (1994, Müzik klibi)
  • Krallık Riget (1994-1997, Televizyon dizisi)
  • Marathon (1996, Radyo dizisi)
  • Lars von Trier & The Idiot All Stars: You’re a Lady (1998, Müzik klibi)
  • Durgun Sular (Morten Korch, 1998-1999, Televizyon dizisi)
  • Çıkartma Günü Projesi (D-dag, 2000, Televizyon filmi)
  • Çıkartma Günü Projesi (D-dag: Lise, 2000, Televizyon filmi)
  • Björk feat. Thom Yorke: I’ve Seen It All (2000, Müzik klibi)
  • Çıkartma Günü Projesi (D-dag: Den Færdige Film, 2001, Televizyon filmi)
  • Dogville: The Pilot (2003, Kısa film)
  • En Büyük Kısalar (Le Court Des Grands, 2005, Kısa film)
  • Herkesin Kendi Sineması (Chacun Son Cinéma Ou Ce Petit Coup Au Coeur Quand La Lumière S’éteint Et Que Le Film Commence, 2007)
  • Boyut 1991-2024 (Dimension 1991-2024, 2010, Kısa film)
  • Exodus Krallığı (Riget Exodus, 2021, Televizyon dizisi)

 

KAYNAK : http://•https://www.indyturk.com/node/306621/k%C3%BClt%C3%BCr/y%C3%B6netmen-sinemas%C4%B1-ayakkab%C4%B1ya-ka%C3%A7m%C4%B1%C5%9F-bir-ta%C5%9F-lars-von-trier

Continue Reading

Film

Narayama Türküsü

Published

on

Narayama Türküsü filmini izlerken görecekleriniz ve duyacaklarınız hakkında peşin hüküm vermemek adına filmi izlemeden hemen önce Ubasute hakkında bilgi sahibi olmak gerekiyormuş. Size fikir vermesi adına biz bilgileri kısaca derleyip toparladık.

Ubasute nedir ?

Ubasute’un varsayılan kökleri Japonya’nın uzak geçmişine dayanıyor. Ubasute yaşlı ya da hasta yakınlarını ormanın ücra bir köşesinde ölüme bırakmak anlamına gelen eski bir Japon halk adeti. Ubasute aynı zamanda obasute olarak da bilinir ki bu yaşlı bir kadını terk etmek anlamına gelir. Bir diğer kullanılan terim ise ebeveyni terk etmek anlamına gelen oyasute’dir.

Ubasute birçok efsaneye konu olmuştur. Bu efsaneler her ne kadar bir yakını terk etme üzerine olsa da aslında aileye saygıyı da öğütlemektedir. En bilinen anlatılardan olan Ubasuteyama’da annesini bırakmak için onu dağ tepesine çıkaran çocuğun annesinin bütün yolu oğlunun kolay geri dönmesi için kemikle işaretlemesi anlatılır. Bu hikâye annenin her şeyin farkında olmasına rağmen bu yaptığıyla oğlunu hala önemsediğini ve sevdiğini gösteren detayı da içerir.

Gelelim filmimize ….1983 yapımı, Shohei Imamura imzalı, Cannes Altın Palmiye “En İyi Yönetmen” ödüllü Narayama Türküsü ile Narayama Dağının eteklerinde, ıssız küçük bir köyde yaşanan Ubasute geleneğine şahit oluruz. Bu dağ köyünde hayatta kalmak için sürekli mücadele verilir. Kıtlık en büyük tehdittir ve bu nedenle yoksullukla başa çıkabilmek için fazla çocuklar satılmakta, öldürülmekte ve 70 yaşına gelen ihtiyarlar aileleri tarafından dağın doruğuna taşınarak orada bırakılmaktadır.

Bu köyde yaşayan 69 yaşındaki Orin de dağa gitme hazırlıkları yapar ve bunu geleneğin bir parçası olarak gördüğünden durumu çok  doğal karşılar. Bir sene sonra ise oğlu Tatsuhei tarafından sırtında dağa taşınıp kaderine terk edilecektir.

Filmi izlerken insanların davranışları ile doğadan görüntüler birbiri ardına verilir ki o anlarda doğa mı yoksa insan mı daha vahşi sorusu aklımıza gelir. Yaşlılık, topluluğa değer katma, feragat, üretme gücünden yoksun kalma ve insan doğasının şartlar oluştuğunda ortaya çıkan acımasız yönleri film de nakış gibi işlenmiş.

Vaktiniz olursa izleyin yerine mutlaka vakit ayırıp izleyin diyebileceğimiz bir film.

İyi Seyirler.

Haziran  2021   @ gezipduru_ys

Continue Reading

Film

Mary ve Max

Published

on

Adam Elliot’ın ilk yönetmenlik denemesi olan ve bence animasyona sınıf atlatan Mary and Max’i kısa süre önce izledim.  Animasyon, ”Stop-motion” denilen, kişilerin ya da fiziksel objelerin görüntülerinin anlık olarak alınmasından sonra birleştirilerek çekilenlerin, hareket ediyormuş gibi görünmesinin sağlandığı özel bir teknikle yapılmış. 1976 yılında geçen animasyon da yalnızlıktan muzdarip, toplum içinde yer edinemeyen, görüntülerinden dolayı çevrelerinden dışlanmış iki kişinin dostluk hikayesine tanık oluyoruz. Ayrıca günümüzde unutulmuş bir arkadaşlık biçimi olan mektup arkadaşlığı ön plana çıkarıldığından karakterlerimizin yaşamlarını ve zaman zaman da sırlarını paylaşıyoruz.

Mektup arkadaşlığı ile New York’ta yaşayan Max’in ve Avustralya’da yaşayan 8 yaşındaki Mary’nin günlük yaşamlarına, gözlemlerine, akıllarına takılan sorulara, yükselip alçalan duygu durumlarına, zaman zaman tebessüm ederek, zaman zaman  hüzünlenerek eşlik ettim. Birbirini hiç görmeden seneler boyunca mektuplaşan ve o mektuplarla bambaşka hayatlarda nefes alan iki farklı karakterin hayat macerası…

Şimdi biraz karakterlerimizi tanıyalım.

Mary’nin gözleri çamurlu su birikintisi renginde ve kozmik ruh hali tablosu bulunuyor ki bu tabloya göre ya dalgın ya hırslı ya da her zaman aç oluyor. Babası poşet çay fabrikasında çalışıyor. Mary en çok Early Grey çayı seviyor ve bir gün bu isimde bir kişi ile evlenmek istiyor:)  Nobletleri çok amaçok seviyor. Kardeşi yok ve annesi ona kendisinin bir kaza olduğunu söylüyor. Büyükbaba çocukların bira bardaklarının dibinden geldiğini söylediğinden Mary’nin kafası karışıyor. Annesi hep sağa sola sallanıyor ve sherry içiyor. Annesi sherry için büyüklere özgü çay diyor.

Max Yahudi, ateist ve her şeyi kafa karıştırıcı buluyor.Asperger Sendromu var, yaşıtları ile empati kuramıyor ve iletişim becerileri eksik.  44 yaşında ve uyku sorunu var ve bu nedenle geceleri TV izliyor.Her şey bir gün Mary’nin Max’e rastgele attığı bir mektupla başlıyor.  Mary mektubunda annesinden, babasından, horozlardan bahsediyor. Amerika da bebekler kutu kolaların içinden mi çıkar diye soruyor ve kendi resmini çizip mektubu gönderiyor. Max, Mary’nin  mektubunu 4 kez okuyup, 18 saat camdan baktıktan sonra karar veriyor ve mektubu yanıtlıyor. Yanıt olarak ; kilo vermek  istediğinden, gönderdiği resmi ilginç bulduğundan, Amerika da bebeklerin kola kutusundan çıkmadığından, bebeklerin hahamların yumurtladığı yumurtalardan geldiğinden, eğer Yahudi değilsen Katolik rahibelerin yumurtalarından, ateist isen pis ve yalnız fahişelerin yumurtalarından geldiğini yazıyor. Son olarak da ekmek arası çikolata sevdiğinden ve görünmez bir arkadaşı olduğundan bahsediyor.

Max ‘in gönderdiği mektup Mary’nin annesinin eline geçtiğinden ve bu kaçık adamın kızının mektup arkadaşı olmasını istemediğinden Mary’e mektuptan bahsetmiyor ancak bir tesadüf eseri mektup Mary’nin eline geçiyor ve mektuplaşmalar devam ediyor.

”Kusurlarımızı biz seçemeyiz, onlar bizim bir parçamız ve onlarla yaşamak zorundayız. Ama yine de arkadaşlarımızı seçebiliyoruz ben seni seçtiğim için çok ama çok memnunum. Herkesin yaşamı uzun bir kaldırım gibidir. Bazılarının taşları iyi döşenmiştir benim gibi diğerlerininkiler çatlaklar, muz kabukları ve izmaritlerle doludur …Umarım bir gün kaldırımlarımız kesişir .’’

Çizimlerin, renklerin, oluşturulan karakterlerin kesinlikle çok başarılı olduğunu ve bu güzel animasyonun her yaş aralığına hitap ettiğine inanıyorum. Hiç animasyon seyretmediyseniz başlangıç olarak Mary ve Max mükemmel bir seçim olacaktır.

İyi seyirler, bakıp görmeniz, görüp , içselleştirmeniz dileğiyle.

1  Nisan 2021

Continue Reading

Facebook

Popüler