Connect with us

Film

Human

Published

on

Fransız çevreci, fotoğrafçı ve yönetmen Yann Arthus-Bertrand’ın 2015 tarihli belgeseli, muazzam güzel hava görüntüleri ve kamera karşısında anlatılan insan hikayelerinden oluşuyor. Human, iki yılı aşkın bir sürede, 60’ın üstünde farklı ülkeden, 2020 kişiyle yapılmış röportajların bir bütünü. Yönetmenin ve birlikte çalıştığı takım arkadaşlarının şaheseri bu belgesel, izleyip de unutabileceğiniz türden bir belgesel değil. Sorunlar, insanların hayat hikayeleri üzerinden sınırlamalara takılmadan açık seçik gözler önüne seriliyor.

Belgesel de yer alan röportajlarda yaşı, ülkesi, kültürü, dini ne olursa olsun her konuşmacıya aynı sorular soruluyor. Alınan cevaplar, insanların kültürlerine ve dünyaya bakış açılarına göre bakıldığında doğal olarak çok farklı. Röportajların arasına serpiştirilen doğaya ait kareler ve müzikler de insanı alıp uzaklara doğru götürüyor.

Yaşam, varlık, yokluk, ayrımcılık, mutluluk, özgürlük, aşk, eşcinsellik, savaş ve ölüme dair sorular soruldukça ve cevaplar alındıkça, önce soruları cevaplayan kişilerinde aynı gökyüzü altında yaşadığını düşündürtüyor sonra da kendi hayatımıza dönüp bakmayı. Ayrıca verilen cevaplar sadece psikolojik ya da ekonomik kriterler gözetilerek değil dünya üzerindeki siyasi yapılar ve  kültürel farklılık açısından da değerlendirilebilir. Bence belgeseli izlediğinizde siz de benim gibi bir ara hüzünlendiğinizi, sonra bir başka karede tebessüm ettiğinizi bir diğerinde ise düşüncelere sevk edildiğinizi fark edeceksiniz.

Belgesel boyunca her an fotoğraf güzelliğinde karelerin olması, bir yanda hiçbir profesyonel oyuncunun olmaması ve dolayısı ile senaryosunun bulunmaması, diğer tarafta dünya vatandaşlarının duygu/düşünce dünyasına ses olması bakımından bu belgesel daha önce seyretmediğiniz bir tecrübe yaşamanıza vesile olabilir.

Belgeselde yer alan konuşmacılardan birinin sözleri beni çok etkiledi ve bunu sizlerle paylaşmak istiyorum.

“Bazen aklıma çocukken duyduğum bir laf gelir. Bir arkadaşım demişti ki hayat çocukluğundan yaşlılığına taşıdığın bir mesajdır. Yolda bu mesajı kaybetmemeye dikkat et. Sık sık düşünürüm çünkü çocukken iyi şeyler hayal eder, içinde herkesin mutlu olduğu bir dünya düşlerdim. Basit zarif şeyler. Ama hayatın akışında böyle şeyleri kaybediyorsunuz. Bir şeyler satın almak için çalışıyorsunuz. Kimse için endişelenmiyorsunuz. O çocukluktan getirdiğim mesajlar nerede şimdi? Belki de hayatın anlamı o mesajın kaybolmamasını temin etmektir.”

Uruguay başkanının sözleri de tüketici toplumunun esiri olanlar için nokta atışlı bir uyarı niteliğindeydi.

”Uruguay’ın başkanı olmam önemli değil. Bu konu üzerinde çok düşündüm. Tek kişilik bir hücrede on senemi geçirdim. Yeteri kadar vaktim oldu. Bir kitabın kapağını açmadan yedi yıl geçirdim. Bu bana düşünmek için zaman verdi. Keşfettiğim şey şudur ki: Ya hiç kimseye yük olmadan az ile yetinip mutlu olursun. Çünkü mutluluk içindedir. Ya da hiçbir yere varamazsın. Yoksulluğu savunmuyorum. Sadeliği savunuyorum. Ancak sürekli büyümek isteyen tüketici bir toplum icat ettik. Gereksiz ihtiyaçlarla bir israf dağı icat ettik. Sürekli almalısın ve atmalısın. Boşa harcadığımız hayatlarımız aslında. Bir şey satın aldığımda ya da bir şey satın aldığınızda karşılığında para vermiyorsunuz. Verdiğimiz aslında vaktimizdir. ‘’

Toplamda 16 gazeteci, 20 kameraman, 5 editör  ve 12 prodüksiyon ekibinin çalıştığı Human için yönetmen Yann şöyle diyor:

”Ekibimi bir aile gibi seçtim. Güçlü inançları olan, hayatının en zor ve ilginç filmini yaptığının bilincinde olan kişilerdi’.

Belgeselin müzikleri Armand Amar’a ait olup belgesel için hazırlanmış albümde 23 parça bulunuyor. Belgeseli izlerken bir ara  kulağınıza Türkçe sözler çalınacak ki ne güzel bir andır o 🙂  Erzurum’lu İbrahim Hakkı’nın şiirinden alınan sözler ve Gülay Hacer Toruk’un sesi.

Tabiat anaya ait manzaralar, müzikler, insan kareleri ve her duyguyu belgesel saati içinde yaşatan röportajlar muazzam güzeldi.

Boş zamanımda izlerim diyerek ertelemeyin, mutlaka zaman yaratıp en kısa süre içinde izleyin.

Belgesel İNSAN olarak sizin de bir duygunuza mutlaka dokunacaktır.

Haziran 2020   @ gezipduru_ys    @okumali_ys

Gidilecek yollar, okunacak kitaplar, izlenecek filmler sınırsız ve ucu açık. Nefes alacağımız sayı bile belli dedik. Başladık gezmeye, okumaya, gözlemlemeye… Gezdikçe çoğaldık, okudukça bilinçlendik ve izleyip, gözlemledikçe çevremizde devasa olarak nitelenen sorunları, sıkıntıları !!! minnacık görmeye başladık ve sonuç olarak birlikte huzur bulduk. İnsan bu zamanda başka ne ister ki ! Dünya ne büyük biz insanlar ne kadar küçük demeye ara vermeden devam ettik. Kim bilir hayatımızın sonuna kadar daha ne kadar çok söyleyeceğiz. Franz Kafka ne kadar güzel demiş. ‘’Ölümün olduğu bu dünyada, hiçbir şey çok da ciddi değildir aslında." Öncelikle sağlığımızın değerini bilip, kendimize iyi davranalım ve yatırım yapalım. Geze, göre ne tür yaşamlar varmış tanıklık edelim. Hayatınızı istediğiniz şekilde yaşamanız dileğiyle. Mutlu ve her zaman umutlu kalın .

Film

Mary ve Max

Published

on

Adam Elliot’ın ilk yönetmenlik denemesi olan ve bence animasyona sınıf atlatan Mary and Max’i kısa süre önce izledim.  Animasyon, ”Stop-motion” denilen, kişilerin ya da fiziksel objelerin görüntülerinin anlık olarak alınmasından sonra birleştirilerek çekilenlerin, hareket ediyormuş gibi görünmesinin sağlandığı özel bir teknikle yapılmış. 1976 yılında geçen animasyon da yalnızlıktan muzdarip, toplum içinde yer edinemeyen, görüntülerinden dolayı çevrelerinden dışlanmış iki kişinin dostluk hikayesine tanık oluyoruz. Ayrıca günümüzde unutulmuş bir arkadaşlık biçimi olan mektup arkadaşlığı ön plana çıkarıldığından karakterlerimizin yaşamlarını ve zaman zaman da sırlarını paylaşıyoruz.

Mektup arkadaşlığı ile New York’ta yaşayan Max’in ve Avustralya’da yaşayan 8 yaşındaki Mary’nin günlük yaşamlarına, gözlemlerine, akıllarına takılan sorulara, yükselip alçalan duygu durumlarına, zaman zaman tebessüm ederek, zaman zaman  hüzünlenerek eşlik ettim. Birbirini hiç görmeden seneler boyunca mektuplaşan ve o mektuplarla bambaşka hayatlarda nefes alan iki farklı karakterin hayat macerası…

Şimdi biraz karakterlerimizi tanıyalım.

Mary’nin gözleri çamurlu su birikintisi renginde ve kozmik ruh hali tablosu bulunuyor ki bu tabloya göre ya dalgın ya hırslı ya da her zaman aç oluyor. Babası poşet çay fabrikasında çalışıyor. Mary en çok Early Grey çayı seviyor ve bir gün bu isimde bir kişi ile evlenmek istiyor:)  Nobletleri çok amaçok seviyor. Kardeşi yok ve annesi ona kendisinin bir kaza olduğunu söylüyor. Büyükbaba çocukların bira bardaklarının dibinden geldiğini söylediğinden Mary’nin kafası karışıyor. Annesi hep sağa sola sallanıyor ve sherry içiyor. Annesi sherry için büyüklere özgü çay diyor.

Max Yahudi, ateist ve her şeyi kafa karıştırıcı buluyor.Asperger Sendromu var, yaşıtları ile empati kuramıyor ve iletişim becerileri eksik.  44 yaşında ve uyku sorunu var ve bu nedenle geceleri TV izliyor.Her şey bir gün Mary’nin Max’e rastgele attığı bir mektupla başlıyor.  Mary mektubunda annesinden, babasından, horozlardan bahsediyor. Amerika da bebekler kutu kolaların içinden mi çıkar diye soruyor ve kendi resmini çizip mektubu gönderiyor. Max, Mary’nin  mektubunu 4 kez okuyup, 18 saat camdan baktıktan sonra karar veriyor ve mektubu yanıtlıyor. Yanıt olarak ; kilo vermek  istediğinden, gönderdiği resmi ilginç bulduğundan, Amerika da bebeklerin kola kutusundan çıkmadığından, bebeklerin hahamların yumurtladığı yumurtalardan geldiğinden, eğer Yahudi değilsen Katolik rahibelerin yumurtalarından, ateist isen pis ve yalnız fahişelerin yumurtalarından geldiğini yazıyor. Son olarak da ekmek arası çikolata sevdiğinden ve görünmez bir arkadaşı olduğundan bahsediyor.

Max ‘in gönderdiği mektup Mary’nin annesinin eline geçtiğinden ve bu kaçık adamın kızının mektup arkadaşı olmasını istemediğinden Mary’e mektuptan bahsetmiyor ancak bir tesadüf eseri mektup Mary’nin eline geçiyor ve mektuplaşmalar devam ediyor.

”Kusurlarımızı biz seçemeyiz, onlar bizim bir parçamız ve onlarla yaşamak zorundayız. Ama yine de arkadaşlarımızı seçebiliyoruz ben seni seçtiğim için çok ama çok memnunum. Herkesin yaşamı uzun bir kaldırım gibidir. Bazılarının taşları iyi döşenmiştir benim gibi diğerlerininkiler çatlaklar, muz kabukları ve izmaritlerle doludur …Umarım bir gün kaldırımlarımız kesişir .’’

Çizimlerin, renklerin, oluşturulan karakterlerin kesinlikle çok başarılı olduğunu ve bu güzel animasyonun her yaş aralığına hitap ettiğine inanıyorum. Hiç animasyon seyretmediyseniz başlangıç olarak Mary ve Max mükemmel bir seçim olacaktır.

İyi seyirler, bakıp görmeniz, görüp , içselleştirmeniz dileğiyle.

1  Nisan 2021

Continue Reading

Film

Sarhoş Atlar Zamanı

Published

on

Sarhoş Atlar Zamanı uzun süredir seyretmek istediğimiz ama bir türlü kendisine sıra gelmeyen kült filmler listemizde yer alıyordu. Dün İranlı bir lise öğrenci Mahi’nin, ülkelerine gelen Afganlı bir işçiye aşık olmasını konu eden Heiran filmini izledikten sonra İran-Irak sinemasına biraz ağırlık verelim istedik.

Sarhoş Atlar Zamanı, yönetmen Bahman Gobadi’nin 2000 yılında yaptığı film, İran yakınlarında sınıra çok yakın ve yönetmeninde köyü olan Bane de geçiyor. Film ile orada yaşayanlar için sıradan bizim içinse acımasız gerçeklikle karşı karşıya kalacağımız bir hikaye ortaya çıkarılmış.

 

Gerçek bir hikayeden esinlenen film, kaçakçılık ile geçinen bir aileyi konu ediniyor. Anne çocuğunu doğururken ölmüş, geriye 5 çocuk bırakmış ve çocukların babası da kaçakçılık yaparken öldürülmüş. Hikaye bundan sonra başlıyor ve zaten çok zor şartlar da devam ettikleri yaşamları artık tamamen bir mücadeleye dönüşüyor. Bu mücadeleye töreler ve coğrafi şartlar da tuz biber ekiyor. Kardeşlerden Madi, engelli ve çok hastadır. Çocukların geçimini sağlamak evin en büyüğü Ayoub’a kalmıştır ve okulu bırakmak zorunda kalır. Sürekli ilaç içen ve iğne vurulan kardeşin bir an önce ameliyat ettirilmesi gerekmektedir. Bu nedenle Ayoub da oradaki herkes gibi kaçakçılık işine girmek zorunda kalır.

Vazgeçilmez geçim kaynağı  olan kaçakçılık ile geçinmeye ve kardeşinin ameliyat parasını toplamaya çalışan Ayaub bunda başarılı olamayınca, kız kardeşi amcası tarafından Madi’nin tedavi ettirilmesi şartıyla evlendirilir ancak böyle bir şarttan haberi olmayan damadın annesi Madi’yi görünce istemez  ve Madi tekrar eve  döner.

Ayoub kaçakçıların yanında çalışmaya devam eder. Çetin kış şartları nedeniyle katırların soğuktan ölmemesi ve vücut ısılarının dengede olması için katırlara alkol içirilir. Filmin adı da buradan gelmektedir. Katırlar bu hava şartlarına alkol ile direnç göstermeye çalışırken, insanları sıcak tutacak doğru düzgün kıyafetleri bile bulunmaz.

Gerçeklik, hayatın acımazlığı karşısında insanların bir şekilde hayatlarını sürdürebilmek için kader olarak kabul ettikleri işler, çocukların çocuk olmadığı, erkek çocukların adam, kız çocukların kadın gibi davranmak zorunda kaldıkları bir dünyayı ajitasyona yer vermeden bize aktaran yönetmen, film ile farklı ülkelerden Altın Kamera Ödülü, Jüri Özel Ödülü, En iyi uzun metrajlı film ödülü ve Büyük Jüri Ödülü gibi ödüller kazanmıştır.

Filmi izlerken, yüreğiniz burkulacak, üzülecek, belki kendi veya çocuklarınızın içinde bulunduğu imkanları filmdeki çocukların imkanları ile karşılaştıracak ve sonuçta halinize şükredeceksiniz. Gerçekler acıdır ama bu onların yaşanmadığı anlamına gelmez.

İyi seyirler.

Şubat 2021       @gezipduru_ys       @okumali_ys

Continue Reading

Film

One Child Nation

Published

on

One Child Nation belgeseli Çin’de 1979 yılında uygulanmaya başlayan ve 1982’de anayasada yer bulan nüfus planlaması politikasını anlatıyor. Nüfus artışının önüne geçmek için uygulanan bu politikanın mağdurları ve uygulayıcıları ile yapılan bu belgesel, insanların içinde bulundukları şartlara nasıl uyum sağladıklarını, karar alıcılar tarafından belirlenen kurallar ne kadar uygulanamaz gibi görünse de insanların bu kuralları ister istemez nasıl uyguladıklarını ve yaşanan olaylar hakkında neden sorumluluk kabul etmediklerini gösteren güzel bir kanıt niteliğinde.

Gelelim belgeselden edindiğimiz bilgilere…Katı kurallar olmakla birlikte kırsal kesimde yaşayan insanların, aralarında 5 yaş olması şartıyla iki çocuk sahibi olmalarına izin verilmiş ama bunun dışında Ulusal Aile Planlaması memurları tarafından önlemler çok sıkı bir şekilde uygulanmış. Kısırlaştırmayı kabul etmeyen ailelerin evleri yıkılarak mallarına el konulmuş. Uzun yıllar süren bu uygulama kendi içinde bir pazar oluşturarak evlat edinme ve bu işten para kazanma yollarını açmış. Doğan ikinci çocuklar yol kenarlarına, pazar yerlerine bırakılmış ve bir süre sonra bu çocuklar buralardan toplanarak para karşılığında yetimhanelere götürülmüş. Yetimhane de olan çocukların nerede bulunduklarını ve fotoğraflarını içeren bilgiler gazete de yayınlamış ve 60 gün içinde aileleri tarafından alınabilecekleri söylenmiş. Ancak süre sonunda çocuklar alınmadığından Amerikalı ailelere evlatlık olarak verilmiş.

İlgimi çeken bölümlerden biri de kadına Zaodi ismi verilmiş olması ve anlamının ‘’erkek kardeş getir’’ olması. Erkek çocukları toplumsal anlamda daha saygın bir konumda görüldüklerinden aileler kız çocuklarının olmasını bu dönemde istememişler.

Belgeselde ayrıca devletin halk sanatlarını kullanarak tek çocuk propagandasını her alanda kullandığından, şarkılar, tiyatro ve opera eserleri yazıldığından bahsedildi. Aynı zamanda kısırlaştırma işlemlerini yapan bir ebe ile röportaj yapılarak günde en az 20 kişiyi kısırlaştırdığını, emekli olduktan sonra vicdan azabı çektiğinden kısır olan kişilerin bebek sahibi olmaları için çalışmaya başladığını dinlerken, bir diğerinin ise bunun bir savaş olduğunu, bu nüfus savaşında başarılı olmak için bu politikanın uygulanmasının zorunlu olduğunu söylediğine şahitlik ediyoruz. Pen Wong adlı bir sanatçı ile yapılan röportaj da ise -genç hemşireler bu bebekleri nasıl öldürebildiler? diye sorup yanıtı da şu şekilde veriyor. Telkin sonucunda. ‘’Toplumsal fayda her şeyin üstündedir.’’ ve ‘’Parti yanılmaz.’’ düşüncesiyle.

Nihayetinde Çin, 2015 yılında iki çocuk politikasına geçiş yapıldığını açıklamış ve yeni politikaya göre propaganda şu şekilde değişmiştir : ‘’Bir çok az, iki çok iyi .’’

İyi seyirler,

Continue Reading

Facebook

Popüler