Connect with us

Gezi

Küba Gezimiz

Published

on

Farklı kültürlere olan ilgim ve renklerin dünyasına olan tutkum nedeniyle elbette Küba’yı görmem gerekiyordu. Aylar öncesinden rezervasyonumuz tamamlandığında günler Küba’yı, oradaki yaşamı, gezi programındaki yerleri araştırmakla geçti daha doğrusu geçmek bilmedi. Uçuştan bir gece önce heyecan dorukta, içinde bilmem kaç rengarenk giysiden oluşan bavulum hazır şekilde kenarda ve ruhum çoktan Küba’ya hazır şekilde uyudum.

Nihayet uçuş günümüz geldiğinde çok erken saatlerde Atatürk Havalimanı Dış Hatlar da gezi grubumuz ile buluştuk. Air France Havayolları ile Paris aktarmalı Havana uçuşuna geçtik. Paris havalimanında yaklaşık 5 saat kadar bekledikten sonra 15 saat kadar havada  kaldık. Grubumuzda enerji o kadar yüksekti ve herkes o kadar heyecanlıydı ki kimse uykuya geçiş yapamadı. Bu uzun yolculuk çok eğlenceli geçti; sohbetler, kahkahalar, açık büfe haline getirdiğimiz uçağın mutfağı…Her şey çok güzeldi.

Küba gezimize başlamadan önce, Küba da kaldığımız otellerin ve öğlen yemeklerini yediğimiz yerlerin adı ile giderken aklınızda bulunması gereken kısa notları sayfanın en altına dipnot olarak aldım.

1.GÜN

Çok uzun süren uçak yolculuğumuzun ardından havalimanına yakın otelimize yerleşip akşam yemeğimizi yiyerek ama yorgunluktan ne yediğimizi anlamadan dinlenmeye çekildik. Oteli sadece gecelemek için kullanıp sabah erkenden adanın doğusuna inmek üzere ilk uçağa binip otelden ayrılacağız.

Gezimize adanın doğusundan başlayarak batıya doğru ilerleyecek ve doğu-batı arasındaki farklılıkları açık şekilde göreceğiz.

mappa_di_cuba_province

2.GÜN- HOLGUIN

Otelimizde kahvaltı yaptıktan sonra ilk uçak ile Holguin’e uçuyoruz. 1.5 saatlik uçuşun ardından Küba Milli Marşı’na da adını veren Bayamo şehrine gidiyoruz. Ortada büyük bir meydan ve bir park, her yerden kulağınıza gelen güzel Latin müzikleri, gülümseyen ve rengarenk kıyafetlerle yürüyen insanlar, sıcak hava, Küba ve ben.

 

 

 

Daha ne olsun. Ağzım kulaklarımda bu renkli şehri dolaşıp yemeğimizi yedikten sonra Holguin’e geri dönüyoruz.

 

 

 

 

 

 

Gezimiz boyunca her daim göreceğimiz üzere kadınlar ve özellikle yaşlılar elinde büyük şemsiyeler taşıyor. İlk başta bu sıcak havada neden şemsiye taşıdıklarına anlam veremesek de güneşin kavurucu sıcaklığını hissettikçe ve 1-2 gün sonra da aniden tropikal yağmurlara yakalanınca çok net anladık.

Yemek saati gelince midemden çok kulağıma seslenen bir restoranta gittik. Ses güzel, figürler güzel, müzik desen hadi ne oturuyorsun kalk türünden.

 

Yemek sonrası sokak aralarında dolaşırken enteresan görüntülere de rastlıyoruz.

Biz de bulunan minibüslerin karşılığı bu araçlar.

 

Yollarda ya da küçük dükkanlarda açıkta et satışı yapıyorlar.

 

 

Ve görünce yüzümüzü gülümseten bir kare.

 

Ve oturma odaları…Sallanan sandalyeler olmazsa olmazlarından.

 

 

 

Akşam otelimizi de görünce keyfimiz ve kahyasına diyecek yoktu.

 

 

 

3.GÜN- SANTİAGO DE CUBA

Sabah kahvaltı saatinde grubumuzla birlikte daha dinç bir şekilde bir araya geliyoruz. Ülkede her şey kısıtlı ve az olduğundan sabah kahvaltılarında verilen domates ve salatalık dilimlerine hayretle bakar bulduk kendimizi . O kadar ince dilimlenmişlerdi ki salatalık dilimin altından diğer dilimi çok net şekilde görebiliyorduk.

 

Yol güzergahımız üzerinden birkaç kare.

 

 

 

 

Yolculuk sırasında dikkatimi ilk çeken ülkenin doğu kesimlerinde kullanılan ve zaman zaman karşılaştığımız, ülkemizdeki cezaevi arabalarına benzeyen kafesli araçlarla yolculuk etmeleri oldu. Tıklım tıkışık, basık, sıcak, doğal olarak o ortamda insanların ifadesiz yüzleri…

Kahvaltı sonrası 1.5 saatlik otobüs yolcuğunun ardından Kristof Kolomb’a ”cennet varsa burasıdır” dedirten, 1959 yılında Castro’nun  zaferi ilan ettiği, eski başkent ve 2. Büyük şehir olan Santiago De Cuba’ya geçiyoruz. Bu şehir diğerlerine göre daha bir renkli ve canlı gibi geldi.

 

 

 

 

 

Gün içinde Bacardi ailesine ait Bacardi Binası’nı, Jose Marti’nin de anıtsal mezarının bulunduğu Cementerio Santa Ifıgeni‘yi, Moncada Karargahı’nı, Fidel tarafından devrim zaferinin ilan edildiği Belediye Sarayı ile birlikte daha birçok noktayı geziyoruz.

Bacardi Binası…Bacardi Küba’da ünlü bir rom firması.

Küba’daki ilk devrim hareketi, Fidel Castro ve yol arkadaşlarının 26 Temmuz 1953 günü, adanın en büyük askeri  karargâhı sayılan Moncada Kışlası’na saldırmasıyla başlamış ancak bu saldırı başarıya ulaşamamış. Yine de bu  saldırı Amerika’nın boyunduruğu altındaki yönetimdeki Batista’ya karşı özgürlük bilincinin uyanmasında etkili olmuş. Fidedel Castro bu girişim sonucu 16 yıl hapis cezasına çarptırılmış ancak bu hareketi ciddiye almayan Batista yönetimi, Fidel ve  yol arkadaşlarını 21 ay sonra serbest bırakmış.

 

Kurşun delikleri hala duvarlarda duruyor.

Küba da en çok etkilendiğim yerlerden birisi de Cementerio Santa Ifıgeni. Bu yer için mezarlık demek pek içime sinmiyor çünkü  sanat eserlerinin bulunduğu açık hava müzesi gibi. Salgın hastalıklardan ölenlerin, özgürlük mücadelelerinde hayatlarını kaybedenlerin, Buena Vista Social Club’ın üyelerinden Compay Segundo’nun ve Küba’nın ulusal kahramanı ve şairi Jose Marti’nin de mezarı burada.

 

 

 

 

 

 

 

 

Gün yavaş yavaş biterken en son uçsuz bucaksız deniz manzarasına sahip El Morro Kalesi’ne gidiyoruz. Kalenin kapısı ve asma mekanizması, günümüze kadar sağlam bir şekilde ulaşmış.

1997’de UNESCO Dünya Mirası listesine girmiş bu kalenin burçlarına çıktığımızda Karayip kıyılarının muhteşem görüntüsü ile karşılaşacağımızı bilmiyorduk.

 

 

4.GÜN-CAMAGÜEY
Küba’nın yüzölçümü bakımından en büyük ama nüfus bakımından 4. en kalabalık şehri olan CAMAGÜEY’e doğru yola çıkıyoruz.

Otobüs durağı

 

Camagüey geçmişte önce kıyıda kurulmuş ancak sonrasında korsan istilaları nedeniyle iç taraflara doğru taşınmış bir şehir. Eski Şehir bölgesi ile Unesco koruma listesinde.

 

Renk renk, tek katlı evlerle çevrili bir meydan, her yerde olduğu gibi bu şehirde de kulağımıza sürekli bir tını şeklinde gelen Latin müzikleri…Her şehirde ayrı bir güzellik, ayrı bir hava var.

Yemekten sonra Carmen Meydanı’na geliyoruz. Nuestra Senora del Carmen Manastırı’nın da bulunduğu bu meydanı, tunçtan yapılmış heykeller süslüyor.

 

 

 

Serinleyip bir şeyler içtikten sonra sokak aralarında dolaşıp Küba’nın insanlarını da fotoğraflayarak Agramonte Parkı’na gidiyoruz. Bu ara içecek olarak burada Tukola ve Crystal (Bira) çok fazla tüketiliyor. Kafein ihtiyacınız varsa Tukola’dan karşılayabiliyorsunuz.

 

Ve şehirden yaşama dair fotoğraflar.

 

 

 

5.GÜN-TRİNİDAD

Otelde yaptığımız kahvaltının ardından yola çıkıyoruz. Trinidad’a varmadan önce 30 binden fazla kölenin çalıştığı ve 70’ten fazla şekerkamışı değirmeninin bulunduğu VALLE DE LOS INGENIOS/ ŞEKER VADİSİ’ni gezmeye gidiyoruz. Köleleri izlemek için inşa edilen Iznaga Kulesi’ne mutlaka çıkmalıyız diyoruz. Sonra manzarayı görünce iyi ki çıkmışız diyerek gülümsüyoruz.

 

 

Sonrasında Unesco Dünya Miras Listesi’ndeki Trinidad şehrinde, pastel renkli evler, Arnavut kaldırımları, saray ve meydanları, dar sokaklarında kadınların sattığı elişlerine bakıp alışveriş yapabilme imkanı…Bir cafede oturup Afro-Küba ritimleri ile danslarına eşlik edip, Küba’nın özel içeceği olan Canchanchara’larımızı yudumluyoruz.

 

 

 

Küba denildiğinde ilk akla gelenlerden biri de purodur. Proların nasıl yapıldığını izleyebileceğimiz puro fabrikasına gidiyoruz ancak fotoğraf makineleri yasak olduğundan bu ilginç fabrikayı fotoğraflayamıyoruz. Fabrika çalışanları neredeyse diz dize çalışıyor. Seri bir üretim var ki son kontrol aşamasında tütün sahip olduğu özelliklere göre sınıflandırılıp tütünün satış fiyatı belirleniyor.

Fabrika ve çevre gezileri sonrası otele dönüyoruz.

6.GÜN / SANTA CLARA
Sabah otelde aldığımız kahvaltı sonrasında Trinidad’tan 1 saat sürecek otobüs yolculuğu ile SANTA CLARA’ya geçiyoruz.

 

 

İlk olarak Ernesto Che Guevara Anıtı’na gidiyoruz. Che’nin anıtının hemen önündeki devasa meydan Plaza de la Revolucion Ernesto Guevara. Çok büyük bir meydan, devrime tanıklık etmiş yüzlerce noktadan biri. Küba’daki tüm meydanlar gibi temiz ve düzenli ki bu insana kendini iyi hissettiriyor .

Burada askeri üniforması içinde CHE nin bir heykeli bulunuyor. Heykel, yaklaşık 12 metre yüksekliğinde ve bronz. Heykelin altında ise, 1967 yılında, Bolivya’da çatışmada öldürülen Che ve arkadaşlarının mezarları var.

CHE Guevera, 17 Ekim 1997 tarihinde, askeri bir törenle buraya defnedilmiş. Mezarın bulunduğu yerde, fotoğraf çekmek kesinlikle yasak.

Sıra CHE’nin AnıtMezarı’nı ziyaret etmeye geldi. Mezarı, küçük bir oda içinde en yakın arkadaşları ile birlikte duvar mezar şeklinde… Odaya girerken belli sayıda insan alınıyor, kısa süre kalıp çıkarılıyorsunuz. Odanın bir köşesinde devrimin sürekliliğini simgeleyen ve hiç sönmeye devrim ateşi yanıyor. Fotoğraf çekilmesi yasak olduğu için sadece gözlerimize hapsettiğimiz görüntüler ile oradan ayrılıyoruz. Mezar alanının yanındaki bölümde Che Guevera’ya ait eşyaların ve fotoğrafların olduğu Che Müzesi yer alıyor. Binanın dışında oldukça büyük bir mozalenin üzerinde de Che’nin heykeli bulunuyor.

 

Sırada Monumento a la Tome del Tren Blindado var. Küba tarihi açısından önem taşıyan ve Batista askerlerinin bir kısmının pusuya düşürüldüğü trenin vagonlarını ve içindeki çeşitli fotoğraflar ile döneme ait eşyaları görüyoruz.

CHE’nin gömleği

Santa Clara’da öğle yemeğimiz sonrasında UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde yer alan CIENFUEGOS’a hareket ediyoruz. 1 saatlik otobüs yolculuğu sonrasında varışımızla şehri gezerek Küba’nın keyfini çıkartıyoruz.

 

Santa Clara’nın Vidal Meydanının dört bir yanında birçok tarihi bina yer alıyor. 1885 yılında yapılmış Caridad Tiyatrosu ilgi çeken binalardan bir tanesi.

2 saatlik yolculuk sonunda akşam saatleri yaklaşırken Karayip Denizi deyince akla ilk gelen şehir VARADERO’ya geçerek deniz kenarındaki her şey dahil otelimize varıyoruz. Günün yorgunluğunu, içeceklerimizin eşliğinde bembeyaz kumlarda sahilde dinlenerek atıyoruz.

7.GÜN- VARADERO-CAYO BLANCO ADASI

VARADERO da tam pansiyon otelimizde keyifte yapabilirdik ama biz ekstra olarak düzenlenen CAYO BLANCO ADASI turuna katılıyoruz. İyi ki de gitmişiz, bir deniz ve kum bu kadar mı güzel olur!

Diğer adı Beyaz Ada olan bu adadaki mercan ve süngerler görselliği daha da muhteşem hala getiriyor.

Bir de ada da yediğim istakozun tadı hala damağımda. Küba da bir çok yerde yedik ama buradaki ayrı bir lezzetliydi. Belki de bu güne kadar gördüğüm en muhteşem manzara yüzündendir.

8.GÜN / HAVANA

Her gün yeni baştan ritmin, tarihin, kültürün ve müziğin içinde Küba’ya uyanmak. Bugün tüm gün Havana gezimiz var ve biz çok heyecanlıyız. Eski model arabaları, binaları, Fidel Castro’nun eskiden konuşmalar yaptığı ünlü Devrim Meydanı’nı, Devrim Müzesi’ni, Armas Meydanı’nı, gurur kaynağımız ATATÜRK’ün Büstü’nü, Prad ve sahil caddesini görerek akşam saatine kadar şehri turlayacağız.

Havana denilince akıllara gelen ilk yerlerden biri Devrim Meydanı. Meydanın bir köşesinde önünde Jose Marti heykeli bulunan dev bir dikilitaş bulunuyor. Çevresinde ise İçişleri Bakanlığı binasının üzerinde demirden Che silüeti yer alırken yine resmi binalardan bir diğerinin üstünde ise Camilo Cienfuegos’un silüeti var. 1 Mayıs kutlamaları bu büyük meydanda yapılıyor.

20161121_214941

 

semiha-whats-up-2896

Havana’daki Devrim Müzesi’ni ziyaret etmeden olmaz. Bu bina devrim öncesi başkanlık sarayı iken devrim sonrası müze haline getirilerek halka açılmış. Kesinlikle vakit ayrılması gereken tarih kokan bir bina. Gezerken biraz hüzün, çokça haklı gurur, başarı ve tabi devrim ruhunu hissediyorsunuz.

 

 

 

 

1956’da Fidel Castro önderliğindeki 82 kişi, 12 kişilik Granma yatı ile Meksika’dan Küba’ya gelerek Sierra Maestra dağlarına çıkmışlar. Granma yatı Küba Devrim Müzesi bahçesinde sergileniyor ancak fotoğrafını çekmek yasak. Alttaki fotoğrafta Devrim için ölenlerin anısına sonsuza kadar yaşayacak olan simgesel ateş ve arkada Granma yatının  küçük bir bölümü görünüyor.

 

Küba Devrim Müzesi’nde Che Guevara ve Camilo Cienfuegos’un gerçek boyutlu balmumu heykelleri de var.

 

Müzeden sonra Museo del Ron Havana Club’a gidiyoruz. İçki kültürünüz varsa ve Rom’un nasıl yapıldığını merak ediyorsanız bu müzeye uğramalısınız. Müze rehberi eşliğinde, bölünmüş ve birbiriyle bağlantılı odalar halinde Rom’un nasıl yapıldığını dinleyebilirsiniz.

 

 

Ayrıca binanın üst katında Afrikalı kölelerin adaya getirilirken kullandıkları aletleri de görebilirsiniz. Rehberimiz Kristof Kolomb’un keşfederek (Ekim 1492) İspanyol toprağı ilan ettiği Küba’da ilk kalıcı yerleşimin 1511′de kurulduğunu, İspanya’dan düzenli gemi seferlerinin başlaması sonucu Havana’nın ticari ve stratejik önemini artırdığını, bu arada hayvancılığın, tütün ve şekerkamışı üretiminin artmasından ve işgücü ihtiyacından dolayı Afrika’dan çok sayıda köle getirildiğini anlatıyor.

 

 

 

Ardından Armas Meydanı’na gidiyoruz. Yaşayan capcanlı, rengarenk bir yer burası. Kitaplar, CD’ler, kulağınıza her daim uzaktan da olsa ulaşan müzikler, belirli bir ücret karşılığı birlikte fotoğraf çektirebileceğimiz rengarenk insanlar.

 

 

Küba da duygu seli yaşadığımız anlara geldik. 2008 yılında Metin Yurdanur’un eseri olarak Havana’ya dikilen ATA’mızın büstünü görmek çok ama çok onur verici idi. Grubumuzla birlikte hep bir ağızdan İstiklal Marşımızı okuduk. ATA’mızın değerinin binlerce km uzakta da bilinmesinden dolayı çok mutlu olduk. Ayrıca büstün meydana konulmasına izin verdiği için sevdiğim Küba’yı biraz daha sevdim.

 

 

 

Prado ve Sahil Caddesi’ni de dolaştıktan sonra otelimize döndük.

 

 

 

 

9.GÜN- PINAR DEL RİO
Kahvaltı sonrası puroları ile ünlü Küba’nın mutlaka görülmesi gereken başka bir bölgesi olan Pınar Del Rio’ya gidiyoruz. Rehberimizden bu şehrin Küba’nın tarım merkezi olduğunu, topraklarında dünyanın en kaliteli tütünün yetiştiğini ve Vinales’in, Pınar del Rio’ya bağlı bir kasaba olduğunu öğreniyoruz.

 

 

Ekstra tur olarak aldığımız Vinales Valley gezimize başladık bile. Pınar del Rio bölgesindeki Vinales Vadisi UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan önemli bir doğal bölge.

 

 

Cueva del Indio Vinales mağarasının içi oldukça geniş ve tavanı çok yüksek. Mağarada sarkıt ve dikitlerden oluşmuş aydınlatmalı bir yoldan kısa bir mesafe ilerledikten sonra, mağara içinde sandalla ufak bir gezinti yaparak yine doğa ile kucaklaşıyoruz.

 

Küba’ya gitmeden önce görsellerinden dolayı çok merak ettiğim Brezilyalı ünlü ressam Diego Riviera’nın öğrencisi Leovigildo Gonzalez tarafından vadinin kenarındaki dik ve sarp bir kayanın üzerine çizilmiş Mural de la Prehistoria adlı 120 metre yükseklik ve 180 metre genişliğindeki evrim teorisini anlatan dev duvar resmini görünce çok heyecanlanıyorum. Muhteşem bir görsellik sunuyor vadiye, etkilenmemek mümkün değil.

 

 

Otele dönerken gördüğümüz evler ise sanki film setindeymişiz gibi bir his uyandırdı.

 

Akşam son anda program değişikliği ile gittiğimiz bar… Mojito, enfes müzikler ve en güzeli/değerlisi Buena Vista Social Club Orkestrası’nı dinleme şansını elde etmenin verdiği mutluluk.‘’ Chan Chan’’

 

 

 

Grubun fotoğrafları için Atakan Baykoçak’a teşekkür ederim.

10.GÜN / OLD HAVANA-ERNEST HEMİNGWAY-FLORİDİTA
Bugün Yazar Ernest Hemingway’in San Francisco de Paula kasabasındaki çiftlik müze evine gidiyoruz. İçi olduğu gibi korunduğu için sadece dışarıdan gezilebiliyor. Bugüne kadar içeriye sadece Sovyet lideri Gorbaçov’un girmesine izin verilmiş. Geniş pencerelerden, duvarlarda sanatçının Afrika’da vurduğu hayvanların dondurulmuş başları, kütüphanesinin bölümlerini, yazı masasını, daktilosunu, dinlenme odasını görüyoruz.


Evini gezdikten sonra Old Havana yani Eski Havana’ya dönüp Hemingway’in de sürekli uğradığı bir bar olan Floridita’da yemeğimizi yiyiyoruz. Küba’lıların papa adı ile andığı yazarın, barın sol köşesinde, sol kolunu bar tezgahına yaslamış şekilde duran bronz heykeli bulunuyor. Mekan oldukça popüler ve turistler yoğunlukta.

 

 

Sıra geldi El Capitolio binasına…Burası A.B.D’ nin Washington D.C şehrindeki Kongre Binası’na çok benzeyen bir yapı. 1959 yılına kadar hükümetin yönetim merkezi olarak kullanılmış ama şu anda Küba Bilimler Akademisi ve Ulusal Bilim ve Teknoloji Kütüphanesi. Yüksek bir bina olduğundan şehrin birçok noktasından rahatlıkla görülebiliyor.

 

 

Grubumuza serbest zaman verildiğinde Old Havana’nın ara sokaklara girip dolaşıyoruz ve alışveriş yapıyoruz.

 

 

KÜBA… Renklerin, müziğin, kültür çeşitliliğinin ve en önemlisi de devrimin ülkesi. Belki bir 10 yıl sonra tekrar gidip görmek ve yaşanan gelişmelere tanıklık etmek gerekir. Bakalım, gün neler getirir bilinmez.

 

İyi gezmeler.

Kaldığımız otellerin listesi aşağıdadır.

1.GÜN / Panorama Hotel 4*
2. GÜN / Playa Costa Verde 4*
3. GÜN / Casa Grande 4*
4. GÜN / Brisas Santa Lucia 4*

5. GÜN / Trinidad Del Mare 4*
6. GÜN / Melia Sol Palmeras 5*
7. GÜN / Melia Sol Palmeras 5*

8. GÜN / İberostar Park Central 5*
9. GÜN / İberostar Park Central 5*

Öğlen yemeklerini yediğimiz yerler.

1.GÜN / 7 Haziran Uçakta
2. GÜN / 8 Haziran Bayamo’da yerel restaurantta
3. GÜN / 9 Haziran Santiago De Cuba – Matamoros Restaurant
4. GÜN / 10 Haziran Camagüey – La Campana De Toledo
5. GÜN / 11 Haziran Trinidad – Plaza Mayor
6. GÜN / 12 Haziran Santa Clara – Los Canayes Restaurant
7. GÜN / 13 Haziran Varadero otelde veya ekstra tekne turunda
8. GÜN / 14 Haziran Havana – Santo Angel Restaurant
9. GÜN / 15 Haziran Pınar Del Rio – Dos Hermanas Restaurant
10. GÜN / 16 Haziran Old Havana’da Floridita Restaurant

NOTLAR

Kapıda vize ile ülkeye giriş-çıkış yapılabiliyor. Pasaportunuza giriş-çıkış işlemleri yapılmıyor.

Para birimi CUC  1cuc=1Euro  CUC, sadece turistler tarafından kullanılıyor. Küba da havalimanında döviz büroları var. Ülkeye gittiğinizde orada değiştirebilir, artan paranız kalırsa dönüşte tekrar Euro ya dönüştürebilirsiniz. Küba halkının kullandığı para birimi ise Peso’dur. Bunu sadece kendileri kullanıyor.

Ülkede şampuan var ancak çok pahalı. Dolayısı ile bazı yerlerde özellikle otel giriş ve çıkışlarında sizden şampuan isteyen kadınlarla karşılaşabilirsiniz.

Adanın doğu bölgelerinde pencerelerde cam yok çünkü ülkede cam imalatı yok. Dolayısı ile evlerin pencereleri tahtadan. Özellikle ülkenin doğusunda her evde 37 ekran TV ve ülkenin her yerinde göreceğiniz üzere sallanan sandalye mutlaka var.

Açık tenli iseniz yanınızda mutlaka bir iki kutu 50 faktör güneş yağı bulundurun. Ekvatora yakın olduğundan güneş ışıkları daha dik açı ile geliyor ve gerçek anlamda yakıcı bir sıcaklık oluyor.

Kral palmiyesinin ülkenin sembol ağacı olduğunu öğreniyoruz

En önemlisini en sona sakladım. Tur ile gidecek olursanız rehberinizin mutlaka deneyimli ve bilgili olmasına dikkat edin. Bilgi ile görseller birleşince akılda daha kalıcı oluyor .

HAZİRAN 2013

Gidilecek yollar, okunacak kitaplar, izlenecek filmler sınırsız ve ucu açık. Nefes alacağımız sayı bile belli dedik. Başladık gezmeye, okumaya, gözlemlemeye… Gezdikçe çoğaldık, okudukça bilinçlendik ve izleyip, gözlemledikçe çevremizde devasa olarak nitelenen sorunları, sıkıntıları !!! minnacık görmeye başladık ve sonuç olarak birlikte huzur bulduk. İnsan bu zamanda başka ne ister ki ! Dünya ne büyük biz insanlar ne kadar küçük demeye ara vermeden devam ettik. Kim bilir hayatımızın sonuna kadar daha ne kadar çok söyleyeceğiz. Franz Kafka ne kadar güzel demiş. ‘’Ölümün olduğu bu dünyada, hiçbir şey çok da ciddi değildir aslında." Öncelikle sağlığımızın değerini bilip, kendimize iyi davranalım ve yatırım yapalım. Geze, göre ne tür yaşamlar varmış tanıklık edelim. Hayatınızı istediğiniz şekilde yaşamanız dileğiyle. Mutlu ve her zaman umutlu kalın .

Gezi

San Gimignano Gezimiz ve İşkence Müzesi

Published

on

Bugün “Ortaçağ’ın Manhattan’ı” olarak anılan ve namı diğer Güzel Kuleler Şehri olan San Gimignano’dayız.

San Gimignano, merkezi İtalya’nın Toskana bölgesinde yer alan Siena’ya bağlı çok iyi korunmuş bir Ortaçağ kasabası. Etrafı surlarla çevrili, bir tepenin üzerine kurulu olan San Gimignano; uzun ismi San Gimignano delle Belle Tori’nin tepeden üzüm bağlarını gören müthiş manzarasını seyrettikten sonra kasabasının giriş kapısına doğru yöneldik. Girişten itibaren seramik tasarımları, hediyelik eşya dükkanları, kafeler, biraz ilerlediğimizde de kuleleri ile kasaba bize merhaba dedi.

Sokak aralarını ve meydanlarını anlatmadan önce kasabanın tarihine çok kısa göz atalım ve kasabaya dair bazı rivayetleri aktaralım. Her devirde zenginliği gösterme ve dolayısı ile güç dengelerini kurma çalışması farklı farklı karşımıza çıkar. Burada da soylu aileler güçlerini göstermek amacıyla kuleler inşa ettirmişler ve inşa ettirdikleri kuleler ne kadar yüksekse aileler o denli zengin sayılmış. Aristokratlar  en uzun benim kulem olacak yarışına girdiklerinden zamanla belediye binasından daha uzun kule yapılması yasaklanmış. Bu kez aristokratlar bu yasağı kendilerince delmek ve güç gösterisine devam edebilmek adına ikiz kuleler yapmaya başlamışlar ve sonuç olarak kasaba da toplam 76 kule yükselmiş ancak bugüne kadar 14 bazı kaynaklara göre ise 13 tanesi ulaşmış. (Günümüzde kulelerden sadece Torre Grossa turistlere açıktır ve kalan kuleler içindeki en yüksek kuledir. Çıkmadan sizi 200 den fazla merdivenin beklediğini söylemeden geçmeyeyim.)

Ortaçağ mimarisini yansıtması ve bugüne kadar koruması nedeniyle UNESCO Dünya Mirasları listesinde yer alan kasabanın kuleleri hakkında rehberimizden dinlediğimiz şu rivayeti de anlatmadan geçmeyelim. Floransa o zaman güçlü bir yapıya sahip olduğundan kasabayı haraca bağlamak istemiş. Haraçlar sadece maddi olarak değilmiş, kasabanın kadınlarına Floransalılar tarafından el konuluyormuş ve kasabalılar bu duruma karşı önlem olarak kulelerin giriş kısımlarına bölmeler yaparak kadınlarının bir kısmını  saklamışlar.

Bir bilgi de ticari zekalarına ait … Hac döneminde Roma’dan gelen bütün kervanlar kasabada mola verirmiş. İsa’nın gerildiği çarmıhı, kolyeye çevirmeyi akıl etmişler ve yaptıkları minyatür haçları deri şeritlere bağlayıp kolye olarak satmaya başlamışlar.

Sırada San Gimignano’nun en büyük meydanlarından biri olan Piazza Della Cisterna var. Bu meydanda 13.-14. yüzyıla ait kule ve 1237’den kalma bir kuyu var. Bazı turistler kuyuya para atıp dilek tutuyorlardı. Meydan da ayrıca 1311 yılında inşa edilmiş Palazzo Communale yani belediye binası, tiyatroya dönüştürülen Podesta Sarayı’nı ve Saat Kulesi’ni de görebilirsiniz.

Bu meydanda ayrıca Gelateria Dondoli‘nin önündeki kuyrukları göreceksiniz. Bu kuyruğun nedeni üst üste iki yıl ‘’Dünyanın en iyi dondurması’’ ödülünü kazanması. Yedik, beğendik ama ödüle değer miydi bilemedik.

Ortaçağ, kilisenin her alanda söz sahibi olduğu, Katolik Kilisesi’nin geniş topraklara, sınırız ekonomik güce eriştiği, kilisenin koyduğu kuralların tanrının sözü olarak kabul edildiği, dolayısı ile bu düşüncelere aykırı fikirlerin dile getirilmesinin mümkün olmadığı zift gibi karanlık bir dönemdi. Dolayısı ile farklı görüşlerin dile getirilmesi ve hatta düşünülmesi  bile kabul edilemezdi. Bu nedenle bu kişilerin kilisenin düşünce sistemi içinde hareket etmelerini sağlamak için akla hayale gelmeyecek işkence aletleri üretmişler ve bunları din adına, kutsallık adına kullanmışlar. Bu nedenle kasabaya gittiğimizde bu aletleri gidip görmeye karar verdik. Neler yok ti ki içeride… Vücudun çeşitli bölümlerini delen lahitler, işkence sandalyeleri, dizleri kırarak bedenler ayıran aletler, vücudu ikiye ayıran testereler…

Bu kasaba açıkçası aklımızda daha çok İşkence Müzesi ile kalacak. İnsan hem iyiyi hem kötüyü içinde barındırıyor. İnsanoğlu bilimde çığırlar açıyor, fezaya çıkıyor, her an konfor alanımızı genişletecek bin bir türlü teknolojik alet üretebiliyor ama bu aklı kötüye kullandığında da korkunç sonuçlar ortaya çıkabiliyor. Müze çıkışında  BATI-UYGARLIK dedikleri şeyin de bunlar üzerine inşa edildiğini düşünmekten kendimizi alamadık.

Her daim gezip, görmemiz dileğiyle.

Temmuz 2021

Continue Reading

Gezi

Salvador Dali Müzesi/Barselona

Published

on

Barselona gezimiz bizim açımızdan gecikmiş bir gezi olmakla birlikte keyif aldığımız, Gaudi’nin muhteşem eserlerini görüp göz ziyafeti çektiğimiz çok keyifli bir gezi olmuştu. O gezimizle ilgili yazımız detaylarına aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz. Yazımız da Salvador Dali müze evi ziyaretinden  bahsetmedik. Nedeni delilik/dahilik sınırı arasında gidip gelen Dali’ye ve eserlerine detaylı yer vermek istememizdi. Salvador Dali’yi bilmeyen yoktur uzun yukarı kıvrık bıyıkları, deli deli bakışları, metrodan karınca yiyenle birlikte çıkarken ki fotoğrafı ve tabi ki biricik aşkı sevgili Gala’sı…

https://www.gezipduru.com/2021/03/22/barcelona-gezimiz-ve-muhtesem-gaudi/

Sürrealizm akımının temsilcisi, sıra dışı tavırları ve yaşamıyla dikkat çeken ressam Salvador Dali ile ilgili kitabı okuduğum zamandan beri kendisi ayrıca ilgimi çekmişti. Barselona gezi planımızı hazırlarken karşımıza Salvador Dali Müzesi çıktığında hemen otel ile müze arasındaki mesafeyi kontrol etmiştik. Müzeye nasıl ulaşabileceğimiz araştırmış sonrasında tren yolculuğunda karar kılmıştık. Böylelikle Barselona’ya gittiğimizde de 1 günümüzü bu müzeye ayırdık.

Barcelona’dan yaklaşık iki saat süren ve InterRail biletimizle yaptığımız keyifli tren yolculuğumuzdan sonra Figueres istasyonunda indik. Figueres küçük bir yer, müzeyi bulmak zor olmuyor yönlendirme tabelaları da var. Barselona’ya gitmeden önce müze giriş biletini aldığımızdan giriş saatimizin gelmesini beklerken çevreyi dolaşıp müzenin hemen yanı başındaki kafe de vakit geçirdik.

Müze binasının dış duvarları bereketi sembolize eden ekmek somunları, çatısı ise doğurganlığı, üremeyi sembolize eden yumurta figürleri ile kaplı. Müzenin girişinde ise kafası yumurtadan kocaman bir filozof heykeli göreceksiniz. Ön cephesinde ise 1936 yılında Londra uluslararası sürrealist sergisine konuşmacı olarak katıldığında giydiği meşhur dalgıç kostümü… Dali bu elbiseyi bir davette giymiş ve boğulma tehlikesi geçirmiş. Binanın giriş ön cephesine geldiğinizde göreceğiniz araba lastikleri üzerinde duran yapıt 19. yüzyıl Fransız ressamı Meissonier’e adanmış. Ayrıca dışarıda Dali’nin hayran olduğu Katalan filozof ve yazar Francesc Pujols anısına bir yapıtı bulunuyor.

İspanya’nın Katalonya bölgesine bağlı Figueres kentinde bulunan bu sanat müzesine giriş saatimiz geldiğinde bizi yavaş yavaş içeriye almaya başladılar. Dışarıda gördüğümüz sanat eserleri ve binanın mimarisi içeride göreceklerimizin habercisi gibiydi.

Bina, 1960’da İspanya iç savaşında bombalanmış bir tiyatro binasıymış, 1974’te belediye meclisi tarafından Dali’ye verilmiş. Dali bu virane yeri restore  ederek 1974 yılında müze olarak hizmete sokmuş. Müzede, sanatçının 4 binin üzerinde eseri bulunuyor ve bu rakam, müzenin Dali’nin en fazla eserini barındıran sanat kurumu olarak dünyaca ün yapmasını sağlamış durumda.

Binanın dış cephesinde devasa yumurtalar ve ekmek somunları yer alıyor. (Dali’nin en sevdiği yiyeceğin yumurta olduğu ve günde 3 veya 4 tane yediği biliniyor.) Bunun bir yansıması, daha müzenin kapısından girmeden sizi karşılıyor. Dali’nin eserlerinde sıklıkla kullandığı formlar arasında yer alan yumurta aynı zamanda doğmak, yaşamın başlangıcını temsil ediyor.

Müzeyi gezmeden önce bilmeniz gerekenler :

Hidrojen atomu molekülleri; Hiroşima’ya atılan atom bombalarını ve bilimi

Kırmızı mendil; İspanya iç savaşında dökülen kanı

Vücuttan çıkan çekmeceler; insanların bilinç altında sakladıklarını

Siyah telefon; II. Dünya Savaşı’ndan hemen önce yapılan telefon görüşmelerini

Karıncalar; Çürümeyi, yitip gitmeyi

Dalgıç kıyafeti; bilinçaltına yapılan yolculuğu anlatır.

Girişte lobiyi geçtikten sonra bizi karşılayan bahçede Yağmurlu Cadillac’ı görüyoruz. Araba üzerinde bereket heykeli ve onun üzerinde de Gala’ya ait olduğu söylenen ters dönmüş bir kayık bulunuyor. Aracın üstünde Ernst Fuchs tarafından hediye edilen bronz bir heykel de göreceksiniz ki bu heykel aynı zamanda arabanın radyatör kapağı işlevini görüyor. Cadillac, Dali’nin yakın arkadaşı Napoli’li ünlü gangster Al Capone tarafından Dali’ye hediye edilmiş. İnternette gezinirken edindiğimiz bir bilgiye göre, Dali Amerika da olduğu bir gün yağmura yakalanmış ve taksi bulamamış. Bir ara önünden siyah bir cadillac geçmiş ve kendisini almasını ümit etmiş  ama almamış. Çok ıslandığı o günü de hiç unutamamış. Bu nedenle de arabanın üstüne yağmurlama sistemini kurdurmuş ve arabayı bir Euro ile çalışan bir makineye dönüştürmüş.

Bahçede ayrıca yükselen duvarlar içindeki alanlara altın renkli heykeller yerleştirilmiş. Duvarda yer alan heykellerin de bir hikayesi bulunuyor. Dali, ressamlığın yanı sıra heykelcilik, fotoğrafçılık ve sinema ile de ilgilenmiş. Walt Disney ile beraber yaptığı Destino adlı kısa çizgi film, “en iyi kısa animasyon filmi” dalında Oscar adayı olmuş ancak ödül alamamış. Ödül alamamak onu çok üzmüş ve Dali’dir bu ne yapsa yeridir dedirtmiş herkese. Müzede ki bahçenin duvarlarına Oscar ödüllerini sembolize eden kadın heykellerinden yapıp yerleştirmiş. Böylece kendi ödülünü kendisi tasarlayıp yine kendisine hediye etmiş.

Hayatı, konuşmaları, resimleri kadar kara kalem çizimleri de bir o kadar ilginçti.

Salvador Dali Müzesi‘nin ana giriş kapısının dışında yer alan başka bir kapıdan Mücevherler Müzesi’ne geçiş yapmayı unutmayın. (Belki bina içinden de geçiş vardır ama bize denk gelmedi.) Bu ilginç mücevherlerin bir çoğunu New York’ta yaşadığı dönem içinde tasarlamış.

Labyrinth Duvar Resmi eski tiyatro binasının sahnesini oluşturan duvardaki devasa yağlı boya tablosudur ki ana figür Gala’dır. Dali bu resmi, prömiyeri 1941’de Amerika da yapılan Labyrinth Operası’nın sahnesi için tasarlamış. Gala figürünün arkasında, oyunda geçen Ölüler Adası ve adadaki, hayatı sembolize eden servi ağaçları görülür. Labyrint tablosunun önünde yerde yer alan lahit Dali’nin mezarını sembolize eder.

Palace of the Wind eseri de  aynı salonda bulunan kemerlerin arkasındaki tablodur. İlk bakışta Abraham Lincoln’un portresini göreceksiniz, farklı bir açıdan ya da uzaktan dikkatlice baktığınızda ise çok sevdiği eşi Gala’nın çıplak bir portresini görebilirsiniz. Dali bu resim için ‘’Sevgilimin çıplak resmini burada görebilirsiniz ama onu yanınızda götüremezsiniz! ‘’ demiş.

Her yerde ve her tabloda Gala. Büyük Aşk yani Helena Dmitrievna Diakonova…İlk kocası gerçeküstücü Fransız şair Paul Eluard, hayatımın galası dediği Helena’ya Gala adını vermiş. Dali, Gala’yla birlikte olmaya başladıktan sonra durmaksızın onu resmetmiş, ilgisi olmayan resimlerinin bir köşesinde bile ona yer vermiş.

Salon kısmında gezerken karşımıza çıkan eserlerden örnekler …

Mae West’in Çehresi adlı eser…Mae West 1980’de yaşamını yitirmiş, dünyaca ün kazanmış Amerikalı bir sinema-tiyatro oyuncusu.. Salvador Dali, 1934-35 yılları arasında hem dostu hem de hayranı olduğu Mae West’in yüzünü bir oturma odası haline getirmiş. Dali Mae West’in yüzü, dudaktan bir koltuk, burundan bir konsol, iki adet bulutlu bir havada Seine Nehri manzaralı tablolar ve perdeden sarı saçlar. Müze de bu keyifli esere yukarıdan bakmak için merdiven çıkılıyor ve büyüteç altında bakılıyor.

Dali’nin bir randevuevinde görüp aldığı yatak, ejderha figürleri ile ilginç bir tasarıma sahip ve müzenin en çok rağbet gören yerlerinden birisi. Bunun dışında İstanbul ziyareti sırasında görüp çok beğendiği ve yaratıcılığına hayran kaldığı için satın aldığı pirinç ayakkabı sandığı da aynı alanda yer alıyor.

Palace of The Wind … Yağlıboya ile yapılan tavan resminde Dali ve Gala’nın ayak izleri yer alır. Dali  sevgilisi Gala ile cennete yükselişlerini resmetmiş.

Sergi alanında yer alan resimler de sürrealist ressamın çizimlerini görmek açısından önemliydi.

Bu yazımız ile sürrealist ressam Salvador Dali’ye bir selam verip Dali’nin birkaç sözü ile yazımızı bitirelim.

*‘’Uyuşturucu kullanmıyorum. Uyuşturucunun ta kendisiyim.”

*“Tuhaf değilim. Sadece normal değilim.”

*“İnsanlar esrarengizliği sever, işte bu yüzden benim resimlerimi seviyorlar.”

*”Herhangi bir yaratıcı işleyişe her zaman ilk engeli koyan ve kısırlaştırma gücüne sahip olan tek şey sadece ve sadece zevk sahibi olmaktır.”

*“Gerçeküstücülük yıkıcıdır, ancak yalnızca gördüğünüz şeyleri sınırlayan zincirleri yıkar.”

*“Palyaço olan ben değil, ciddiyet maskesini kullanarak deliliğini saklamaya çalışan, canavarlık seviyesinde gülünç ve bilinçsizce naif olan toplumdu

Keyifli geziler yapmanız, gezip görmeniz ve her daim mutlu olmanız dileğiyle.

Nisan 2021

Continue Reading

Gezi

Barcelona Gezimiz ve Muhteşem Gaudi

Published

on

Gezgin ruhu içimize girdiğinden beri öncelikle görmek istediğimiz yerler listesinin başında yer alan Barselona’ya gitmekte nedense geç kaldık. Öncelikler değişti, izin tarihlerimiz turlar ile denk gelmedi, bütçe o an başka ihtiyaçları karşılamak için ayrıldı gibi gerekçelerle gezi tarihimizi sürekli erteledik. Nihayetinde Gaudi ile özdeşleşen şehre gidebildik. Tur ile gittiğimizde keyfi çıkmaz, koştur koştur gezeriz ve gördüklerimizin hakkını veremeyiz düşüncesiyle de kendimiz gezi planımızı hazırlayarak nihayetinde yola revan olduk.

Otelimiz Sagrada Família metro istasyonuna yürüyüş mesafesinde idi. Dolayısı ile her sabah muazzam ve belki de bitirilirse büyüsünü kaybedeceğini düşündüğümüz Sagrada Família’yı görmek çok mutluluk verici idi. Her sabah Gaudi’nin muhteşem eserine selam verip hemen metro istasyonuna inmek ve oradan geniş metro ağı ile her yere gidebilmek bize çok zaman kazandırdı.

Barselona denildiğinde akla ilk gelenler arasında Gaudi ve onun eserleri yer alır. Bizim bu gezimizde uzun süredir görmek istediğimiz Gaudi eserleri üzerine odaklandı. Barselona’ya gitmeden önce kaynaklar, gezi yazıları tarandı, bilgiler edinildi ve son olarak aşağıda detayları yer alan İşte Gaudi kitabı okunarak bilgiler derinleştirildi 🙂

https://www.gezipduru.com/2018/09/25/iste-gaudi/

Gaudi’nin eserlerini paylaşmadan önce Gaudi kimdir sorusunun cevabını özetleyelim. Antoni Gaudí ya da tam adıyla Antoni Plàcid Guillem Gaudí Cornet 1852 yılında doğmuş Katalan mimardır. 13 yaşında koyu katolik bir din okuluna verilmiş, vejetaryen olması, sağlıksız beslenmesi ve sık sık uzun süreli oruçlar tutması onu pek çok hastalıkla yüzyüze getirmiştir. 

1869 yılında Barselona’da Escola Provinciya dArquitecture’da başladığı mimarlık eğitimi askerlik hizmeti ve çeşitli nedenlerle sekiz sene sürmüştür. 1878 yılında eğitimini tamamladığı Barselona kenti, sanatsal etkinliklerinin ana merkezi olmuş,  özellikle tekstil endüstrisinin gelişmesiyle orta sınıf güç ve zenginlik kazanmıştır. Gaudi böyle bir ortamda özgün ve özgür tasarımları ile burjuva sınıfı içinde en çok aranan kişi olmuştur. İlk önemli eseri, Vicens ailesi için 1883-1888 yıllarında yaptığı Barselona’daki Casa Vicens adlı yazlık evdir. Daha sonra Eusebi Güell adlı sanayici ile güçlü bir dostluk ilişkisi kurarak bu aile için yaptığı eserlerle ( Güell Pavilyonu, Güell Sarayı, Güell Mahzeni, Colonia Güell Türbesi ve Güell Parkı) Barselona’da ün ve prestij sahibi olmuştur.

Diğer önemli eserleri arasında Teresano Koleji, kendisine yılın binası ödülünü kazandıran Celvet Evi, Bellesgurad Villası, Battlo Evi ve La Pedrera adıyla bilinen Casa Milà…

Gaudi, 7 Temmuz 1926 tarihinde  kiliseye akşam duasına giderken, bir tramvayın çarpmasıyla yaralanmış ve maalesef kurtarılamayarak 10 Temmuz 1926 tarihinde hayatını kaybetmiştir.

UNESCO tarafından “Antoni Gaudí’nin Eserleri” adı ile Dünya Mirası olarak ilan edilen yapılar arasında yer alan, halk arasında bitmeyen kilise olarak da bilinen, yapımına günümüzde de devam edilen  ve 1882 yılında halkın yardımlarıyla yapımına başlanan bu bazilikanın tahmini olarak 2026 yılında bitmesi beklenmektedir. Gittiğimizde geceli gündüzlü çok hummalı bir çalışmaya tanıklık ettik ki bazilika tamamlandıktan sonra tekrar gitmeye karar verdik.

La Sagrada Familia’nın içine girmeden yakından kulelere bakmak, duvarlar üzerindeki muazzam eserleri görmek, içeri girdiğimizde ise bu muhteşem zekanın ürettiği bazilikanın iç yapısını ayakta tutan ve bir ağacın dalları şeklindeki kolonları görmek, renkler, ışıklandırmalar anlatılamayacak bir haz yaşattı bize. Görmeden anlatılamaz cümlesi gördükten sonrada anlatılamaz ancak yaşanır düşüncesini aklımıza getirdi.

Yine de dilimiz döndüğünce, klavyemiz yazabildiğince anlatmaya çalışalım. Antoni Gaudi bütün işlerini kenara iterek ve 1914 yılından itibaren de bazilikada yaşayarak kendisini bu yapıya adadı. 1923 de Doğuş Cephesi’ndeki ilk kule olan Aziz Barnabas’a adanan çan kulesi bitirildi. Bu kule Gaudi hayatta iken bitirilen tek kule oldu. 10 Haziran 1926 Gaudi bir tramvayın altında kalarak ağır yaralanmış, üstü başı iyi durumda görünmediğinden evsiz barksız sanılmış ve hastaneye geç götürülmüştür. 12 Haziran 1926 yılında ise bitmeyen eseri olan La Sagrada Familia’nın Crypt bölümüne defnedilmiştir. Sagrada Familia’nın Gaudi’nin 100. ölüm yıl dönümü olan 1926 yılına yetiştirilmesi planlanmaktadır.

Sagrada Familia’nın ziyaret edeceğiniz üç cephesi var ki, bu cephelerden doğuda yer alan Nativity Cephesi yani Doğuş Cephesi Antoni Gaudi tarafından yapılmış ve tamamlanmış. Nativity Cephesi (Doğuş cephesi), isminden de anlaşılacağı üzere, Hz. İsa’nın doğuşunu temsil etmektedir. Bu cephe 1894 ve 1930 yılları arasında inşa edilmiş olup Gaudi hayattayken tamamlanan tek cephedir. Mimar Gaudi, Doğuş Cephesi’ni İsa’nın doğuşunun temsili ve insanın yaratılışının bir sembolü olarak görmüş ve bu nedenle Hayat Ağacı ve yaratılışı sembolize eden süslemeler kullanmıştır. Doğuş Cephesi’nin dini erdemleri temsil eden üç girişi bulunmaktadır, soldaki kapı “umut’, sağdaki “İnanç Kapısı”, merkezdeki “İsa Kapısı”dır.

Çile Cephesi Sagrada Familia’nın batı cephesidir ki  Hz. İsa’nın çilesini sembolize etmektedir. Gaudi’nin kendi çizimlerine dayanan bu cephenin yapım çalışmaları 1954’te başlamış ve 1976’da tamamlanmıştır

Zafer cephesi- Glory (İhtşam) cephesi Çile cephesine benzer olarak Gaudi’nin notlarında belirtilen hususlar göz önünde bulundurularak inşa edilmeye devam edilmektedir. Bu cephe İsa’nın ihtişamına ve yüceliğine adanmıştır.

La Sagrada Familia’nın dışı kadar içi de muhteşem bir sanat eseridir. İç mekanın büyüklüğü, vitrayların aldığı güneş ışınlarına göre muazzam güzel görseller sunması  insanı zamandan soyutlayarak farklı bir atmosfere götürüyor. Gaudi Sagrada Familia için “Tapınağın içi bir ağacı andıracaktır” demiştir  ki içerisi gerçekten ağaçlar/dallarla kaplı gibidir. Mimari ve dekorlar doğandan esinlenilmiş, kolanlar ağaç gövdelerini andırarak yukarıya doğru çıktıkça dallara dönüşmüş.

Görmeniz gereken bir başka yer, Gaudi’nin inşa ettiği Sagrada Familia’nın zemin katında yer alan 1961 yılında açılan müzedir. Gaudi’nin, Sagrada Familia’nın orjinal alçı modellerini, orjinal taslaklarını ve çizimlerini, inşaat sürecini ve bunlara ait fotoğrafları görebilirsiniz.

Muhteşem mimari yapısıyla ve rengarenk görünümüyle Park Güell’deyiz.

Barselona’nın Gràcia bölgesinde bulunan parkın tasarımını Gaudi yapmıştır. Park 1900’den 1914’e kadar inşa edilerek resmî olarak 1926’da halka açılmış. 1984 yılında UNESCO, parkı “Antoni Gaudi’nin Eserleri” adı altında bir Dünya Mirası Alanı ilan etmiş. Parkın ana girişinde bulunan, Şubat 2007’deki vandalizmden sonra restore edilen, “el drac” (ejderha) olarak bilinen Gauidi’nin çok renkli mozaik semenderi, Gaudi Müzesi, Gaudí’nin ana terastaki mozaik çalışması görülebilir. Biz gittiğimizde  ana teras bölümünde restorasyon çalışması vardı, kısıtlı da olsa o alanı görmek  zevkliydi.

O dönemde arazinin konumu şehrin dışında olduğu için ancak 2 ev, meydan, 3 viyadük, sütunlu salon tamamlanabilmiş ve 1914 yılından sonra inşaata devam edilmemiştir. Tamamlanan evlerden biri Gaudi’nin 20 yıl yaşadığı, bazı tasarımlarıyla çeşitli kişisel eşyalarının sergilendiği evdir.  1918 yılında ilgili alan devlete geçmiş, 1922 yılında da Park Güell adıyla halka açılmış.

Park için bilet bilgilerine aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

https://www.muzebiletleri.com/bilet/ispanya/barselona/park-guell-bileti/

La Pedrera (Taş Ocağı)  olarak da bilinen Casa Milla Passeig de Gràcia caddesinde bulunan ve 1906-1910 yıllları arasında Antoni Gaudí tarafından tasarlanıp inşa edilen bina. Yapı, daire ve ofislerden oluşan bir rezidans olarak tasarlamış ve Barselona’daki modern yapılar içinde daire daire satılmak üzere projelenen ilk örnektir. Binanın inşaat süresi tasarlanandan uzun sürmüştür. Nedeni  ise ilginin yapının özellikle belediyenin yapı kanunlarına uyumlu olmaması sebebi ile sık sık engellenmesi ve ceza kesilmesidir. Bu sebepten dolayı da Gaudi baştaki orijinal projeyi bire bir yerine getirememiştir.

Sırada Kemikler Evi (Casa dels Ossos) da denilen Casa Batlló var. 1903 yılında bu binayı satın alan, kentin zenginlerinden tekstilci Josep Batllo Gaudi’yi mimar olarak tutarak bu binayı restore etmesini istemiş. Gaudi üslubunun ön plana çıktığı Bacalar, evin arka bölümündeki teras ve arka cephe, yapı içindeki yemek odası, şömine odası ve çatı katı Casa Batllo ziyareti sırasında görülmesi gereken en önemli bölümler arasında.

Barselona’nın en yeşil alanlarından biri olan Parc de la Ciutadella, uzun yürüyüşler yapabileceğiniz, dinlenebileceğiniz, gölde kürek çekebileceğiniz, anıtları, müzesi ve hayvanat bahçesi ile Barselona da gezilecek yerler listesinde mutlaka olması gereken, görmeden dönerseniz eksikliği sonradan hissettirecek keyifli bir park.

Sokak aralarını ve meydanları süsleyen eserler, hareketsiz duran sanatçılar, Tiyatro Binası, Plaza de España (İspanya Meydanı), Temple of Augustus, Belediye binası…vb.

***Barselona’daki Augustus Tapınağı, İmparatorluk döneminde Barcino kolonisinde inşa edilmiş bir Roma tapınağı olup şu anda Carrer del Paradís’deki 10 numaralı Tàber Hill’de, şehrin Gotik Mahallesi’nde yer alıyor. Barselona’ya gidecekseniz mutlaka burayı da gezilecek yerler listenize almanızı öneririz.

Gaudi’nin muhteşem eserlerini gördükten sonra bir sanat evini de ziyaret ettik. Keyif veren, renkli, basit ama yaratıcı sanat eserlerinden birkaç kare ekleyelim istedik.

Barselona’daki Gotik Bölge’nin sokakları arasında, geçmiş zaman içinde dolaşmak, bilmem kaçıncı kez iyi ki geldik dedirtti bize.

Gezdikçe, görülecek çok fazla detayın olduğunu hissettiren ve bu nedenle bir kez daha buraya gelmemiz gerekiyor dedirten Barselona şehrini biz çok sevdik.

Gezip eğlenmeniz, bakıp  görmeniz dileğiyle.

Mart 2021    @ gezipduru_ys     @ okumali_ys

Continue Reading

Facebook

Popüler