Gezi
İğneada Longoz Ormanları-Dupnisa Gezimiz 2015

İğneada Longoz Ormanları-Dupnisa Mağarası Gezimiz 2015
Televizyonda İğneada ile ilgili belgeseli seyrettikten hemen sonrasında ‘’Görülecek Yerler ‘’ listemin başına Kırklareli’ne bağlı Demirköy’de bulunan İğneada Longoz Ormanları geçti. Zaman, arkadaş grubu ve bütçe denk geldiğinde yola revan olduk. Bizim gibi İstanbul trafiğini bilenler için kısa sayılabilecek bir sürede -3 saat kadar- kendimizi Demirköy de bulduk.

İlk durağımız Dupnisa Mağarası oldu. Türkiye mağara literatüründe en çok bilinen mağaralardan biri olan ve 2003 yılında turizme açılan Dupnisa mağarasının yaklaşık dört milyon yıldan beri oluşum ve gelişimini sürdüren büyük bir yer altı sistemi olduğu, mağaranın kuru mağara, kız mağarası ve sulu mağara olmak üzere 3 bölüme ayrıldığı, kuru mağaranı 900 metre, sulu mağaranın 1700 metre uzunluğunda olduğu, yarasaların üreme mekanı olan kız mağarasının ziyaretçilere kapalı olduğu, ayrıca içinde yer altı nehri ve bu nehrin oluşturduğu derinliği 2 metreyi bulan göllerin bulunduğu bölümlerin olduğu ancak bu bölümlere profesyonel dağcıların inebildiği bilgilerini rehberimizden ediniyoruz.

Mağaranın ilk bölümü olan kuru mağaraya girdiğiniz anda önce soğuğu hissediyorsunuz ancak ilerlediğinizde kendinizi sarkıt, dikit ve sütunlar ile dolu büyük bir yeraltı galerilerisinde bulduğunuzdan soğuğu pek fazla hissetmemeye başlıyorsunuz. Şaşkınlığınız ve hayranlığınız üşüyor olmanızın önüne bir anda geçiyor. Mağara içindeki yürüyüş alanları üzerinde ilerlerken süt beyaz, sarı, kremi kırmızı ve kahverenginin tonlarındaki dev boyutlara ulaşan karstik şekiller ışıklandırmanın da etkisiyle çok etkileyici görünüyor.


Kuru mağarayı geçip Sulu Mağara bölümüne geçtiğinizde fotoğraf çekmeyi severler için çok güzel bir mekan olduğunu hemen görüyorsunuz. Küçük bir bilgi verelim . Yerler ıslak ve yer yer çamurlu. O nedenle mağaraya gidecekler altı kaymayan ve kapalı bir ayakkabı ile giderse bu görsel şöleni seyretmek için daha fazla keyif alabilir .




Deniz düzeyinden 345 metre yukarıda giriş ağzı bulunan bu mağaranın son noktası girişten 61 metre yukarıda yer aldığından mağaradan ayrılmak için dik merdivenlerden çıkmak durumundasınız.
Mağara gezimiz sonrasında görmeyi merakla beklediğim İğneada longozuna (Subasar) gittik. İğneada longoz ormanları, Yıldız Dağları’ndan Karadeniz’e doğru akan derelerin beslediği Erikli, Mert ve Saka göllerinin, önlerindeki kumul dolayısıyla ilkbaharda fazla gelen sularla şişerek geriye doğru taşması ve düz araziyi kaplaması sonucunda oluşmuş. Kış ve ilkbahar aylarında tamamen sularla kaplı olan yaz ve sonbahar aylarında ise suyu çekilen bu ormanlarda oldukça uzun (8-15 metre) ağaçlar var.



Türkiye’nin en büyük longoz ormanları İğneada’da. Türkiye’de İğneada (Kırklareli), Acarlar (Sakarya) ve Sarıkum’daki (Sinop) longoz ormanlarının yanı sıra, Kızılırmak Deltası’nda da (Samsun) longoz niteliğine sahip ormanların çok küçük kalıntıları kalmış durumda. Bu nedenle gerek Avrupa’da gerekse Türkiye’de nadir bulunan bu ormanları korumanın ne kadar önemli ve gerekli olduğunu orman içinde gezinirken çok daha iyi kavrıyorsunuz.



İğneada longozu gezimizin ardından denize sıfır konumlandırılmış İğneada Resort Hotel de yemek yiyerek üstüne de keyif çaylarımızı içerek biraz dinlendik.

Yorgunluğumuzu dalga sesleri ve upuzun sahili seyrederek attıktan sonra Fransız Feneri’ni görmeye gittik. Sultan Abdülmecit döneminde, 1866 yılında Fransızlara yaptırılan fener halk arasında Fransız Feneri olarak da biliniyor. Fener, dikdörtgen planlı bir idari bina ve silindirik fener kulesinden oluşuyor. Osmanlı Devleti, denizlerde güvenli ulaşımı sağlamak amacıyla bir dizi deniz feneri inşa etme anlaşması yapmış ki bu anlaşma çerçevesinde kurulanlardan biri olan İğneada Feneri kurulmuş o dönemde gazyağı ile çalışıyorken teknik gelişmeler ile birlikte asetilen gazı ile çalıştırılmış. Elektrik enerjisinin bölgede kullanılmaya başlamasıyla fener de elektrik enerjisiyle çalıştırılmış.
İğneada Feneri’ni de fotoğrafladıktan sonra son durağımız olan Beğendik Köyü’ne gittik. Bulgaristan sınırı bu köyün hemen yan tarafında kalıyor. Etrafta herhangi bir tesisin olmadığı bir plajda mola veriyoruz. Bizden başka kimsenin ve tesisin bulunmadığı bu yerde birkaç kare fotoğraf çekiyoruz, sahilde biraz yürüyoruz. Yürüyüş ancak belirli bir bölgeye kadar yapılabiliyor. Gerisi askeri bölge dolayısı ile ileri gidemiyorsunuz.
Köyün isminin nerden geldiğine ilişkin yazılı bir kaynak bulunmasa da söylencelerle şekillenmiş şu hikaye rehberimiz tarafından bize aktarılıyor.
Kimilerine göre Atatürk, kimilerine göre İsmet Paşa Rezve Deresi’nin karşı tarafındaki tepede kurulu olan, Bulgaristan’a ait bakımlı Rezova köyünü görünce bu durumdan rahatsız olur. Çünkü şimdiki yerine göre daha aşağıda kurulu olan köy yıkık dökük, perişandır. Köyün Bulgaristan’ı gören tepeye taşınıp, imrenilesi bir köy haline getirilmesini emreder. Seneler sonra sınır karakolunu ziyarete geldiği bir gün, köyü de ziyaret eden paşaya muhtar kendini tutamayarak sorar :
– Beğendiniz mi Paşam ?
Paşanın cevabı köyün şimdiki adının da kaynağıdır.
– Pek ala ! Beğendik, beğendik…

Güzel yurdumun nadide bir köşesini daha gezip görmekten mutluluk duyarak yola revan olduk .
Darısı başınıza, iyi gezmeler olsun .

You must be logged in to post a comment Login