Connect with us

Gezi

Efes Antik Kenti/ Efes Müzesi Gezimiz

Published

on

“Az gittik uz gittik. Dere tepe düz gittik.” Dönüp baktık ki, bir arpa boyu yol almışız.

İzmir/Birgi gezimiz sonrasında yol bizi Selçuk İlçesi sınırları içinde yer alan Dünya Miras Listesi’ne alınan Efes Ören Yeri’ne doğru yönlendirdi. Bu miras listesi alanında Çukuriçi Höyük, Ayasuluk Tepesi (Selçuk Kalesi, St. John Bazilikası, İsa Bey Hamamı, İsa Bey Camii, Artemision), Efes Antik Kenti ve Meryem Ana Evi bulunuyor. Biz bunlar arasında yer alan Birgi/Ayasuluk Tepesi ve Meryem Ana Evi’nden aşağıdaki gezi yazılarımızda bahsetmiştik.

https://www.gezipduru.com/2018/06/25/efes-antik-kenti-meryem-ana-evi-yedi-uyurlar/

https://www.gezipduru.com/2018/04/06/izmir-birgi-ve-efes-antik-kenti-gezimiz/

***Fotoğrafların üzerine tıklayarak fotoğrafları büyütebilirsiniz.

Şimdi sırada Dünya Miras Listesi’nde yer alan antik dönemlerde bilim, kültür, sanat ve uygarlık merkezi olmuş, her yıl binlerce yerli ve yabancı turiste ev sahipliği yapan Efes Antik Kenti var. Birgi de gezip dolaştıktan ve ruhu dinlendirdikten sonra sabah erkenden yola koyulduk ve neredeyse açılış saatinin başında danışmadan aldığımız Müze Kart ile Efes Antik Kenti’ne giriş yaptık. Tavsiyemiz bizim gibi müze, antik kent gezmeyi seven bir çift iseniz mutlaka en kısa süre içinde birer Müze Kart edinin. Türkiye’nin bir çok yerinde geçerli olan bu kart ile 1 yıl boyunca dilediğinizce gezebilirsiniz.

Kartımızı okuttuktan, yanımızda su ve atıştırmalık bir şeyler olduğunu kontrol ettikten sonra antik kent içinde Kuretler Caddesi’nde ilerlemeye başladık.

Gezeceğimiz bu antik kent hakkında öncelikle biraz kitabi bilgiye yer verelim verdik. Antik Efes kentinin ilk kuruluşu M.Ö. 6000 yıllarına kadar iniyor. Liman kenti Efes, M.Ö. 560 yılında Artemis Tapınağı çevresine taşınmış ve dönemin en önemli dini ve ticari merkezlerinden biri olmuş. Bugün gezilen Efes ise, Büyük İskender’in generallerinden Lysimakhos tarafından Bülbül ve Panayır dağları arasındaki vadiye M.Ö. 300 yıllarında kurulmuş. Efes, Bizans  döneminde tekrar yer değiştirmiş ve ilk kez kurulduğu Selçuk’taki Ayasuluk Tepesi’ne gelmiş. 1330 yılında Türkler tarafından alınan ve Aydınoğulları’nın merkezi olan Ayasuluk, 1923 yılında Cumhuriyetimizin kuruluşundan sonra Selçuk adını almış.

Antik dünyanın önemli liman kenti, politik ve ticari merkez, bilim, kültür ve sanat alanlarında önemli rol oynamış Efes tarih boyunca birçok kez yer değiştirdiğinden kalıntıları da geniş alanlara yayılmış. Efes’teki ilk arkeolojik kazılar British Museum adına J.T. Wood tarafından 1869 yılında başlamış. Wood’un ünlü Artemis Tapınağı’nı bulmaya yönelik bu çalışmalarına 1904 yılından sonra D.G. Hogarth devam etmiş. 1. ve 2. Dünya Savaşları sırasında kesintiye uğrayan çalışmaları 1954 yılından sonra aralıksız devam etmiş. 1954 yılından itibaren Efes Müzesi de T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı adına kazı, restorasyon ve düzenleme çalışmalarına başlamış.

Bu bilgiler ışığında antik kente Kuretler Caddesi’nden yürüyerek başladık. Mermerlerle kaplı bu alan Herakles Kapısı’ndan Celsus Kütüphanesi’ne kadar uzanan, Traianus Çeşmesi, Hadrianus Tağınağı ve Skolastika Hamamları gibi yapıları görebileceğiniz bir cadde. Ama önce Efes Antik Kenti’ne girdiğinizde biraz ilerlediğiniz zaman sağ tarafta tiyatro alanına benzer bir alan göreceksiniz ki burası Odeon. 13 basamaklı, yarım daire biçiminde oturma alanlarına ve bir sahne binasına sahip olan Odeon da kent meclis üyeleri toplanarak şehrin geleceğiyle ilgili toplantılar yaparmış. Diğer bir kullanım alanı olarak da mevcut üyeler için müzik gösterileri ve yarışmalarda düzenlenirmiş.

Kısa bilgi…Kuretler Caddesi denilmesinin nedeni bir rivayete dayanıyormuş. Efes’teki rahip sınıfına mitolojide yarı tanrı olarak bilinen Kuretler adı verilmiş. Kentin en işlek caddesi olması ve caddenin başında bulunan sütunlarda bu yarı tanrıların isimlerinin yazılı olmasından dolayı da buraya Kuretler Caddesi denilmiş.

Traianus(Trajan) Çeşmesi

Bu cadde üzerinde Hadrian Tapınağı’nın az ilerisinde yer alan çeşme, Tiberius Claudius Aristion ve eşi tarafından M.S. 102 ve 114 yılları arasında Ephesoslu Artemis ile İmparator Traianus (M.S. 98–117) onuruna 2 katlı ve 9,5 metre yüksekliğinde yapılmış. Ancak çeşitli restorasyon çalışmalarının ardından günümüzde tek katlı bir yapı olarak karşımıza çıkıyor ki burada yer alan heykelleri bugün Efes Müzesi‘nin “Çeşme Kalıntıları” bölümünde görebilirsiniz.

Efes’teki Hadrianus Tapınağı, gösterişli ve belki de biraz süslü olması nedeniyle antik kentin en göz alıcı yapılarından ikincisi denebilir. İlki açık ara ile Celsus Kütüphanesi. Bu anıt tapınak, Efes’e kültürel ve ekonomik anlamda katkısı olan, sanata düşkünlüğü ile bilinen, Helenistik döneme hayranlık duyan, kendi yazdığı şiirleri ile de tanınan, imparatorluk yönetimi sırasında barışçıl bir politika izlemeye çalışan ve MS 128 yılında Efes’i ziyaret eden Roma İmparatoru Hadrianus’ın onuruna yapılmış. Hadrianus Tapınağı M.S. 4. yüzyılda kısmen yıkılmış olması nedeni ile yeniden inşa edilmiş ve o dönemin tarihlerini gösteren 4 adet kabartma eklenmiş. 4 korint sütunun* taşıdığı ve kavisli bir kemere sahip olan Hadrianus Tapınağı’nın kemerinde Şans Tanrıçası Tike, arkasında ise Medusa kabartması var.

*Korint Sütun : Korint düzeni, sütun başlarının akantus yapraklarıyla süslendiği ve sütunların bir kaide üzerine oturtulduğu, klasik mimarideki üç düzenden biri.

Cadde üzerindeki Skolastika Hamamları, kaynaklarda geçen bilgilere göre Latrina (Tuvalet) ve Aşk evleriyle birlikte M.S.1.yüzyılda inşa edilmiş ve inşaat sırasında birbirlerine geçitler ile bağlanmış. 4. yüzyılda ise dönemin soylu Hristiyan kadını Skolastika tarafından genişletildiği için onun adı ile anılmış. Roma hamamlarının genel özelliği sıcak su, ılık su, soğuk su ve soyunma odası şeklinde 4 bölümden oluştuğundan Skolastika Hamamları da bu şekilde yapılmış. Sınıf ayrımı olmadan tüm Efes halkının yararlandığı bu hamamlar ücretsiz olup sadece temizlenmek için değil, eğlenmek ve sosyalleşmek içinde bir araç olmuş.

Efes de gezerken nedense !!! 🙂 rehberlerin can kulağı ile dinlendiği yere yani Celsus Kütüphanesi’nin karşısında yer alan Aşk Evi’ne geldik. Bir liman kenti olduğundan özellikle denizcilerin uğrak yerlerinin başında gelen Efes de yürüyüş yolundaki döşeme taşı üzerine bir sol ayak figürü ve kadın figürü kazınmış. Bu figürün tarihteki genelev reklamı olduğu, ayrıca bu ayak izinin Efes’in en iyi ve çok aranan kadınının sol ayağının izi olduğu, bu evler ile Celsus Kütüphanesi’ni birbirine bağlayan bir yeraltı geçidi olduğu söylentiler arasında.

Sırada Latrina var. Üç tarafı mermerden oluşan, aralarında bölme bulunmayan yan yana dizilmiş günümüzdeki klozet şeklindeki tuvaletler. Oturak yerlerinin hemen önünde içinden sürekli su akan ve taharet temizliği için kullanılan bir kanal var. Bu deliklerin 3 metre kadar altında kanalizasyonun olduğu ve tuvaletin arkasında bulunan hamamda kullanılan suların bu kanallardan geçerek böylelikle dışkıların taşındığı ve koku sorununun da bu şekilde çözüldüğü düşünülüyor.

Kuretler Caddesi sonunda Celsus Kütüphanesi tüm ihtişamı ile sizi karşılayacak ama ondan önce sol tarafınızda kalan, teraslar üzerinde yapılmış, antik dönemde Efes’in ileri gelenlerinin yaşadığı Yamaçevler’i görmelisiniz. İlk inşa tarihi M.S. 1. yüzyıl olarak belirlenen evlerin içinde çeşmeler ve yerden ısıtma sistemleri olduğu tespit edilmiş.

Evlerin tabanlarında yer alan mozaiklere zarar vermemek ve yapıyı korumak adına camdan yapılmış bir platform üzerinde sağlı sollu bakarak ve şaşırarak ilerledik. Küçük bir bilgi daha verelim. Burada Müze Kart geçerli değil. Bu değişik yapıyı görebilmeniz için buraya girişte ayrıca ödeme yapmanız gerekiyor. Sanırım burada hararetli şekilde devam eden kazılar için kaynak oluşturulmaya çalışılıyor. Değer miydi ? diye sorarsanız bu sizin ilgi alanınızın ne olduğuna bağlı olarak değişir. Antik dönemin yaşamına ait bir yerleşim alanı görmek ve ödediğimiz ek giriş ücreti ile kazılara bir nebzede katkıda bulunmak olarak bakarsak kesinlikle değdi. ( 2019 da en son kişi başı bilet fiyatı 15-TL idi.)

Kuretler Caddesi’nde ilerlediğinizde karşınızda göreceğiniz o güzel yapı Efes Antik Kenti denilince ilk akla gelen ve en çok fotoğrafı çekilen Celsus Kütüphanesi. Farklı kaynaklarda farklı tarihlerde yapıldığı belirtilse de M.S 135 yılında yapıldığı genel kanaatler arasında. Efes Valisi Julius Celsus Halemaeanus’un vefat etmesinin ardından oğlu Julius Agiula tarafından babasına ithafen yapılmış. Kütüphanede bulunan lahitte Celsus’un yattığı iddia edilse de bu kesinlik kazanmamış. Lahitin bulunduğu yerde ki heykeli İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde yer alıyormuş. Kaynaklara göre kütüphanede yaklaşık 9.500 ile 12.000 arasında kitap rulosu bulunduğu tahmin ediliyor.

Çeşitli depremler gören kütüphane birçok kez restorasyon görmüş ancak ön bölüm bugüne kadar bütün haşmeti ile ayakta kalabilmeyi başarabilmiş. Kütüphanenin ön bölümünde 4 ayrı heykel göreceksiniz. Celsus’un niteliklerini ortaya koyan bu heykellerden soldaki heykel Bilgelik (Sophia), ikincisi Erdem (Arete), üçüncüsü zeka (Ennoia) dördüncü sıradaki ise ilimi (Episteme) temsil ediyor. Pek çok tarihi eserimizin başına gelenler gibi bu heykellerin orijinalleri 1910 yılında Viyana’ya götürülmüş. Ve heykellerin aslı Viyana Ephesos Müzesi’nde sergileniyormuş. Bizim gördüklerimiz ise bunların birebir kopyaları, bu durum çok üzüntü verici.

Antik dünya tiyatroları arasında önemli bir yere sahip olan Efes Antik Tiyatrosu’na doğru gitme zamanı. Büyük Tiyatro ile Celsus Kütüphanesi’ni birbirine bağlayan Mermer Cadde üzerinde ilerlerken yolumuz üzerinde sol arka tarafta kalan Agora kalıntılarını görüp ve bir iki kare fotoğraf çekip ilerledik. Tiyatronun ilk inşa edildiği tarih Helenistik döneme ait iken sonrasında İmparator Cladius döneminde yeniden inşa edilmeye başlanmış ve son durumuna yaklaşık M.S. 117 yıllarında ulaşmış. Roma imparatorluğu döneminde tiyatro ve gladyatör gösterilerinin, konserlerin merkezi olmuş ve halkın toplandığı bir toplantı alanı görevini de üstlenmiş. Ayrıca St.Paul’ün vaazlarının gerçekleştiği yer olması nedeniyle de burası Hristiyanlık adına çok önemli bir yer. Tiyatro, 3 katlı ve  kimi kaynaklara göre 25 bin, kimi kaynaklara göre de 24 bin kişi kapasiteli, izleyici alanı 215 derecelik açıya sahip.

***Tiyatro yakın tarihte Efes Festivali kapsamında konserlere ev sahipliği yapsa da, mevcut eserlerin yüksek ses desibelinden zarar göreceği düşüncesi ile artık kullanılmıyor.

Çağımız insanları için önemi olmasa da Antik çağ insanları için büyük önem taşıyan Mil Taşları’na yer vermeden geçemedik. Zamanında bu taşlar insanların yönlerini bulmalarını sağlamış ve merkezden ne kadar uzaklıkta olduklarını göstermiş. Bu taşlar dönemlere göre farklı isimler ile adlandırılmış. Helenistik dönemde stadia (185 metre) denilirken Roma döneminde Milla Passuum (bin adım) ismini almış. Mil taşlarının üzerine o dönemin imparatoru kim ise onun adı kazınarak belirgin olması adına da bu isimler kırmızıya boyanmış. İmparator öldüğü zamanda adı taşlardan kazınıp silinerek, yeni dönem imparatorunun ismi yazılırmış.

Sıra geldi Tanrıça Artemis’e ithaf edilen ve M.Ö 550 yıllarında tamamlanan Artemis Tapınağı’na. Kaynaklarda diğer adı Diana Tapınağı olarak geçiyor. Dünyanın Yedi Harikası arasında yer alan bu tapınağı gördüğünüzde bu mudur diyeceğiniz kesin. Çünkü tapınağı oluşturan taşlar sökülerek İsa Bey Camii ve başka yerlerin yapımında kullanılmış. Sel suları, deprem gibi doğal afetler nedeni ile yıkılan tapınaktan bugün kalanlar, bir antik sütun ve antik döneme ait taşlardan ibaret.

Antik kenti gezdikten sonra Efes Müzesi’ne uğramamak olmazdı, kesinlikle bir şeyler eksik kalırdı. Önemli eserleri barındırması ve ziyaretçi kapasitesi ile Türkiye’nin en önemli müzelerinden biri olan Efes Müzesi’nde ağırlıklı olarak çevresinde bulunan antik kentlerden getirilen eserler sergileniyor. Eserler bulundukları yerlerin adlarına göre ayrılmış salonlarda sergileniyor. Bu salonların dışında müze içinde ve dışında da bir çok tarihi eser yer alıyor. Kaynaklarda 64.000 adet (https://izmir.ktb.gov.tr/TR-77103/selcuk-efes-muzesi.html )  eser bulunduğu belirtilse de her geçen gün yapılan kazılar sonucunda büyük bölümü Efes kazılarından olmak üzere bulunan eserlerde müzeye dahil ediliyor. Bu yeni kazılarda bulunan eserlerde ‘’Yeni Buluntular Salonu’nda sergileniyor. Müze salonlardan, bölüm, galeri ve avludan oluşuyor. Yamaç Evler ve Ev Buluntuları Salonu, Sikke ve Hazine Bölümü, Mezar Buluntuları Salonu, Efes Artemis Salonu, İmparator Kültleri Salonu, Arasta Bölümü, Antik Çağ’dan –  Osmanlıya Bölümü, Müze avlusu.

Müzede çok çeşitli ve kayda değer eserler olmakla birlikte aşağıda ilk fotoğrafta yer alan Efesli Artemis heykeli en ilginç olanıydı. Artemis,  Zeus’un kızı ve Apollon’un kız kardeşi ve ay tanrıçası olarak da bilinir. Ayrıca ölümlülere salgın hastalıklar ya da ani ölümler gönderme ve hastalıkları iyileştirme gücüne sahip. Doğa tanrısı olarak da hayvanların efendisi. Kazılar sırasında bulunan Efesli Artemis’in ise bir Anadolu tanrıçası olan Kibele’nin bir versiyonu  olduğu sanılıyor. Dayanaklardan bir tanesi çok memeli Tanrıçanın, Efes’te basılmış paraların üzerinde başında Kibele’nin bir özelliği olan bir taç ile resmedilmiş olması. Efes’e ne zaman geldiği saptanamasa da değişik dinlerin etkisi altında çeşitli evreler ve değişimler geçirerek Efesli Artemis’e dönüşmüş ve çok değerli kültür varlıklarımız arasına girmiş.

Antik dünya içindeki gezimiz şimdilik burada sona erdi. Efes’e gittiğinizde bu dünyaya uğramayı es geçmeyin deriz. Bireysel olarak alınan giriş biletleri bütçeyi sarsabileceğinden mutlaka Müze Kart alın ki o çevrede bulunan diğer yerleri de ücretsiz gezme imkanınız olsun. Kart bir yıl geçerli olduğundan diğer illerimizdeki güzide müzeleri, sergileri, antik kentleri de ücretsiz gezebilirsiniz. Yazımızı bitirmeden önce fotoğraflarımız içinden seçtiğimiz Efes Antik Kenti’ne ait birkaç kare fotoğraf daha paylaşmak istedik.

Sağlıklı, bol gezmeli, görmeli, keyifli, çok gülmeli yolculuklarınız olması dileğiyle .

 

Gidilecek yollar, okunacak kitaplar, izlenecek filmler sınırsız ve ucu açık. Nefes alacağımız sayı bile belli dedik. Başladık gezmeye, okumaya, gözlemlemeye… Gezdikçe çoğaldık, okudukça bilinçlendik ve izleyip, gözlemledikçe çevremizde devasa olarak nitelenen sorunları, sıkıntıları !!! minnacık görmeye başladık ve sonuç olarak birlikte huzur bulduk. İnsan bu zamanda başka ne ister ki ! Dünya ne büyük biz insanlar ne kadar küçük demeye ara vermeden devam ettik. Kim bilir hayatımızın sonuna kadar daha ne kadar çok söyleyeceğiz. Franz Kafka ne kadar güzel demiş. ‘’Ölümün olduğu bu dünyada, hiçbir şey çok da ciddi değildir aslında." Öncelikle sağlığımızın değerini bilip, kendimize iyi davranalım ve yatırım yapalım. Geze, göre ne tür yaşamlar varmış tanıklık edelim. Hayatınızı istediğiniz şekilde yaşamanız dileğiyle. Mutlu ve her zaman umutlu kalın .

Gezi

Küba Gezimiz

Published

on

Farklı kültürlere olan ilgim ve renklerin dünyasına olan tutkum nedeniyle elbette Küba’yı görmem gerekiyordu. Aylar öncesinden rezervasyonumuz tamamlandığında günler Küba’yı, oradaki yaşamı, gezi programındaki yerleri araştırmakla geçti daha doğrusu geçmek bilmedi. Uçuştan bir gece önce heyecan dorukta, içinde bilmem kaç rengarenk giysiden oluşan bavulum hazır şekilde kenarda ve ruhum çoktan Küba’ya hazır şekilde uyudum.

Nihayet uçuş günümüz geldiğinde çok erken saatlerde Atatürk Havalimanı Dış Hatlar da gezi grubumuz ile buluştuk. Air France Havayolları ile Paris aktarmalı Havana uçuşuna geçtik. Paris havalimanında yaklaşık 5 saat kadar bekledikten sonra 15 saat kadar havada  kaldık. Grubumuzda enerji o kadar yüksekti ve herkes o kadar heyecanlıydı ki kimse uykuya geçiş yapamadı. Bu uzun yolculuk çok eğlenceli geçti; sohbetler, kahkahalar, açık büfe haline getirdiğimiz uçağın mutfağı…Her şey çok güzeldi.

Küba gezimize başlamadan önce, Küba da kaldığımız otellerin ve öğlen yemeklerini yediğimiz yerlerin adı ile giderken aklınızda bulunması gereken kısa notları sayfanın en altına dipnot olarak aldım.

1.GÜN

Çok uzun süren uçak yolculuğumuzun ardından havalimanına yakın otelimize yerleşip akşam yemeğimizi yiyerek ama yorgunluktan ne yediğimizi anlamadan dinlenmeye çekildik. Oteli sadece gecelemek için kullanıp sabah erkenden adanın doğusuna inmek üzere ilk uçağa binip otelden ayrılacağız.

Gezimize adanın doğusundan başlayarak batıya doğru ilerleyecek ve doğu-batı arasındaki farklılıkları açık şekilde göreceğiz.

mappa_di_cuba_province

2.GÜN- HOLGUIN

Otelimizde kahvaltı yaptıktan sonra ilk uçak ile Holguin’e uçuyoruz. 1.5 saatlik uçuşun ardından Küba Milli Marşı’na da adını veren Bayamo şehrine gidiyoruz. Ortada büyük bir meydan ve bir park, her yerden kulağınıza gelen güzel Latin müzikleri, gülümseyen ve rengarenk kıyafetlerle yürüyen insanlar, sıcak hava, Küba ve ben.

 

 

 

Daha ne olsun. Ağzım kulaklarımda bu renkli şehri dolaşıp yemeğimizi yedikten sonra Holguin’e geri dönüyoruz.

 

 

 

 

 

 

Gezimiz boyunca her daim göreceğimiz üzere kadınlar ve özellikle yaşlılar elinde büyük şemsiyeler taşıyor. İlk başta bu sıcak havada neden şemsiye taşıdıklarına anlam veremesek de güneşin kavurucu sıcaklığını hissettikçe ve 1-2 gün sonra da aniden tropikal yağmurlara yakalanınca çok net anladık.

Yemek saati gelince midemden çok kulağıma seslenen bir restoranta gittik. Ses güzel, figürler güzel, müzik desen hadi ne oturuyorsun kalk türünden.

 

Yemek sonrası sokak aralarında dolaşırken enteresan görüntülere de rastlıyoruz.

Biz de bulunan minibüslerin karşılığı bu araçlar.

 

Yollarda ya da küçük dükkanlarda açıkta et satışı yapıyorlar.

 

 

Ve görünce yüzümüzü gülümseten bir kare.

 

Ve oturma odaları…Sallanan sandalyeler olmazsa olmazlarından.

 

 

 

Akşam otelimizi de görünce keyfimiz ve kahyasına diyecek yoktu.

 

 

 

3.GÜN- SANTİAGO DE CUBA

Sabah kahvaltı saatinde grubumuzla birlikte daha dinç bir şekilde bir araya geliyoruz. Ülkede her şey kısıtlı ve az olduğundan sabah kahvaltılarında verilen domates ve salatalık dilimlerine hayretle bakar bulduk kendimizi . O kadar ince dilimlenmişlerdi ki salatalık dilimin altından diğer dilimi çok net şekilde görebiliyorduk.

 

Yol güzergahımız üzerinden birkaç kare.

 

 

 

 

Yolculuk sırasında dikkatimi ilk çeken ülkenin doğu kesimlerinde kullanılan ve zaman zaman karşılaştığımız, ülkemizdeki cezaevi arabalarına benzeyen kafesli araçlarla yolculuk etmeleri oldu. Tıklım tıkışık, basık, sıcak, doğal olarak o ortamda insanların ifadesiz yüzleri…

Kahvaltı sonrası 1.5 saatlik otobüs yolcuğunun ardından Kristof Kolomb’a ”cennet varsa burasıdır” dedirten, 1959 yılında Castro’nun  zaferi ilan ettiği, eski başkent ve 2. Büyük şehir olan Santiago De Cuba’ya geçiyoruz. Bu şehir diğerlerine göre daha bir renkli ve canlı gibi geldi.

 

 

 

 

 

Gün içinde Bacardi ailesine ait Bacardi Binası’nı, Jose Marti’nin de anıtsal mezarının bulunduğu Cementerio Santa Ifıgeni‘yi, Moncada Karargahı’nı, Fidel tarafından devrim zaferinin ilan edildiği Belediye Sarayı ile birlikte daha birçok noktayı geziyoruz.

Bacardi Binası…Bacardi Küba’da ünlü bir rom firması.

Küba’daki ilk devrim hareketi, Fidel Castro ve yol arkadaşlarının 26 Temmuz 1953 günü, adanın en büyük askeri  karargâhı sayılan Moncada Kışlası’na saldırmasıyla başlamış ancak bu saldırı başarıya ulaşamamış. Yine de bu  saldırı Amerika’nın boyunduruğu altındaki yönetimdeki Batista’ya karşı özgürlük bilincinin uyanmasında etkili olmuş. Fidedel Castro bu girişim sonucu 16 yıl hapis cezasına çarptırılmış ancak bu hareketi ciddiye almayan Batista yönetimi, Fidel ve  yol arkadaşlarını 21 ay sonra serbest bırakmış.

 

Kurşun delikleri hala duvarlarda duruyor.

Küba da en çok etkilendiğim yerlerden birisi de Cementerio Santa Ifıgeni. Bu yer için mezarlık demek pek içime sinmiyor çünkü  sanat eserlerinin bulunduğu açık hava müzesi gibi. Salgın hastalıklardan ölenlerin, özgürlük mücadelelerinde hayatlarını kaybedenlerin, Buena Vista Social Club’ın üyelerinden Compay Segundo’nun ve Küba’nın ulusal kahramanı ve şairi Jose Marti’nin de mezarı burada.

 

 

 

 

 

 

 

 

Gün yavaş yavaş biterken en son uçsuz bucaksız deniz manzarasına sahip El Morro Kalesi’ne gidiyoruz. Kalenin kapısı ve asma mekanizması, günümüze kadar sağlam bir şekilde ulaşmış.

1997’de UNESCO Dünya Mirası listesine girmiş bu kalenin burçlarına çıktığımızda Karayip kıyılarının muhteşem görüntüsü ile karşılaşacağımızı bilmiyorduk.

 

 

4.GÜN-CAMAGÜEY
Küba’nın yüzölçümü bakımından en büyük ama nüfus bakımından 4. en kalabalık şehri olan CAMAGÜEY’e doğru yola çıkıyoruz.

Otobüs durağı

 

Camagüey geçmişte önce kıyıda kurulmuş ancak sonrasında korsan istilaları nedeniyle iç taraflara doğru taşınmış bir şehir. Eski Şehir bölgesi ile Unesco koruma listesinde.

 

Renk renk, tek katlı evlerle çevrili bir meydan, her yerde olduğu gibi bu şehirde de kulağımıza sürekli bir tını şeklinde gelen Latin müzikleri…Her şehirde ayrı bir güzellik, ayrı bir hava var.

Yemekten sonra Carmen Meydanı’na geliyoruz. Nuestra Senora del Carmen Manastırı’nın da bulunduğu bu meydanı, tunçtan yapılmış heykeller süslüyor.

 

 

 

Serinleyip bir şeyler içtikten sonra sokak aralarında dolaşıp Küba’nın insanlarını da fotoğraflayarak Agramonte Parkı’na gidiyoruz. Bu ara içecek olarak burada Tukola ve Crystal (Bira) çok fazla tüketiliyor. Kafein ihtiyacınız varsa Tukola’dan karşılayabiliyorsunuz.

 

Ve şehirden yaşama dair fotoğraflar.

 

 

 

5.GÜN-TRİNİDAD

Otelde yaptığımız kahvaltının ardından yola çıkıyoruz. Trinidad’a varmadan önce 30 binden fazla kölenin çalıştığı ve 70’ten fazla şekerkamışı değirmeninin bulunduğu VALLE DE LOS INGENIOS/ ŞEKER VADİSİ’ni gezmeye gidiyoruz. Köleleri izlemek için inşa edilen Iznaga Kulesi’ne mutlaka çıkmalıyız diyoruz. Sonra manzarayı görünce iyi ki çıkmışız diyerek gülümsüyoruz.

 

 

Sonrasında Unesco Dünya Miras Listesi’ndeki Trinidad şehrinde, pastel renkli evler, Arnavut kaldırımları, saray ve meydanları, dar sokaklarında kadınların sattığı elişlerine bakıp alışveriş yapabilme imkanı…Bir cafede oturup Afro-Küba ritimleri ile danslarına eşlik edip, Küba’nın özel içeceği olan Canchanchara’larımızı yudumluyoruz.

 

 

 

Küba denildiğinde ilk akla gelenlerden biri de purodur. Proların nasıl yapıldığını izleyebileceğimiz puro fabrikasına gidiyoruz ancak fotoğraf makineleri yasak olduğundan bu ilginç fabrikayı fotoğraflayamıyoruz. Fabrika çalışanları neredeyse diz dize çalışıyor. Seri bir üretim var ki son kontrol aşamasında tütün sahip olduğu özelliklere göre sınıflandırılıp tütünün satış fiyatı belirleniyor.

Fabrika ve çevre gezileri sonrası otele dönüyoruz.

6.GÜN / SANTA CLARA
Sabah otelde aldığımız kahvaltı sonrasında Trinidad’tan 1 saat sürecek otobüs yolculuğu ile SANTA CLARA’ya geçiyoruz.

 

 

İlk olarak Ernesto Che Guevara Anıtı’na gidiyoruz. Che’nin anıtının hemen önündeki devasa meydan Plaza de la Revolucion Ernesto Guevara. Çok büyük bir meydan, devrime tanıklık etmiş yüzlerce noktadan biri. Küba’daki tüm meydanlar gibi temiz ve düzenli ki bu insana kendini iyi hissettiriyor .

Burada askeri üniforması içinde CHE nin bir heykeli bulunuyor. Heykel, yaklaşık 12 metre yüksekliğinde ve bronz. Heykelin altında ise, 1967 yılında, Bolivya’da çatışmada öldürülen Che ve arkadaşlarının mezarları var.

CHE Guevera, 17 Ekim 1997 tarihinde, askeri bir törenle buraya defnedilmiş. Mezarın bulunduğu yerde, fotoğraf çekmek kesinlikle yasak.

Sıra CHE’nin AnıtMezarı’nı ziyaret etmeye geldi. Mezarı, küçük bir oda içinde en yakın arkadaşları ile birlikte duvar mezar şeklinde… Odaya girerken belli sayıda insan alınıyor, kısa süre kalıp çıkarılıyorsunuz. Odanın bir köşesinde devrimin sürekliliğini simgeleyen ve hiç sönmeye devrim ateşi yanıyor. Fotoğraf çekilmesi yasak olduğu için sadece gözlerimize hapsettiğimiz görüntüler ile oradan ayrılıyoruz. Mezar alanının yanındaki bölümde Che Guevera’ya ait eşyaların ve fotoğrafların olduğu Che Müzesi yer alıyor. Binanın dışında oldukça büyük bir mozalenin üzerinde de Che’nin heykeli bulunuyor.

 

Sırada Monumento a la Tome del Tren Blindado var. Küba tarihi açısından önem taşıyan ve Batista askerlerinin bir kısmının pusuya düşürüldüğü trenin vagonlarını ve içindeki çeşitli fotoğraflar ile döneme ait eşyaları görüyoruz.

CHE’nin gömleği

Santa Clara’da öğle yemeğimiz sonrasında UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde yer alan CIENFUEGOS’a hareket ediyoruz. 1 saatlik otobüs yolculuğu sonrasında varışımızla şehri gezerek Küba’nın keyfini çıkartıyoruz.

 

Santa Clara’nın Vidal Meydanının dört bir yanında birçok tarihi bina yer alıyor. 1885 yılında yapılmış Caridad Tiyatrosu ilgi çeken binalardan bir tanesi.

2 saatlik yolculuk sonunda akşam saatleri yaklaşırken Karayip Denizi deyince akla ilk gelen şehir VARADERO’ya geçerek deniz kenarındaki her şey dahil otelimize varıyoruz. Günün yorgunluğunu, içeceklerimizin eşliğinde bembeyaz kumlarda sahilde dinlenerek atıyoruz.

7.GÜN- VARADERO-CAYO BLANCO ADASI

VARADERO da tam pansiyon otelimizde keyifte yapabilirdik ama biz ekstra olarak düzenlenen CAYO BLANCO ADASI turuna katılıyoruz. İyi ki de gitmişiz, bir deniz ve kum bu kadar mı güzel olur!

Diğer adı Beyaz Ada olan bu adadaki mercan ve süngerler görselliği daha da muhteşem hala getiriyor.

Bir de ada da yediğim istakozun tadı hala damağımda. Küba da bir çok yerde yedik ama buradaki ayrı bir lezzetliydi. Belki de bu güne kadar gördüğüm en muhteşem manzara yüzündendir.

8.GÜN / HAVANA

Her gün yeni baştan ritmin, tarihin, kültürün ve müziğin içinde Küba’ya uyanmak. Bugün tüm gün Havana gezimiz var ve biz çok heyecanlıyız. Eski model arabaları, binaları, Fidel Castro’nun eskiden konuşmalar yaptığı ünlü Devrim Meydanı’nı, Devrim Müzesi’ni, Armas Meydanı’nı, gurur kaynağımız ATATÜRK’ün Büstü’nü, Prad ve sahil caddesini görerek akşam saatine kadar şehri turlayacağız.

Havana denilince akıllara gelen ilk yerlerden biri Devrim Meydanı. Meydanın bir köşesinde önünde Jose Marti heykeli bulunan dev bir dikilitaş bulunuyor. Çevresinde ise İçişleri Bakanlığı binasının üzerinde demirden Che silüeti yer alırken yine resmi binalardan bir diğerinin üstünde ise Camilo Cienfuegos’un silüeti var. 1 Mayıs kutlamaları bu büyük meydanda yapılıyor.

20161121_214941

 

semiha-whats-up-2896

Havana’daki Devrim Müzesi’ni ziyaret etmeden olmaz. Bu bina devrim öncesi başkanlık sarayı iken devrim sonrası müze haline getirilerek halka açılmış. Kesinlikle vakit ayrılması gereken tarih kokan bir bina. Gezerken biraz hüzün, çokça haklı gurur, başarı ve tabi devrim ruhunu hissediyorsunuz.

 

 

 

 

1956’da Fidel Castro önderliğindeki 82 kişi, 12 kişilik Granma yatı ile Meksika’dan Küba’ya gelerek Sierra Maestra dağlarına çıkmışlar. Granma yatı Küba Devrim Müzesi bahçesinde sergileniyor ancak fotoğrafını çekmek yasak. Alttaki fotoğrafta Devrim için ölenlerin anısına sonsuza kadar yaşayacak olan simgesel ateş ve arkada Granma yatının  küçük bir bölümü görünüyor.

 

Küba Devrim Müzesi’nde Che Guevara ve Camilo Cienfuegos’un gerçek boyutlu balmumu heykelleri de var.

 

Müzeden sonra Museo del Ron Havana Club’a gidiyoruz. İçki kültürünüz varsa ve Rom’un nasıl yapıldığını merak ediyorsanız bu müzeye uğramalısınız. Müze rehberi eşliğinde, bölünmüş ve birbiriyle bağlantılı odalar halinde Rom’un nasıl yapıldığını dinleyebilirsiniz.

 

 

Ayrıca binanın üst katında Afrikalı kölelerin adaya getirilirken kullandıkları aletleri de görebilirsiniz. Rehberimiz Kristof Kolomb’un keşfederek (Ekim 1492) İspanyol toprağı ilan ettiği Küba’da ilk kalıcı yerleşimin 1511′de kurulduğunu, İspanya’dan düzenli gemi seferlerinin başlaması sonucu Havana’nın ticari ve stratejik önemini artırdığını, bu arada hayvancılığın, tütün ve şekerkamışı üretiminin artmasından ve işgücü ihtiyacından dolayı Afrika’dan çok sayıda köle getirildiğini anlatıyor.

 

 

 

Ardından Armas Meydanı’na gidiyoruz. Yaşayan capcanlı, rengarenk bir yer burası. Kitaplar, CD’ler, kulağınıza her daim uzaktan da olsa ulaşan müzikler, belirli bir ücret karşılığı birlikte fotoğraf çektirebileceğimiz rengarenk insanlar.

 

 

Küba da duygu seli yaşadığımız anlara geldik. 2008 yılında Metin Yurdanur’un eseri olarak Havana’ya dikilen ATA’mızın büstünü görmek çok ama çok onur verici idi. Grubumuzla birlikte hep bir ağızdan İstiklal Marşımızı okuduk. ATA’mızın değerinin binlerce km uzakta da bilinmesinden dolayı çok mutlu olduk. Ayrıca büstün meydana konulmasına izin verdiği için sevdiğim Küba’yı biraz daha sevdim.

 

 

 

Prado ve Sahil Caddesi’ni de dolaştıktan sonra otelimize döndük.

 

 

 

 

9.GÜN- PINAR DEL RİO
Kahvaltı sonrası puroları ile ünlü Küba’nın mutlaka görülmesi gereken başka bir bölgesi olan Pınar Del Rio’ya gidiyoruz. Rehberimizden bu şehrin Küba’nın tarım merkezi olduğunu, topraklarında dünyanın en kaliteli tütünün yetiştiğini ve Vinales’in, Pınar del Rio’ya bağlı bir kasaba olduğunu öğreniyoruz.

 

 

Ekstra tur olarak aldığımız Vinales Valley gezimize başladık bile. Pınar del Rio bölgesindeki Vinales Vadisi UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan önemli bir doğal bölge.

 

 

Cueva del Indio Vinales mağarasının içi oldukça geniş ve tavanı çok yüksek. Mağarada sarkıt ve dikitlerden oluşmuş aydınlatmalı bir yoldan kısa bir mesafe ilerledikten sonra, mağara içinde sandalla ufak bir gezinti yaparak yine doğa ile kucaklaşıyoruz.

 

Küba’ya gitmeden önce görsellerinden dolayı çok merak ettiğim Brezilyalı ünlü ressam Diego Riviera’nın öğrencisi Leovigildo Gonzalez tarafından vadinin kenarındaki dik ve sarp bir kayanın üzerine çizilmiş Mural de la Prehistoria adlı 120 metre yükseklik ve 180 metre genişliğindeki evrim teorisini anlatan dev duvar resmini görünce çok heyecanlanıyorum. Muhteşem bir görsellik sunuyor vadiye, etkilenmemek mümkün değil.

 

 

Otele dönerken gördüğümüz evler ise sanki film setindeymişiz gibi bir his uyandırdı.

 

Akşam son anda program değişikliği ile gittiğimiz bar… Mojito, enfes müzikler ve en güzeli/değerlisi Buena Vista Social Club Orkestrası’nı dinleme şansını elde etmenin verdiği mutluluk.‘’ Chan Chan’’

 

 

 

Grubun fotoğrafları için Atakan Baykoçak’a teşekkür ederim.

10.GÜN / OLD HAVANA-ERNEST HEMİNGWAY-FLORİDİTA
Bugün Yazar Ernest Hemingway’in San Francisco de Paula kasabasındaki çiftlik müze evine gidiyoruz. İçi olduğu gibi korunduğu için sadece dışarıdan gezilebiliyor. Bugüne kadar içeriye sadece Sovyet lideri Gorbaçov’un girmesine izin verilmiş. Geniş pencerelerden, duvarlarda sanatçının Afrika’da vurduğu hayvanların dondurulmuş başları, kütüphanesinin bölümlerini, yazı masasını, daktilosunu, dinlenme odasını görüyoruz.


Evini gezdikten sonra Old Havana yani Eski Havana’ya dönüp Hemingway’in de sürekli uğradığı bir bar olan Floridita’da yemeğimizi yiyiyoruz. Küba’lıların papa adı ile andığı yazarın, barın sol köşesinde, sol kolunu bar tezgahına yaslamış şekilde duran bronz heykeli bulunuyor. Mekan oldukça popüler ve turistler yoğunlukta.

 

 

Sıra geldi El Capitolio binasına…Burası A.B.D’ nin Washington D.C şehrindeki Kongre Binası’na çok benzeyen bir yapı. 1959 yılına kadar hükümetin yönetim merkezi olarak kullanılmış ama şu anda Küba Bilimler Akademisi ve Ulusal Bilim ve Teknoloji Kütüphanesi. Yüksek bir bina olduğundan şehrin birçok noktasından rahatlıkla görülebiliyor.

 

 

Grubumuza serbest zaman verildiğinde Old Havana’nın ara sokaklara girip dolaşıyoruz ve alışveriş yapıyoruz.

 

 

KÜBA… Renklerin, müziğin, kültür çeşitliliğinin ve en önemlisi de devrimin ülkesi. Belki bir 10 yıl sonra tekrar gidip görmek ve yaşanan gelişmelere tanıklık etmek gerekir. Bakalım, gün neler getirir bilinmez.

 

İyi gezmeler.

Kaldığımız otellerin listesi aşağıdadır.

1.GÜN / Panorama Hotel 4*
2. GÜN / Playa Costa Verde 4*
3. GÜN / Casa Grande 4*
4. GÜN / Brisas Santa Lucia 4*

5. GÜN / Trinidad Del Mare 4*
6. GÜN / Melia Sol Palmeras 5*
7. GÜN / Melia Sol Palmeras 5*

8. GÜN / İberostar Park Central 5*
9. GÜN / İberostar Park Central 5*

Öğlen yemeklerini yediğimiz yerler.

1.GÜN / 7 Haziran Uçakta
2. GÜN / 8 Haziran Bayamo’da yerel restaurantta
3. GÜN / 9 Haziran Santiago De Cuba – Matamoros Restaurant
4. GÜN / 10 Haziran Camagüey – La Campana De Toledo
5. GÜN / 11 Haziran Trinidad – Plaza Mayor
6. GÜN / 12 Haziran Santa Clara – Los Canayes Restaurant
7. GÜN / 13 Haziran Varadero otelde veya ekstra tekne turunda
8. GÜN / 14 Haziran Havana – Santo Angel Restaurant
9. GÜN / 15 Haziran Pınar Del Rio – Dos Hermanas Restaurant
10. GÜN / 16 Haziran Old Havana’da Floridita Restaurant

NOTLAR

Kapıda vize ile ülkeye giriş-çıkış yapılabiliyor. Pasaportunuza giriş-çıkış işlemleri yapılmıyor.

Para birimi CUC  1cuc=1Euro  CUC, sadece turistler tarafından kullanılıyor. Küba da havalimanında döviz büroları var. Ülkeye gittiğinizde orada değiştirebilir, artan paranız kalırsa dönüşte tekrar Euro ya dönüştürebilirsiniz. Küba halkının kullandığı para birimi ise Peso’dur. Bunu sadece kendileri kullanıyor.

Ülkede şampuan var ancak çok pahalı. Dolayısı ile bazı yerlerde özellikle otel giriş ve çıkışlarında sizden şampuan isteyen kadınlarla karşılaşabilirsiniz.

Adanın doğu bölgelerinde pencerelerde cam yok çünkü ülkede cam imalatı yok. Dolayısı ile evlerin pencereleri tahtadan. Özellikle ülkenin doğusunda her evde 37 ekran TV ve ülkenin her yerinde göreceğiniz üzere sallanan sandalye mutlaka var.

Açık tenli iseniz yanınızda mutlaka bir iki kutu 50 faktör güneş yağı bulundurun. Ekvatora yakın olduğundan güneş ışıkları daha dik açı ile geliyor ve gerçek anlamda yakıcı bir sıcaklık oluyor.

Kral palmiyesinin ülkenin sembol ağacı olduğunu öğreniyoruz

En önemlisini en sona sakladım. Tur ile gidecek olursanız rehberinizin mutlaka deneyimli ve bilgili olmasına dikkat edin. Bilgi ile görseller birleşince akılda daha kalıcı oluyor .

HAZİRAN 2013

Continue Reading

Gezi

Abant Gezimiz

Published

on

ABANT GEZİMİZ

Bize geçen sene başında bir hastalık peydah olacak ve tüm alışkanlıklarımızdan vazgeçeceğimiz, işimizin ve okulumuzun oturma odalarımıza taşınacağı söylenmiş olsaydı sanırım kazanacağımızı düşünerek reddeder, iddiaya girer ve iddiayı kaybederdik. Herkes eve kapanmak zorunda kaldığından sıkıntılı günler yaşasa da biz gezginler için bu zamanlar daha zor geçti ve bu durum hala devam ediyor.

Pandemi nedeniyle insan ilişkilerini minimum düzeye indirerek ulaşmak istediğimiz noktaya varmak ve gittiğimiz yerlerde de maksimum seviyede dikkatli davranarak hareket etmemiz gerekiyor. Bunları göz önünde bulundurarak ve İstanbul’a yakın olması nedeniyle Abant’a gitmeye karar verdik. Yaklaşık 2.5 saat içinde otelimizdeydik. Otele giriş yapmadan hemen önce otelin alt tarafında yer alan göl kenarındaki restoranta gittik ve biraz keyif yaptık.

Otele giriş işlemlerimizi tamamladıktan sonra göl manzaralı odamıza çıktık. Aşağıda odamızdan bir iki kareyi ve 3 gün boyunca izlediğimiz manzarayı paylaştık.

Biraz dinlendikten sonra otelin beş çayı saati için odamızdan çıktık. Tatlı ve tuzlu olmak üzere çeşitli ürünler sunuldu ve sürekli çay servisi yapıldı. Servis hızlı, personeller güler yüzlü ve ürünler gayet lezzetliydi.

Tatlı ve tuzluları tükettikten sonra göl kenarında yürüyüşe çıktık. Hava serin olduğundan içlikler, şapkalar ve eldivenler eşliğinde gölün sunduğu manzara, ağaçlar, kuş sesleri, gökyüzü ve sessizlik içinde huzurlu bir yürüyüş yaptık.

Sonrasında akşam yemeği ve oksijene doyan ciğerlerimiz ile çok rahat bir uyku uyuduk ve yeni bir güne başladık. Pencereyi açarak, yeni güne, göle ve bize şarkı söyleyen kuşlara merhaba diyerek kahvaltıya indik. Pandemi nedeni ile servisi otel personeli yapıyor. İstediğiniz çeşitten ve istediğiniz kadar tabağınıza ürün alabiliyorsunuz. Masaya termos ile çay getiriliyor. Çeşit olarak oldukça fazla ürün yer alıyor ve hiçbir ürün için bitti diye bir kelime sarf edilmiyor.

Göl kenarı yürüyüşü sonrasında lobide oturarak, salep içerek ve kitap okuyarak keyifli saatler geçirdik.

Akşam yemekleri de sabah kahvaltısı gibi çeşitli ve gayet lezzetliydi.

Güneş batarken odamızdan izlediğimiz manzara çok güzel ve dinlendirici idi.

3 günlük tatilimiz ardından göl kenarında son bir yürüyüş yaparak temiz havayı ciğerlerimize tekrar tekrar doldurduk. Huzuru ve dinlenmiş ruhumuzu içimize, manzarayı gözlerimize hapsederek otelden ayrıldık.

Bu özellikli dönemde dinlenmek için bu oteli tavsiye edebiliriz.

Keyifli günler dilerim.

OCAK 2021      @gezipduru_ys     @okumali_ys

Continue Reading

Gezi

Napoli/Pompei Gezimiz

Published

on

Napoli/Pompei Gezimiz

Tarihin ve bu tarihin oluşturduğu muazzam sanat eserlerinin, İtalyan Rönesansı’nın doğduğu yer alan Floransa gezimizin ardından ülkenin turistler tarafından yoğun olarak ilgi gösterdiği bir başka şehre İtalya’nın güneyinde yer alan Napoli ve Napoli denilince ilk akla gelen Pompei’ye doğru yola koyulduk. Şehre adım attığımızda turist rehberimizin çantalarımıza dikkat etmemiz gerektiği ve şehrin magnetlerinin çoğunun hızrsızlık olaylarını anlatan magnetlerden oluştuğu bilgisi kulağımıza küpe oldu.

Floransa gezi yazımız deteylarına aşağıdaki linkimizden ulaşabilirsiniz.

https://www.gezipduru.com/2020/12/13/floransa/

Şehre ilk gittiğimizde sahile çok yakın mesafede yer alan Castel Nuovo’ya  (Maschio Angioino) gittik . Anjou’lı 1.Charles’ın hükümdarlığı zamanında 1279-1282 yılları arasında inşa edilmeye başlanan kale farklı dönemlerde sanatçılara, edebiyatçılara ev sahipliği yapmış, 1503-1734 yılları arasında askeri amaçlarla kullanılmış, zaman zaman Belediye Meclisi olarak kullanılmış. Heybetli kuleleri ve süslemeleri  ile çok ilgi çekici olan bu yer günümüzde kültürel etkinliklerin yapıldığı bir mekan ve Napoli Kent Müzesi’ne ev sahipliği yapıyor.

Kale ziyaretimizin ardından 1887-1891 tarihleri arasında inşa edilmiş San Carlo Operası’nın karşısındaki alışveriş galerisi Galleria Umberto I ‘e gidiyoruz. Cam kubbeler, yerlerde yer alan karolar, çağdaş mimari unsurları ile  görüşmesi gereken bir yer. Lüks dükkanlar, kafelerden oluşan bu yapı UNESCO Dünya Mirası Alanı olarak Napoli Tarihi Merkezi listenin bir parçası.

Galeriye çok yakın ve trafiğe kapalı olan açık hava konserlerinin ve çeşitli sanatsal etkinliklerin yapıldığı Plebiscito Meydanı’na geldik. Meydan da  ayrıca San Francesco di Paola Kilisesi’ni ve Kraliyet Sarayı’nı ( Palazzo Reale) gördük. Bu saray Bourbon Hanesi tarafından Napoli Krallığı ve daha sonra iki Sicilya Krallığı sırasında kullanılmış  yapılardan biri. Meydanda tarih kokan binalar arasında oturarak kiliseden çıkan ve yeni evlenen bir çiftin mutluluğuna şahit olarak, meydanda oynayan çocukları seyredip eğlenerek, bir şeyler atıştırarak çok keyifli vakit geçirdik

Yıllardır çeşitli kaynaklarda rast geldiğimiz, günahkarların şehri olmasından dolayı insanlarının büyük bir gazap ile karşılaştığı ve bu nedenle taşlanmış oldukları söylenen Pompei’ye geldik. Burası Vezüv Yanardağı’nın eteklerinde yer alan, döneminde çok önemli ticaret merkezlerinden biri olan, kaynaklarda farklı bilgiler yer almakla birlikte genel kanaate göre yaklaşık 20.000 kişilik bir nüfusa sahip bir şehirmiş burası. 23 Ağustos 79 yılında yanardağın patlaması ile birlikte tüm şehir önce volkanik kül bulutları ile kaplanmış ve yaşanan olaylar karşısında tahmin edilen çoğu kişi ortaya çıkan zehirli gazlar nedeniyle ölmüş. Bu konuya tekrar döneceğiz.

Günümüzde burası UNESCO’nun Dünya Miras Listesi’ne girerek turizm içinde büyük bir potansiyel alanı olmuştur.

Volkanın patlamasından biraz bahsedecek olursak. Kül ve lav yağan uzun saatler boyunca – yaklaşık 18 saat kadar- şehirden kaçabilenler gitmiş ve yaklaşık 2000 kişi kül ve lav katmanlarının altında kalmıştır. Elde edilen kaynaklardan ölüm sayısının fazla olmasının sebebinin o gün festival olduğunu ve bir diğer nedenin ise halkın patlama ve depremlere alışkın olması nedeniyle mevcut konumlarını korumaları olduğunu öğreniyoruz. Patlamanın hemen ertesi gününde ise Vezüv Volkanı’nın konisi çöktüğünde oluşan devasa kil heyelanı Pompei şehrinin üzerini bir yorgan gibi kaplamış.

Pompei’de bilinen ilk kaz çalışmaları 1594-1600 yılları arasında yapılmış ancak 1631 yılında yaşanan deprem nedeniyle bu çalışmalara ara verilmiş. Deprem sonrası üzerinden uzun bir süre geçtikten sonra 1748’de Carlo Borbone liderliğinde kazılar tekrar başlamış. 1861’de Giuseppe Fiorelli kazı işini devralmış ve Fiorelli taşlaşmış insan cesetlerinin etrafındaki boşluklara sıvı alçı püskürtüp kalıplarını çıkararak aynı şekilde bulundukları yere konulmasını sağlamış, şehre ait pazar yerlerinin, çarşıların, caddelerin  mahkeme salonlarının …vb  alanların ortaya çıkmasını sağlamış.

Şehri gezerken caddeler ve sokak aralarında sıçrama taşlarını göreceksiniz. Şehirde kirli sular sokaklara döküldüğünden, insanlar karşıdan karşıya geçerken yola basmak istemediklerinden belirli aralıklarla kaldırımlarla aynı yükseklikte olan sıçrama taşları koymuş ve bu taşların üzerine basarak rahatça yolun karşısına geçmişler. Sıçrama taşlarının arasında boşluklar yer alıyor ki bunun nedeni at arabalarının geçebileceği teker boşlukları oluşturmak.

Antik kent içinde gezerken yemek alanlarının olduğu fastfood yerlerini, caddeleri, turistlerin en çok rağbet gösterdikleri genelevi, villa ve hamamın içini ve tiyatroyu da ziyaret ettik. Geneli açık bir alan olduğu için antik kent içinde caddeler arasında yürürken şemsiye açmak zorunda kaldık. Olur da yaz aylarında giderseniz alan büyük olduğundan yanınızda mutlaka su ve şemsiye bulundurmanızı tavsiye ediyoruz.

Dünyaca ünlü bir antik kenti gezmenin verdiği mutlulukla birlikte kentten ayrılıyoruz. Antik kentin dışında yer alan turistik eşya satan dükkanlar arasından geçerek acıkan karnımızı doyurmak için tavsiye üzerine bir restoranta gittik. Yemeğimizi yedikten ve antik kentin girişine hoşça kal selamı verdikten sonra kentten ayrıldık.

Turla gezmenin verdiği dar zamanlarda gezmenin dezavantajı dışında keyifli yerler görmekten memnun olarak ülkemize geri döndük.

Gidilmeli, görülmeli dediğimiz yerler gördük.  Sizin de gezi listenizde yer alması dileğiyle.

Ocak 2021   @gezipduru_ys     @okumali_ys

Continue Reading

Facebook

Popüler