Connect with us

Gezi

Vatikan Gezimiz

İtalya gezimiz sırasında dünyanın yüzölçüm olarak en küçük ülkesi ve Katolik inancının kalbi konumunda olan Vatikan’ı da ziyaret ettik. İtalya gezimizin içeriği çok kapsamlı olduğundan yazının çok uzun olmaması için Vatikan gezimizi ayrı olarak yazmaya karar verdik. Böylelikle Vatikan/Vatikan Müzeleri fotoğraflarını daha fazla paylaşabiliriz diye düşündük.

Gezi yazımıza başlarken bu küçük dev ülke hakkında kısa bir bilgi verelim.

Vatikan Devleti’nin etrafı yüksek duvarlarla çevrili ve içerisinde St. Peter  Bazilikası, ünlü Sistine Şapeli, Vatikan Müzeleri ve Vatikan Bahçeleri yer alıyor.

Vatikan devlet statüsünü Lateran Anlaşması ile 26 Ekim 1926’da almış ve devlet içinde devlet statüsünü kazanarak kendi pasaportu, kendi devlet kuruluşları ve bürokratları olan bir devlet haline gelmiş. Vatikan’a tüm girişler Roma’nın sınırlarından yapılabiliyor. Vatikan Pasaportu var ve bizzat Papa tarafından veriliyor. Bu pasaport geçici olup Vatikan istediği zaman tek taraflı olarak iptal edilebiliyor ya da hiç vermemiş gibi kayıtlardan çıkartabiliyor. Pasaport hiç bir ırk ya da milliyet gözetilmeden veriliyor. Burada tek minik koşul pasaport alacak şahsın Katolik Kilisesi’ne kayıtlı dindar olarak tanınmış bir Katolik olması. Papa, Katoliklerin başı olarak yeryüzündeki tüm Katoliklerin “Kutsal Pederi” ama sadece ve sadece Vatikan Devleti’nin Devlet Başkanı. Vatikan’ın çok çeşitli gelir kaynağı bulunuyor. Bunlar başta her ülkedeki Katolikler’den kesilen Kilise Vergisi olmak üzere, alınan aidatlar, bağışlar, hediyelik eşya satışlarıyla elde edilen gelirler, TV gelirleri, radyo kanallarından elde edilen gelirler… vb

Roma da kaldığımız 2. günde Vatikan topraklarına ayak bastık. Güneş tam tepemizde ve kalabalıklar arasında ilerlemeye çalıştık. Şu bilgiyi Vatikan’ana ilk kez gidecek olanlara vermek istiyoruz. Aziz Petrus Bazilikası içine şortla ya da askılı bluz ile almıyorlar, bu nedenle bacaklarınızı ve kollarınızı çokta açıkta bırakmayan giysiler tercih etmelisiniz. Yoksa benim gibi meydanda satışı yapılan şallardan alıp kendinizi bir şekilde kapatmaya çalışırsınız. (Hayatımda en paspal olduğum andı:))

İlk durağımız Hristiyan dünyasının en önemli yapılarından olan Aziz Petrus Bazilikası (Basilica di San Pietro).

Kilisenin önündeki büyük alan Aziz Petrus Meydanı ya da diğer adıyla San Pietro (St. Peter) Meydanı. Gian Lorenzo Bernini tarafından tasarlanan ve inşa edilen bu meydan, dünyanın en büyük meydanlarından biri. Yapının üzerinde 284 adet sütun ve bu sütunların üzerinde Bernini’nin öğrencileri tarafından yapılan 140 Aziz heykeli yer alıyor. Meydanın ortasında ise Mısır’dan getirilen yaklaşık 26 m uzunluğunda Mısır obeliski bulunuyor. Rehberimizin verdiği bilgiye göre Obeliks aynı zamanda Güneş saati işlevi görüyormuş ve Papa her Çarşamba bu meydana karşı vaazını vererek milyonlarca insanı aynı ayda kutsuyormuş.

Meydana girdiğinizde göreceğiniz kuyruğun uzunluğu sizi korkutmasın çünkü düşündüğünüzden daha seri şekilde ilerliyor. Ancak yaz gününde gittiyseniz sıcak o kadar fazla ki yerden yükselen sıcaklıkla zaman geçmiyor gibi gelebilir. O nedenle yanınızda mutlaka şapka ve su götürmeyi unutmayın. Unuttuysanızda meydandaki satıcılar yine hayat kurtarıyor. Ayrıca, çevrenizde vaktin hızlıca geçmesini sağlayan, fotoğraf çekeceğiniz, inceleyeceğiniz o kadar çok aziz heykeli, muhafız, sütun var ki nereye bakacağınızı şaşıracaksınız. Dışarıda bu gördükleriniz  karşısında acaba içeride nerler göreceğiz düşüncesi de aklınızdan geçebilir,açıkçası bizimkinden geçti.

Bizim ilgimizi en çok Vatikan Ordusu’nu oluşturan rengarenk kıyafetleri içindeki İsviçre Muhafızları oldu.

Neden İsviçre Muhafızları ? 1505 yılında Papa II. Julius İsviçre’den o zamanlarda adları nam salmış askerleri içinden, kendisini koruyacak bir birlik göndermesini talep ediyor ve İsviçre, askerlerini gönderiyor. İsviçreli Muhafızlar olarak bilinen bu ordu ( 100-110 kişi arasında) tamamen Katolik inanışa sahip insanlardan oluşuyor. Paralı asker olan bu muhafızlar Almanca, İtalyanca, Fransızca ve İngilizce olmak üzere dört dil konuşuyor.  İsviçre Muhafızı olabilmek için İsviçre vatandaşı ve Katolik olmak şart. Bunun dışında Vatikan’a gelmeden önce İsviçre’de askerlik görevlerini yapmış olmaları, atletik yapılı ve en az 1.74 cm. boyunda olmak gibi şartlar aranıyor.

Bazilika içine girdiğimizde ilk fark ettiğimiz renklerin kullanımdan dolayı etrafa yayılan o kasvet havasıydı. Bu dünya ile ilişiğini kesen rahip, kardinal, rahibe, keşişler ve papa için gerçekten ruhani ortam oluşturulmuş diye düşündük.

Rehberimizden ve araştırmalarımız sonucunda edindiğimiz şu bilgileri bu noktada aktarsak güzel olur. MS. 324 yılında Roma İmparatoru Konstantin’in din değiştirerek Hristiyanlığı kabul etmesiyle, tüm Roma şehirlerinde ibadet yeri ihtiyacı ortaya çıkmış ve Hristiyanlığın hızlıca yayıldığı bu dönemlerde kilise ve şapel inşası ihtiyaca cevap verememiş. Bu yüzden şehirlerin yönetilmesinde kullanılan idari binalardan bazıları, ibadet için uygun hale getirilerek karar alma ve tören yapma gibi amaçlarla kullanılmaya başlamış ve bazilikalar ortaya çıkmış.

İlk uğrak yerimiz yukarıda bahsettiğimiz şekilde ortaya çıkan bu bazilikanın en önemli eserleri arasında yer alan Pieta, anlamı merhamet. Michelangelo’nun 24 yaşında yaptığı ve imzasını attığı tek heykel olan Pieta heykeli denediği üç mermerin kırılması üzerine dördüncü mermerde ortaya çıkmış. Pieta da çarmıhtan indirilen İsa’nın ölü bedenini dizlerinin üzerinde taşıyan anne Meryem’in oğlu için tuttuğu yas görülür. Meryem Ana sağ eliyle oğlunu güçlü şekilde kavramış, sol eliyle de naaşı biz izleyicilere sunmuş ve saygıya davet etmiştir. Heykelin şu anda cam bir kafes içinde korunuyor nedeni ise 1972 yılında bir saldırıya maruz kalmış olması. Aldığı çekiç darbeleri karşısında Mary’nin burnu ile dirseği kırılmış ve yaklaşık 10 ay süren çalışma sonunda kırılan tüm parçalar görünmez bir yapışkanla birleştirilmiş. ( Pieta aşağıdaki ilk fotoğrafta yer alıyor.)

Bazilika gezimiz bitip Katoliklerin kutsal mekanını dolaştıktan sonra ertesi gün gideceğimiz Vatikan Müzeleri’ni gezmek için enerji toplamak için otelimize geçtik. Ertesi sabah kahvaltımızın ardından gezimizin bir ay öncesinde Türkiye’den http://www.museivaticani.va/content/museivaticani/en/visita-i-musei.html#lnav_shop

internet sitesinden aldığımız biletler ile yola koyulduk. Surlarla çevrili olan alanda yürüyerek giriş kapısına geldik. Randevu saatine göre giriş yapıldığından ve giriş saatimize yakın bir saatte gittiğimizden biletleri gösterip çok kısa sürede içeri girdik.  Gitmeden önce mutlaka biletinizi alın, yoksa uzun saatler kuyrukta beklemek durumunda kalabilirsiniz.

Neden Vatikan Müzeleri deniliyor ? sorusuna rehberimize verdiği yanıt  ; ‘’ Müze geniş bir alana yayıldığından, çok farklı ve sayıca fazla müze bölümleri olduğundan bu alanlar Vatikan Müzeleri olarak anılıyor’’ oldu.

Rehberimizden aldığımız diğer bilgilere göre de, müzenin temeli, 16.yy. başlarında Papa II. Julius’un sanata olan sevgisi nedeniyle, bugün müzenin içindeki bir iç avluya topladığı heykeller ile atılmış. Daha sonra papalar tarafından yüzyıllarca arkeoloji, sanat, antropoloji eserleri toplanmış ve zaman içinde bu devasa eserler topluluğu oluşmuş. Her gelen papa Vatikan sarayları ve odaları içine yeni eserler yaptırmış veya esrleri dışarıdan getirtmiş. Sonuç olarak da burası Roma Katolik Kilisesi tarafından Rönesans döneminde inşa edilen ve dünyanın önemli heykellerine ev sahipliği yapan önemli bir yapı haline gelmiş. Bu yapılar içindeki en önemli bölümler; Sistina Şapeli ve Raffaello Odaları, Borgia Daireleri, Etrüsk Müzesi, Modern Dinsel Sanat ve Resim Galerisi koleksiyonları, Haritalar Galerisi ve Yunan-Roma Eserleri.

Müzeler bütünü olan bu alanda görülecek o kadar çok yer var ki en sonunda bize gez gez bitmez dedirtti. Bunu dememizin sebebini oluşturan müze/galeri alanlarından tespit edebildiğimiz isimler aşağıda…

  • Pio Clementino Müzesi (Pio Clementino Museum) : Buradaki eserler çeşitli kazılardan çıkartılan veya koleksiyoncuların bağışladığı tarihi eserlerdir.
  • Lapidary Müzesi (Lapidary Gallery) : Roma imparatorları büstleri, din ile ilgili eserler, Roma ordusu ve yapısı ile ilgili bilgiler ve eserler bu müzededir.
  • Etnoloji Müzesi (Ethnological Museum) : Burada kalıcı ve geçici sergiler sergilenmektedir.
  • Hristiyan Müzesi (Christian Museum)
  • Çağdaş Sanat Koleksiyonu Müzesi (Collection of Contemporary Art): Müzede Van Gogh eserleri, Marino Marini heykelleri ile çeşitli ressam ve heykeltıraşların eserleri bulunmaktadır.
  • Aldobrandini Düğünü Odası veya Samson Odası (Room of the Aldobrandini Wedding)
  • Gregoryan Etrüsk Müzesi (Gregorian Etruscan Museum)
  • Raphael Odaları (Raphael’s Rooms) ve Vatikan Müzesi : Raphael Odaları toplamda dört odadan meydana gelmektedir; Konstantin, Heliodorus, Segnatura ve Borgo’da Ateş Odası. Odalardaki tüm resimler 1508 ile 1524 yılları arasında Raphael ve öğrencileri tarafından yapılmıştır.
  • Chiaramonti Müzesi (Chiaramonti Museum)
  • Lapidario Profano Müzesi (Lapidario Profano ex Lateranense)
  • Hristiyan Lapidarium Müzesi (Christian Lapidarium)
  • Pinacoteca Sanat Müzesi (Pinacoteca Museum)
  • Taşımacılık Müzesi (Carriage Pavilion)
  • Profane Müzesi (Profane Museum)
  • Aziz Peter Şehit Şapeli (Chapel of St. Peter Martyr)
  • New Wing Müzesi (New Wing)
  • Niccoline Şapeli (Niccoline Chapel) Roma’nın antik zamanlarından kalan çeşitli tarihi eserleri, maskeleri, vazoları ve günlük yaşama dair antik eşyaları ve mimari parçaları görmek mümkündür.
  • Yahudi Lapidarium Müzesi (Jewish Lapidarium)
  • Pius-Hristiyan Müzesi (Pius-Christian Museum): Papa IX. Pius tarafından 1854 yılında kurulan müze 7 bölümdür ve ilk Hristiyanlık zamanından kalma eserler mevcuttur.
  • Gregoriano Profano Müzesi (Gregoriano Profano Museum)
  • Vatikan Müzesi Sistina Şapeli (Sistine Chapel)
  • Borgia Daireleri (Borgia Apartment)
  • Haritalar Galerisi

Vatikan Müzeleri’nin bazı bölümlerinde hiç ziyaretçi yokken bazılarında uzun kuyruklar olduğunu gördük. Bu uzun kuyruklardan en uzununu oluşturan Sistina Şapeli idi. Papa’nın resmi ikametgahı olan Sistina Şapeli yapıldığı dönemden itibaren önemli kilise ayinleri ve yeni papa seçimi için toplantı alanı olarak kullanılmış . İnşasına 1477 yılında başlanan şapel, 1483 yılında açılmış ve 20,70 metre yüksekliğe, 40,93 metre uzunluğa ve 13,41 metre genişliğe sahip. Duvarları, tavanları Adem’in yaratılışı, Son hüküm, İlk günah gibi betimlemeler yer alıyor. Papa IV. Sixtus döneminde bir grup İtalyan Rönesans ressamı Sandro Botticelli, Pietro Perugino, Pinturicchio, Domenico Ghirlandaio ve Cosimo Roselli, Musa’nın Hayatı ve İsa’nın Hayatı’nı betimleyen freskler yapmıştır. Bu fresklerin yapımı iki yıl sürmüş ve şapel aynı papa tarafından 1483 yılında kutsanarak Bakire Meryem’e adanmış ve ayine açılmış. 1508 yılında ise Papa II. Julius, bir heykeltıraş olan Michelangelo’yu görevlendirerek Sistina şapeli tavanındaki eserleri yaptırmış.

Bu şapelde fotoğraf çekmek kesinlikle yasak ama yasaklar bizler için diyerek kenarda köşede herkesin görevliler görmeden bir iki fotoğraf karesi almaya çalışması da aşikar. Flaşlı, flaşsız ve cep telefonu ile fotoğraf çekenler görevliler tarafından yüksek sesle uyarılıyor. Kenarlardaki mevcut olan oturaklar haricinde bir yere oturmak da yasak.

 

Müzeler/galeriler arasında dolaşıp gözlerimize görsel şölen yaşattıktan sonra çıkışa doğru ilerledik. Çıkış kısmında gördümüz spiral merdivenler 1932 yılında ünlü İtalyan mimar ve mühendis Giuseppe Momo tarafından iç içe çift sarmal şeklinde tasarlanmış. Güzel ve zevkli bir tasarım olmuş ki dünyada en çok fotoğrafı çekilen merdivenler arasında yer alıyor.

İtalya geziniz sırasında planınızı yaparken bizim gibi müzeler/galeriler içinde hızlıca ve üstünkörü gezebilmeniz için en az bir tam gün ayırmanız gerektiğinizi iletelim. Vatikan Müzeleri’nde yüzlerce fotoğraf çektiğimizden yazımızı bitirmeye yakın sizinle birkaç fotoğraf daha paylaşmak istedik.

Metrekaresi küçük ama hakimiyet alanı çok çeşitli kanallar ile sınırsız hale gelen Vatikan’daki gezimiz sona erdiğinde sanat eserlerine doyduğumuzu hissettik. İtalya’yı ziyaret ettiğinizde mutlaka bir gününüzü bu küçük ülkeye ayırın, inanın pişman olmayacaksınız. Bizim gittiğimiz tur programında bir gün için alışveriş merkezleri ve şu an adını anımsayamadım çokta bilindik olmayan bir göl gezisi vardı. Biz o gün tur ile gitmedik ve önceden aldığımız biletler ile Vatikan Müzelerini görmeye gittik . İyi ki de gitmişiz dedirten görsel şöleni yaşamak için siz de gidin, görün, fotoğraflayın.

Hoşça ve dostça kalın.

İyi gezmeler, iyi eğlenceler.

Gidilecek yollar, okunacak kitaplar, izlenecek filmler sınırsız ve ucu açık. Nefes alacağımız sayı bile belli dedik. Başladık gezmeye, okumaya, gözlemlemeye… Gezdikçe çoğaldık, okudukça bilinçlendik ve izleyip, gözlemledikçe çevremizde devasa olarak nitelenen sorunları, sıkıntıları !!! minnacık görmeye başladık ve sonuç olarak birlikte huzur bulduk. İnsan bu zamanda başka ne ister ki ! Dünya ne büyük biz insanlar ne kadar küçük demeye ara vermeden devam ettik. Kim bilir hayatımızın sonuna kadar daha ne kadar çok söyleyeceğiz. Franz Kafka ne kadar güzel demiş. ‘’Ölümün olduğu bu dünyada, hiçbir şey çok da ciddi değildir aslında." Öncelikle sağlığımızın değerini bilip, kendimize iyi davranalım ve yatırım yapalım. Geze, göre ne tür yaşamlar varmış tanıklık edelim. Hayatınızı istediğiniz şekilde yaşamanız dileğiyle. Mutlu ve her zaman umutlu kalın .

Continue Reading

Gezi

Karadağ (Montenegro) Gezimiz

Adriyatik Denizi kenarında, istediğinizde tarihin içinde olacağınız, istediğinizde dağların karşısında deniz tatilini yapacağınız, gece hayatının rengarenk olduğu, yakın mesafede ve vizesiz Karadağ ( Montenegro) tatilimizi anlatmaya başlayalım.

Gideceğimiz ülkenin öncelikle tarihi olmak üzere doğal güzelliklerini araştırmayı seviyoruz. Bu, ülkenin tarihi ve doğal güzelliklerini değerlendirirken nereden beslendiklerini anlamamıza yardımcı oluyor. O zaman hemen ülkenin tarihinden çok kısa bahsedelim ki sonrasında nereleri gördük sırasıyla anlatalım. Yüzlerce yıl Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliği altında kalan Karadağ, Sovyetler Birliği döneminde Yugoslavya’nın altı cumhuriyetinden biri iken Yugoslavya’nın parçalanmasının ardından Sırbistan-Karadağ olarak anılmış. Ardından 2006 yılında yapılan referandum ile Sırbistan’dan ayrılarak bağımsızlığını kazanan bir ülke olarak yoluna devam etmiş. Çok genç bir ülke olan Karadağ, tarihi ve eşsiz güzelliği nedeni ile UNESCO tarafından da koruma altına alınan şehirleri, liman kentleri, Sveti Stefan gibi ada ve turistlerce pek bir rağbet gören şehirleri ile gezilip görülmeye değer bir Balkan ülkesi.

 

Yolculuk başlasın … İsmini Karadağ’ın başkenti Podgorica’dan alan havalimanına inişimiz yaklaşık 2 saat kadar sürdü. Valizlerimizi aldıktan sonra yaklaşık 1 saatlik otobüs yolculuğumuzun ardından eski yerleşim yerlerinden birisi olan ve en çok ismini duyduğumuz Budva’ya ulaştık. Burada gördüğümüz yerler Sveti Stefan, ünlü Dans Eden Kız Heykeli, St Sava’s Church  ve Stari Grad ( Eski Şehir ) oldu.

 

Old Town (Eski Şehir) labirent şeklinde uzayan dar sokaklar boyunca sıralanan tarihi binaların, kiliselerin, göze şirin görünen evlerin, çeşitli restoran ve kafelerin bulunduğu, kaybolmak istenilecek güzel bir bölge. Deniz keyfi dışında şehrin tarihi yapılarını da ziyaret ederek güzel kareler yakalamak isterseniz bence bu bölge en uygun yer. Kapılar, pencereler, labirent içindeymiş hissi veren sokaklar ve azımsanamayacak bir kalabalık. Biz gittiğimizde bir an sağanak yağmur yağdı ve herkes ilk bulduğu kafeye girdi. Biz de hediyelik eşya almak için bunu fırsat bildik. Yağmur çok kısa sürdü. Sokaklar dolana kadar biz de keyif içinde fotoğraflarımızı çekebildik.

Budva’da en çok fotoğraf çekilen yer olan Deniz Kızı Heykeli’ne doğru yürümeye başladık. Bu heykelin olduğu nokta ve çevresi turistler tarafından en çok ziyaret edilen yerlerin başında geliyor ki bunu biz de yolumuz üzerindeki kalabalık ile deneyimledik. Rivayet odur ki, bu heykel burada boğulan bir kızı simgeliyormuş. Ama gerçek olan şu ki, eğer kalabalıktan fırsat bulabilirseniz Old Town manzarasını da kareye alarak çok güzel kareler yakalayabilirsiniz. Bunun dışında arkanızda kalan kayalık alanların oluşturduğu görsel şöleni de es geçmeyin deriz. Kayalık alana biraz tırmanarak çok güzel kareler elde edebilirsiniz.

Ülke dağlık bir bölgede yer aldığından haliyle sahil şeritleri de genel olarak kayalıklardan ve taşlıklardan oluşuyor. Açıkçası ince kum sahilleri olan yerleri sevdiğimizden ve burada denize girerken akrobatik hareketler yaparak denizde ilerlenebildiğinden bu sahiller pek hoşumuza gitmedi.

Sabah erkenden yola çıktığımızdan ve gün sonu yavaş yavaş geldiğinden otelimize doğru yola koyulduk. https://www.booking.com/hotel/me/slovenska-plaza.tr.html Otelimizin bulunduğu alan merkezde, yeşillikler içinde ve farklı konsept binaları içinde barındıran binalar bütünüydü. Benim için en güzeli ise otelin odalarının temiz, sade ve rengarenk olmasıydı. Renk seven insana renkli bir şeyler göster mutlu olsun.

Güzel bir uykunun ardından sabah kahvaltısı yaptık. Otelimiz sahile yürüyüş mesafesinde olduğundan sabah yürüyüşümüzü de tamamlayıp sahilden tekne ile kısa süre içinde Budva’nın Hawai  Adası’na gittik. Adanın bir tarafı Old Town manzarasına sahip. Bilginiz olsun denize girmek için yine taş ve kayalar üzerinde keklik gibi sekmek gerekiyor.

Hawai Adası’nda keyifli vakit geçirdikten sonra Budva’ya geri döndük ve bizim gibi turistlerin uğrak yeri olan Sveti Stefan’ı görmeye gittik. Budva merkeze 5 km kadar yakın mesafede yer alan Sveti Stefan için Adriyatik kıyısında yer alan bir ada otel diyebiliriz. Google’dan edindiğimiz bilgilere göre önceleri kara ile bağlantısı olmayan, 19.yy da 400 kadar kişinin yaşadığı, etrafı surlarla çevrili, zaman zaman savunma ve sığınma yeri olarak kullanılmış, 1960’lı yıllara kadar balıkçı köyü olarak bilinen, Tito zamanında ise köylülerin karaya taşınarak zenginlerin özel tatil yerlerinden biri haline getirilmiş bir bölge burası. Yugoslavya’nın parçalanmasının ardından 30 yıl için kiraya verilerek restorasyon gördükten sonra 50 odalı ve 8 süitli 5 yıldızlı bir otel olarak hizmet vermeye başlamış. Birçok ünlü simayı konuk eden bu ada otelin içini günümüzde sadece otel müşterileri gezebiliyor. Otel müşterisi değil iseniz otel ziyaretçi almıyor ancak otelin yan tarafında yer alan plajdan yararlana biliyorsunuz.

Budva merkeze dönerek yemeğimizi yiyip, akşam Old Town sokak aralarında dolaştıktan, canlı müzik dinleyip keyif yaptıktan sonra otelimize geri dönerek bir güzel dinlendik. Sabah kahvaltımızın ardından küçük bir sahil kenti olan ve Kotor’a yakın mesafede bulunan Tivat’a doğru yola çıktık. Buradaki liman fazlaca lüks yat ve tekneye ev sahipliği yaptığından burası için yüksek gelir grubunda yer alan insanlara hitap eden bir yer diyebiliriz. Sanki burada gökyüzü bile başka parlak geldi birden 🙂 Tivat marinası çevresinde dolaştığımızda lüks yolcu gemileri, lüks oteller, kafeler, butikler ve oteller ile karşılaştık. Dolayısı ile buraya geldiğinizde bir kafede oturduğunuzda, Budva da ödediğiniz tutarların yaklaşık 2 katı kadar bir tutarda para harcayabileceğinizi buraya not düşelim.

Sırada biz gezentiler için Kotor şehri var. Tarihi ve mimari eserler açısından önemli bir yere sahip olan şehir 1979 yılından itibaren UNESCO‘nun Dünya Mirası Listesinde yer alıyor. Şehirde Old Town yani kalenin içinde kalan bölgede yok yok diyebiliriz; taş binalar, tarihi ve şirin evler, katedral, saat kulesi, Deniz Müzesi, tiyatro binası, güzel fotoğraf kareleri almanızı sağlayacak daracık sokaklar… Şehrin tam karşında ise görsel olarak hoşunuza gidecek yapay adayı da göreceksiniz. Şehri kuşbakışı seyretmek için Kotor Kalesi’ne de çıkabilirdi ancak bizim vaktimiz kısıtlı olduğundan kaleye çıkamadık ama ara sokaklarda gezmekte keyif verici oldu.

Kotar’a yakın mesafede bulunan Perast’a doğru yola koyulduk. Sanırım bu gezimiz içinde benim en sevdiğim yer burası oldu diyebilirim. Burası da Kotor gibi Unesco Dünya Mirası listesine eklenmiş. Öncelikle çok küçük bir yer olduğunu söyleyebiliriz. Burada gezip dolaşmak kısa sürebilir (Müze, kilise) ancak insan denize karşı oturup zaman dursun ve kimse size dokunmasın hissiyatını yaşıyor.

Şöyle bir denize bakayım dediğinizde Perast kıyısının biraz açığında St.George ve Lady of the Rocks (Kayaların Leydisi) adalarını göreceksiniz. Rehberimizin verdiği bilgiye göre St.George Adası 12.yy’da yapılma bir manastır barındıran doğal bir ada iken, Our Lady of Rocks adası şapel barındıran yapay bir adaymış. Yapay ya da doğal olsun kıyı şeridinden baktığınızda güzel görsel sundukları kesin. St. George Adası ziyarete kapalı iken diğer ada ziyaret açık ve sahilden kalkan botlarla oraya gidilebiliyor.

Sırada Sveti Nikola Kilisesi ya da diğer adıyla Çan Kulesi var. 17.yüzyılın ilk çeyreğinde yapılmış olan bu kilisenin merdivenlerinden çıkarak Perast manzarısını güzelce fotoğrafladık. Gezi grubumuzda olanların çoğu yemek yiyerek vakitlerini harcadılar ki sonra gezmeleri için vakit kalmadı. Bence önce gezmeli sonra yemek yemeliydiler. Mideleri doldu ama ruhları buradan ne yazık ki aç olarak dönmek zorunda kaldı.

Ertesi gün tekne ile Skadar Gölü’ne gittik. Sağlı sollu sazlıklar içinde nilüfer çiçekleri arasında salına salına giderken yeşil ve mavinin tonları çok güzel kareler verdi bizlere 🙂 Göl kenarında bir yerde durduk ve nefis göl manzarası karşısında balıklarımızı afiyetle yedik.

Gölde ki keyifli gezintimizin ardından otelimize geri döndük ve akşam yemeğimizin ardından ertesi gün yola çıkacağımızdan valizlerimizi toparladık. Budva da kaldığımız günlerin gecelerinde dışarıya çıktığımızda her yerde müzik, eğlence, dans vardı. Gündüzü ayrı güzel gecesi ayrı güzel yerlerden birisi:)

Vizesiz olması, ülkemize yakın mesafede bulunması, deniz tatili isteyen içinde, kültür turu isteyen içinde, gece hayatı renkli olsun diyen içinde kesinlikle bir şeyler bulabileceği, havası güzel, eğlencesi güzel keyifli bir ülke burası. En kısa zamanda ziyaret etmeniz dileğiyle.

Continue Reading

Gezi

Thassos (Taşöz) Adası Gezimiz

Kavala-Selanik gezimizin üçlemesini oluşturan Thassos (Taşöz) Adası gezi yazımız ile karşınızdayız. Tur kapsamında ve serbest zamanlarımızda kendi belirlediğimiz yerlere gittiğimiz, detaylarını anlattığımız Kavala ve Selanik yazı linklerine aşağıdan ulaşabilirsiniz.

http://www.gezipduru.com/2019/08/06/kavala-gezimiz/

http://www.gezipduru.com/2019/08/19/selanik-gezimiz/

Selanik gezimizi tamamladıktan sonra adaya gitmek için sabah erkenden yola koyulduk. Yolda rehberimiz tarafından bize aktarılan bir iki bilgiyi yazımıza giriş mahiyetinde burada aktarmak istedik. 395 yılında Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılması sonucu Taşöz Adası Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu’nda kalmış. Ada çok değerli mermer yataklarına sahip olduğundan Slav deniz korsanlarının hedefi haline gelmiş. Sonrasında Ceneviz yönetimine geçmiş olsa da tüm ortaçağ süresince 1455 yılına dek Bizans toprağı olarak kalmış. 16. yy da Osman İmparatorluğu ele geçirmiş ancak 1770-74 yılları arasında adayı Ruslar Osmanlı İmparatorluğu’nun elinden almış. 1821’de Yunanistan’da bağımsızlık rüzgarlarının esmeye başlaması ile patlak veren Yunanistan Bağımsızlık Savaşı’nda arabuluculuk yaptığı için Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa‘ya tımar olarak verilmiş. 1912 yılında, Balkan Savaşları sırasında Yunan donanması tarafından ele geçirilen Taşöz Adası o günden bugüne Yunanistan’ın elinde.

Selanik’ten Keramoti’ye doğru otobüsümüzle hareket ettik. Keramoti’den kalkan feribotla Thassos Adası’nın merkezi olan Limenas’a 40 dakika da ulaştık. Yolculuk sırasında martılar feribota eşlik ettiğinden ve güzel fotoğraf kareleri yakalamaya çalıştığımızdan bu süre nasıl geçti anlamadık.

Feribot bilgisine ve fiyatlarına http://www.thassos-ferries.gr/tr/index.php linkinden ulaşabilirsiniz.

Adaya ulaştığımızda kısa bir yolculuktan hemen sonra La Scala Beach’e vardık. İçeri girdiğimizde ilk izlenimimiz kalabalık olmamasıydı ki bizim gibi kafa dinlemeyi sevenler için çok güzel bir mekan. Yer sıkıntısı olmadığından istediğimiz yere yerleştik  ve güzel müzikler eşliğinde ruhumuzu dinlendirdik. Yemek saati geldiğinde de restoranta giderek keyifle yemeklerimizi yedik. Ada da çok fazla bu tarz beach var, diğerlerini görmedik ve nasıllar bir bilgimiz yok. Ancak biz La Scala’dan gerçekten memnun kaldık.  Siz gitmeden önce bir fikir vermesi adına da mekana ait birkaç fotoğrafı aşağıda paylaştık.

Ada da ruhumuzu dinlendirip, huzur depolayıp, keyifli müzikler dinleyip kulaklarımızın pasını sildikten sonra adadan ayrılma zamanımız geldi ve kısa bir yolculuk sonrası feribota doğru yola koyulduk. Geliş yolumuzda olduğu gibi dönüş yolumuzda da martılar bize arkadaşlık etti ve bize güle güle dediler.

Dönüş yolumuz üzerinde Türklerin yoğun olarak yaşadığı Gümülcine (Komotini) şehrinden geçtik. Çok şirin ve renkli bir şehir idi ve bir iki kare fotoğraf çekerek sınır kapısına doğru ilerledik. Gezimiz sona erdiğinde dinlenmiş ve yenilemiş olarak ülkemize giriş yaptık.

Gidin, görün, eğlenin, fotoğraflayın. Yürüyebilirken, görebilirken, anlayabilirken, tadabilirken gezmelere devam.

Çokça gezmeli, çokça gülmeli, sağlıklı günler hepimize.

Continue Reading

Gezi

Selanik Gezimiz

Selanik denilince haklı olarak aklımıza ATATÜRK’ümüzün doğduğu ve yaşadığı şehir geliyor. Turu satın alırken tur programının içinde Atatürk’ün doğduğu evin ziyaret edileceği bilgisinin yer aldığını görünce diğer tur detaylarına çokta göz gezdirmeden hadi gidelim dedik. İyi ki de gitmişiz, görmüşüz, fotoğraflamışız.

Bir önceki yazımızda bahsettiğimiz Kavala turumuzun devamı niteliğinde olan Selanik kısa sürede gezilecek yerler arasında diyebiliriz ama bu kişilerin ilgi alanlarına, görmek istediklerine, baktıklarında ne gördüklerine bağlı olarak değişecektir. Dolayısı ile biz tur kapsamında gezdiğimiz yerleri size aktarmaya çalışalım, siz de ne kadar zaman ayrılması gerektiğine kendiniz karar verirsiniz. Öncelikle turumuzun bir kısmını oluşturan Kavala ile ilgili yazımıza ait linki aşağıda paylaşıyoruz.

http://www.gezipduru.com/2019/08/06/kavala-gezimiz/

Kavala gezimiz bittikten sonra Selanik’e doğru yola koyulduk. Açıkçası ilkokuldan itibaren şehir adı sıkça derslerimizde geçen Selanik nasıl bir yer diye biraz da merak dolu bakışlarla etrafımızı inceledik. İlk durağımız işlek bir cadde üzerinde olan ve Atatürk’ün doğduğu eve yürüyüş mesafesinde bulunan Aya Dimitros Katedrali oldu.

Katedralin kısaca hikayesini anlatalım ki siz de gezerken o gözle bakarsınız. M.Ö. 324 yılında I. Konstantin’in Hıristiyanlığı devlet dini olarak kabul etmesinin ardından Aziz Dimitri’nin hapsedilip işkence ile öldürüldüğü Roma hamamı kalıntıları üzerine, onun onuruna bir Hristiyan tapınağı inşa edilmiş, zaman içinde farklı zamanlarda yangınlara ve yağmalamalara maruz kalmış. II. Bayezid zamanında camiye çevrilmiş ve nihayetinde 1912’de Yunanistan’ın bağımsızlığını elde etmesinden sonra kiliseye dönüştürülmüş. 1917 yılında çıkan yangından sonra yeniden ibadete açılarak 1988 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesine girmiş.

***Fotoğrafların üzerini tıkladığınız zaman fotoğraflar daha büyük pencerede açılacaktır.

 

Katedral gezimizin ardından yürüyerek Aya Dimitriya mahallesinde, Apostolu Pavlu caddesi üzerinde 75 numaralı evin önünde durduk. Burası Ulu Önder Atatürk’ümüzün doğduğu ve ilk gençlik yıllarını geçirdiği evin adresi. (Arşiv kayıtlarına göre, Selanik’in Koca Kasım Paşa Mahallesi, Islahhane Caddesi üzerinde.)

Evin tarihçesi çok uzun olduğundan özet geçmek istedik. Balkan Harbi’nden sonra, Selanik Yunanlıların elinde kaldığından o güne kadar Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın oturduğu ev de Lozan Antlaşması hükümlerince Yunan Hükümeti’ne geçmiş. Yunan Hükümeti evi Yunanlı bir aileye satmış, daha sonra Yunanlı sahibinden satın alınarak ev 19 Şubat 1937 de boşaltılabilmiş ve anahtarları Selanik Konsolosluğumuza teslim edilmiş. Konsolosluğun bakımına bırakılan ev, eski rengi olan pembeye boyanmış, zemin katında açılan dükkanlar kaldırılarak onarımdan geçirilmiş ve eski haline getirilerek 10 Kasım 1953 günü törenle ziyarete açılmış.

Bugün müze olarak ziyarete açık olan ev, bodrumu ile birlikte üç katlı ve bir avlu içerisinde. Eski Türk evleri mimarisini yansıtan eve, caddeye açılan çift kanatlı kapısından giriliyor. Kapıdan ilk girdiğimizde evden ziyade avlu dikkatimi çekti. Aklıma ilk gelen Paşamızın bu avluda koşuşturduğu oldu. Evin zemin katında kiler ve mutfak, buradan birinci kata çıkıldığında ise misafir odası, sofa, yatak odası, mutfak karşılıyor sizi.

Atatürk’ün doğduğu oda ikinci katta olup bu odada, fotoğraflarda sürekli gördüğünüz tunç büstü ve yazı masası, ayrıca Atatürk’ün kullandığı elbiseler ve şahsi eşyalar, fotoğraflar, belgeler ve Atatürk Kitaplığı bulunuyor.

*** Atatürk Kitaplığı diye geçen kitaplıkta çok az kitap bulunması ve bulunanlarında sadece Nutuk olması, bir havayolu firmasının maketinin kitaplık denilen alanın başköşesine konmuş olması açıkçası yüreğimizi sızlattı. Bu nedenle gezi dönüşü Selanik Konsolosluğumuza bu üzüntümüzü içeren bir mail gönderdik, kısa bir süre sonra yapılan dönüş mailinde kitapların çeşitlendirilerek doldurulacağı iletildi. Bir daha gitme fırsatımız olmadı ama umarım denildiği gibi yapılmıştır.

Evin bahçesinde dolaşırken ağaçta gördüğümüz kuş eski günlere götürdü bizi. Mustafa küçük bir çocukken dayısının tarlasında kargaları kovalardı şeklinde başlayan hikayeler geldi aklımıza. O zaman tarladan kargaları kovalıyordu, büyüdüğünde ise vatanımızdan düşmanları.

Ata’mızın evini ziyaret ettikten sonra serbest zaman verildiğinde öncelikle yemek yemek istedik. Sokak aralarında ilerlerken gözümüze hoş görünen bir restoranta girdik. Yunanistan da iken olmazsa olmazımız Greek Salad ve bira ilk olarak masamızda yerini aldı. Yemeğimizin üstüne de dondurmamızı yedik ki değmeyin keyfimize. Biraz dinlenip serinledikten sonra sokak aralarından ilerleyerek sahile doğru indik.

Açıkçası sahile inince burası güzel yermiş dedik. Yürüme alanları geniş olarak tasarlanmış, araba yolu geride kalmış ve dolayısı ile rahatça dolaşabiliyorsunuz. Tur içeriğimiz çok zengin olmadığından, gitmeden önce her zaman ki gibi Google dan yardım alarak gezilebilecek noktaları belirlemiştik. Öncelikle Beyaz Kule’yi görmek istedik. Sahile indiğiniz zaman bulunduğunuz noktaya bağlı olarak sağınıza ya da  solunuza baktığınızda kendisini göreceksiniz. Bu kule şehrin önde gelen sembollerinden birisi. Osmanlı İmparatorluğu zamanında inşa edildiği söylenmekle birlikte, Balkan Savaşları sonunda şehir Yunanistan’a geçmiş ve kule beyaza boyanmış. Turistler tarafından ziyaret edilen yerlerin başında geldiğinden biz de ziyaret ettik ama birkaç blog yazısında yazıldığı gibi bir şaheser olmadığını da gördük.

Şimdi sırada Selanik denildiğinde akla ilk gelen yerlerden biri olan, Yunanlı heykeltıraş Georgios Zangolopoulos tarafından 1997’de yapılan Zongolopoulos Şemsiyeleri var.

Paslanmaz çelikten yapılmış anıt, sanatçının en tanınmış eseriymiş. İlk defa 1993’te Venedik Bienali için yapılan bu eser daha sonra Brüksel’de Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi binasına yerleştirilmiş, şehrin 1997 Avrupa Kültür Başkenti olması şerefine de 1997’de Selanik’e getirilmiş. Şehri görmeye geldiğinizde mutlaka uğrayın ki güzel fotoğraf karelerinden birkaçına siz de sahip olun.

Turumuzun bitiminin ardından otelimize geçiş yaptık. https://www.santahotel.gr/ Otelimiz merkezi konumda, ferah ve temizdi. Otele ve çevresine ait birkaç kare fotoğrafı aşağıda paylaştık. Ayrıca küçük bir tavsiye de vermek istiyoruz. Orada içtiğimiz sular arasında biz en çok AYPA marka suyu beğendik.

Bizim gezip gördüklerimizin bir kısmı bu kadar. Geri kalan fotoğraflarımız ve gözümüzün pikseline takılıp kalanlar bizimle birlikte. Bizim anlattıklarımız tüm yazılarımızda olduğu gibi gittiğimiz yeri genel hatları ile tanıtmak ve yeri geldiğinde tavsiye niteliğinde bir şeyler eklemek. Gerisini siz seyahate çıkacak olan gezginler tamamlayacak, eksik anlattığımız veya atladığımız yerler var ise gezi listenize ekleyeceksiniz.

Şimdilik bir sonraki gezi yazımıza kadar hoşça kalın.

Continue Reading

Popüler