Connect with us

Gezi

Vatikan Gezimiz

Published

on

İtalya gezimiz sırasında dünyanın yüzölçüm olarak en küçük ülkesi ve Katolik inancının kalbi konumunda olan Vatikan’ı da ziyaret ettik. İtalya gezimizin içeriği çok kapsamlı olduğundan yazının çok uzun olmaması için Vatikan gezimizi ayrı olarak yazmaya karar verdik. Böylelikle Vatikan/Vatikan Müzeleri fotoğraflarını daha fazla paylaşabiliriz diye düşündük.

Gezi yazımıza başlarken bu küçük dev ülke hakkında kısa bir bilgi verelim.

Vatikan Devleti’nin etrafı yüksek duvarlarla çevrili ve içerisinde St. Peter  Bazilikası, ünlü Sistine Şapeli, Vatikan Müzeleri ve Vatikan Bahçeleri yer alıyor.

Vatikan devlet statüsünü Lateran Anlaşması ile 26 Ekim 1926’da almış ve devlet içinde devlet statüsünü kazanarak kendi pasaportu, kendi devlet kuruluşları ve bürokratları olan bir devlet haline gelmiş. Vatikan’a tüm girişler Roma’nın sınırlarından yapılabiliyor. Vatikan Pasaportu var ve bizzat Papa tarafından veriliyor. Bu pasaport geçici olup Vatikan istediği zaman tek taraflı olarak iptal edilebiliyor ya da hiç vermemiş gibi kayıtlardan çıkartabiliyor. Pasaport hiç bir ırk ya da milliyet gözetilmeden veriliyor. Burada tek minik koşul pasaport alacak şahsın Katolik Kilisesi’ne kayıtlı dindar olarak tanınmış bir Katolik olması. Papa, Katoliklerin başı olarak yeryüzündeki tüm Katoliklerin “Kutsal Pederi” ama sadece ve sadece Vatikan Devleti’nin Devlet Başkanı. Vatikan’ın çok çeşitli gelir kaynağı bulunuyor. Bunlar başta her ülkedeki Katolikler’den kesilen Kilise Vergisi olmak üzere, alınan aidatlar, bağışlar, hediyelik eşya satışlarıyla elde edilen gelirler, TV gelirleri, radyo kanallarından elde edilen gelirler… vb

Roma da kaldığımız 2. günde Vatikan topraklarına ayak bastık. Güneş tam tepemizde ve kalabalıklar arasında ilerlemeye çalıştık. Şu bilgiyi Vatikan’ana ilk kez gidecek olanlara vermek istiyoruz. Aziz Petrus Bazilikası içine şortla ya da askılı bluz ile almıyorlar, bu nedenle bacaklarınızı ve kollarınızı çokta açıkta bırakmayan giysiler tercih etmelisiniz. Yoksa benim gibi meydanda satışı yapılan şallardan alıp kendinizi bir şekilde kapatmaya çalışırsınız. (Hayatımda en paspal olduğum andı:))

İlk durağımız Hristiyan dünyasının en önemli yapılarından olan Aziz Petrus Bazilikası (Basilica di San Pietro).

Kilisenin önündeki büyük alan Aziz Petrus Meydanı ya da diğer adıyla San Pietro (St. Peter) Meydanı. Gian Lorenzo Bernini tarafından tasarlanan ve inşa edilen bu meydan, dünyanın en büyük meydanlarından biri. Yapının üzerinde 284 adet sütun ve bu sütunların üzerinde Bernini’nin öğrencileri tarafından yapılan 140 Aziz heykeli yer alıyor. Meydanın ortasında ise Mısır’dan getirilen yaklaşık 26 m uzunluğunda Mısır obeliski bulunuyor. Rehberimizin verdiği bilgiye göre Obeliks aynı zamanda Güneş saati işlevi görüyormuş ve Papa her Çarşamba bu meydana karşı vaazını vererek milyonlarca insanı aynı ayda kutsuyormuş.

Meydana girdiğinizde göreceğiniz kuyruğun uzunluğu sizi korkutmasın çünkü düşündüğünüzden daha seri şekilde ilerliyor. Ancak yaz gününde gittiyseniz sıcak o kadar fazla ki yerden yükselen sıcaklıkla zaman geçmiyor gibi gelebilir. O nedenle yanınızda mutlaka şapka ve su götürmeyi unutmayın. Unuttuysanızda meydandaki satıcılar yine hayat kurtarıyor. Ayrıca, çevrenizde vaktin hızlıca geçmesini sağlayan, fotoğraf çekeceğiniz, inceleyeceğiniz o kadar çok aziz heykeli, muhafız, sütun var ki nereye bakacağınızı şaşıracaksınız. Dışarıda bu gördükleriniz  karşısında acaba içeride nerler göreceğiz düşüncesi de aklınızdan geçebilir,açıkçası bizimkinden geçti.

Bizim ilgimizi en çok Vatikan Ordusu’nu oluşturan rengarenk kıyafetleri içindeki İsviçre Muhafızları oldu.

Neden İsviçre Muhafızları ? 1505 yılında Papa II. Julius İsviçre’den o zamanlarda adları nam salmış askerleri içinden, kendisini koruyacak bir birlik göndermesini talep ediyor ve İsviçre, askerlerini gönderiyor. İsviçreli Muhafızlar olarak bilinen bu ordu ( 100-110 kişi arasında) tamamen Katolik inanışa sahip insanlardan oluşuyor. Paralı asker olan bu muhafızlar Almanca, İtalyanca, Fransızca ve İngilizce olmak üzere dört dil konuşuyor.  İsviçre Muhafızı olabilmek için İsviçre vatandaşı ve Katolik olmak şart. Bunun dışında Vatikan’a gelmeden önce İsviçre’de askerlik görevlerini yapmış olmaları, atletik yapılı ve en az 1.74 cm. boyunda olmak gibi şartlar aranıyor.

Bazilika içine girdiğimizde ilk fark ettiğimiz renklerin kullanımdan dolayı etrafa yayılan o kasvet havasıydı. Bu dünya ile ilişiğini kesen rahip, kardinal, rahibe, keşişler ve papa için gerçekten ruhani ortam oluşturulmuş diye düşündük.

Rehberimizden ve araştırmalarımız sonucunda edindiğimiz şu bilgileri bu noktada aktarsak güzel olur. MS. 324 yılında Roma İmparatoru Konstantin’in din değiştirerek Hristiyanlığı kabul etmesiyle, tüm Roma şehirlerinde ibadet yeri ihtiyacı ortaya çıkmış ve Hristiyanlığın hızlıca yayıldığı bu dönemlerde kilise ve şapel inşası ihtiyaca cevap verememiş. Bu yüzden şehirlerin yönetilmesinde kullanılan idari binalardan bazıları, ibadet için uygun hale getirilerek karar alma ve tören yapma gibi amaçlarla kullanılmaya başlamış ve bazilikalar ortaya çıkmış.

İlk uğrak yerimiz yukarıda bahsettiğimiz şekilde ortaya çıkan bu bazilikanın en önemli eserleri arasında yer alan Pieta, anlamı merhamet. Michelangelo’nun 24 yaşında yaptığı ve imzasını attığı tek heykel olan Pieta heykeli denediği üç mermerin kırılması üzerine dördüncü mermerde ortaya çıkmış. Pieta da çarmıhtan indirilen İsa’nın ölü bedenini dizlerinin üzerinde taşıyan anne Meryem’in oğlu için tuttuğu yas görülür. Meryem Ana sağ eliyle oğlunu güçlü şekilde kavramış, sol eliyle de naaşı biz izleyicilere sunmuş ve saygıya davet etmiştir. Heykelin şu anda cam bir kafes içinde korunuyor nedeni ise 1972 yılında bir saldırıya maruz kalmış olması. Aldığı çekiç darbeleri karşısında Mary’nin burnu ile dirseği kırılmış ve yaklaşık 10 ay süren çalışma sonunda kırılan tüm parçalar görünmez bir yapışkanla birleştirilmiş. ( Pieta aşağıdaki ilk fotoğrafta yer alıyor.)

Bazilika gezimiz bitip Katoliklerin kutsal mekanını dolaştıktan sonra ertesi gün gideceğimiz Vatikan Müzeleri’ni gezmek için enerji toplamak için otelimize geçtik. Ertesi sabah kahvaltımızın ardından gezimizin bir ay öncesinde Türkiye’den http://www.museivaticani.va/content/museivaticani/en/visita-i-musei.html#lnav_shop

internet sitesinden aldığımız biletler ile yola koyulduk. Surlarla çevrili olan alanda yürüyerek giriş kapısına geldik. Randevu saatine göre giriş yapıldığından ve giriş saatimize yakın bir saatte gittiğimizden biletleri gösterip çok kısa sürede içeri girdik.  Gitmeden önce mutlaka biletinizi alın, yoksa uzun saatler kuyrukta beklemek durumunda kalabilirsiniz.

Neden Vatikan Müzeleri deniliyor ? sorusuna rehberimize verdiği yanıt  ; ‘’ Müze geniş bir alana yayıldığından, çok farklı ve sayıca fazla müze bölümleri olduğundan bu alanlar Vatikan Müzeleri olarak anılıyor’’ oldu.

Rehberimizden aldığımız diğer bilgilere göre de, müzenin temeli, 16.yy. başlarında Papa II. Julius’un sanata olan sevgisi nedeniyle, bugün müzenin içindeki bir iç avluya topladığı heykeller ile atılmış. Daha sonra papalar tarafından yüzyıllarca arkeoloji, sanat, antropoloji eserleri toplanmış ve zaman içinde bu devasa eserler topluluğu oluşmuş. Her gelen papa Vatikan sarayları ve odaları içine yeni eserler yaptırmış veya esrleri dışarıdan getirtmiş. Sonuç olarak da burası Roma Katolik Kilisesi tarafından Rönesans döneminde inşa edilen ve dünyanın önemli heykellerine ev sahipliği yapan önemli bir yapı haline gelmiş. Bu yapılar içindeki en önemli bölümler; Sistina Şapeli ve Raffaello Odaları, Borgia Daireleri, Etrüsk Müzesi, Modern Dinsel Sanat ve Resim Galerisi koleksiyonları, Haritalar Galerisi ve Yunan-Roma Eserleri.

Müzeler bütünü olan bu alanda görülecek o kadar çok yer var ki en sonunda bize gez gez bitmez dedirtti. Bunu dememizin sebebini oluşturan müze/galeri alanlarından tespit edebildiğimiz isimler aşağıda…

  • Pio Clementino Müzesi (Pio Clementino Museum) : Buradaki eserler çeşitli kazılardan çıkartılan veya koleksiyoncuların bağışladığı tarihi eserlerdir.
  • Lapidary Müzesi (Lapidary Gallery) : Roma imparatorları büstleri, din ile ilgili eserler, Roma ordusu ve yapısı ile ilgili bilgiler ve eserler bu müzededir.
  • Etnoloji Müzesi (Ethnological Museum) : Burada kalıcı ve geçici sergiler sergilenmektedir.
  • Hristiyan Müzesi (Christian Museum)
  • Çağdaş Sanat Koleksiyonu Müzesi (Collection of Contemporary Art): Müzede Van Gogh eserleri, Marino Marini heykelleri ile çeşitli ressam ve heykeltıraşların eserleri bulunmaktadır.
  • Aldobrandini Düğünü Odası veya Samson Odası (Room of the Aldobrandini Wedding)
  • Gregoryan Etrüsk Müzesi (Gregorian Etruscan Museum)
  • Raphael Odaları (Raphael’s Rooms) ve Vatikan Müzesi : Raphael Odaları toplamda dört odadan meydana gelmektedir; Konstantin, Heliodorus, Segnatura ve Borgo’da Ateş Odası. Odalardaki tüm resimler 1508 ile 1524 yılları arasında Raphael ve öğrencileri tarafından yapılmıştır.
  • Chiaramonti Müzesi (Chiaramonti Museum)
  • Lapidario Profano Müzesi (Lapidario Profano ex Lateranense)
  • Hristiyan Lapidarium Müzesi (Christian Lapidarium)
  • Pinacoteca Sanat Müzesi (Pinacoteca Museum)
  • Taşımacılık Müzesi (Carriage Pavilion)
  • Profane Müzesi (Profane Museum)
  • Aziz Peter Şehit Şapeli (Chapel of St. Peter Martyr)
  • New Wing Müzesi (New Wing)
  • Niccoline Şapeli (Niccoline Chapel) Roma’nın antik zamanlarından kalan çeşitli tarihi eserleri, maskeleri, vazoları ve günlük yaşama dair antik eşyaları ve mimari parçaları görmek mümkündür.
  • Yahudi Lapidarium Müzesi (Jewish Lapidarium)
  • Pius-Hristiyan Müzesi (Pius-Christian Museum): Papa IX. Pius tarafından 1854 yılında kurulan müze 7 bölümdür ve ilk Hristiyanlık zamanından kalma eserler mevcuttur.
  • Gregoriano Profano Müzesi (Gregoriano Profano Museum)
  • Vatikan Müzesi Sistina Şapeli (Sistine Chapel)
  • Borgia Daireleri (Borgia Apartment)
  • Haritalar Galerisi

Vatikan Müzeleri’nin bazı bölümlerinde hiç ziyaretçi yokken bazılarında uzun kuyruklar olduğunu gördük. Bu uzun kuyruklardan en uzununu oluşturan Sistina Şapeli idi. Papa’nın resmi ikametgahı olan Sistina Şapeli yapıldığı dönemden itibaren önemli kilise ayinleri ve yeni papa seçimi için toplantı alanı olarak kullanılmış . İnşasına 1477 yılında başlanan şapel, 1483 yılında açılmış ve 20,70 metre yüksekliğe, 40,93 metre uzunluğa ve 13,41 metre genişliğe sahip. Duvarları, tavanları Adem’in yaratılışı, Son hüküm, İlk günah gibi betimlemeler yer alıyor. Papa IV. Sixtus döneminde bir grup İtalyan Rönesans ressamı Sandro Botticelli, Pietro Perugino, Pinturicchio, Domenico Ghirlandaio ve Cosimo Roselli, Musa’nın Hayatı ve İsa’nın Hayatı’nı betimleyen freskler yapmıştır. Bu fresklerin yapımı iki yıl sürmüş ve şapel aynı papa tarafından 1483 yılında kutsanarak Bakire Meryem’e adanmış ve ayine açılmış. 1508 yılında ise Papa II. Julius, bir heykeltıraş olan Michelangelo’yu görevlendirerek Sistina şapeli tavanındaki eserleri yaptırmış.

Bu şapelde fotoğraf çekmek kesinlikle yasak ama yasaklar bizler için diyerek kenarda köşede herkesin görevliler görmeden bir iki fotoğraf karesi almaya çalışması da aşikar. Flaşlı, flaşsız ve cep telefonu ile fotoğraf çekenler görevliler tarafından yüksek sesle uyarılıyor. Kenarlardaki mevcut olan oturaklar haricinde bir yere oturmak da yasak.

 

Müzeler/galeriler arasında dolaşıp gözlerimize görsel şölen yaşattıktan sonra çıkışa doğru ilerledik. Çıkış kısmında gördümüz spiral merdivenler 1932 yılında ünlü İtalyan mimar ve mühendis Giuseppe Momo tarafından iç içe çift sarmal şeklinde tasarlanmış. Güzel ve zevkli bir tasarım olmuş ki dünyada en çok fotoğrafı çekilen merdivenler arasında yer alıyor.

İtalya geziniz sırasında planınızı yaparken bizim gibi müzeler/galeriler içinde hızlıca ve üstünkörü gezebilmeniz için en az bir tam gün ayırmanız gerektiğinizi iletelim. Vatikan Müzeleri’nde yüzlerce fotoğraf çektiğimizden yazımızı bitirmeye yakın sizinle birkaç fotoğraf daha paylaşmak istedik.

Metrekaresi küçük ama hakimiyet alanı çok çeşitli kanallar ile sınırsız hale gelen Vatikan’daki gezimiz sona erdiğinde sanat eserlerine doyduğumuzu hissettik. İtalya’yı ziyaret ettiğinizde mutlaka bir gününüzü bu küçük ülkeye ayırın, inanın pişman olmayacaksınız. Bizim gittiğimiz tur programında bir gün için alışveriş merkezleri ve şu an adını anımsayamadım çokta bilindik olmayan bir göl gezisi vardı. Biz o gün tur ile gitmedik ve önceden aldığımız biletler ile Vatikan Müzelerini görmeye gittik . İyi ki de gitmişiz dedirten görsel şöleni yaşamak için siz de gidin, görün, fotoğraflayın.

Hoşça ve dostça kalın.

İyi gezmeler, iyi eğlenceler.

Gidilecek yollar, okunacak kitaplar, izlenecek filmler sınırsız ve ucu açık. Nefes alacağımız sayı bile belli dedik. Başladık gezmeye, okumaya, gözlemlemeye… Gezdikçe çoğaldık, okudukça bilinçlendik ve izleyip, gözlemledikçe çevremizde devasa olarak nitelenen sorunları, sıkıntıları !!! minnacık görmeye başladık ve sonuç olarak birlikte huzur bulduk. İnsan bu zamanda başka ne ister ki ! Dünya ne büyük biz insanlar ne kadar küçük demeye ara vermeden devam ettik. Kim bilir hayatımızın sonuna kadar daha ne kadar çok söyleyeceğiz. Franz Kafka ne kadar güzel demiş. ‘’Ölümün olduğu bu dünyada, hiçbir şey çok da ciddi değildir aslında." Öncelikle sağlığımızın değerini bilip, kendimize iyi davranalım ve yatırım yapalım. Geze, göre ne tür yaşamlar varmış tanıklık edelim. Hayatınızı istediğiniz şekilde yaşamanız dileğiyle. Mutlu ve her zaman umutlu kalın .

Gezi

Küba Gezimiz

Published

on

Farklı kültürlere olan ilgim ve renklerin dünyasına olan tutkum nedeniyle elbette Küba’yı görmem gerekiyordu. Aylar öncesinden rezervasyonumuz tamamlandığında günler Küba’yı, oradaki yaşamı, gezi programındaki yerleri araştırmakla geçti daha doğrusu geçmek bilmedi. Uçuştan bir gece önce heyecan dorukta, içinde bilmem kaç rengarenk giysiden oluşan bavulum hazır şekilde kenarda ve ruhum çoktan Küba’ya hazır şekilde uyudum.

Nihayet uçuş günümüz geldiğinde çok erken saatlerde Atatürk Havalimanı Dış Hatlar da gezi grubumuz ile buluştuk. Air France Havayolları ile Paris aktarmalı Havana uçuşuna geçtik. Paris havalimanında yaklaşık 5 saat kadar bekledikten sonra 15 saat kadar havada  kaldık. Grubumuzda enerji o kadar yüksekti ve herkes o kadar heyecanlıydı ki kimse uykuya geçiş yapamadı. Bu uzun yolculuk çok eğlenceli geçti; sohbetler, kahkahalar, açık büfe haline getirdiğimiz uçağın mutfağı…Her şey çok güzeldi.

Küba gezimize başlamadan önce, Küba da kaldığımız otellerin ve öğlen yemeklerini yediğimiz yerlerin adı ile giderken aklınızda bulunması gereken kısa notları sayfanın en altına dipnot olarak aldım.

1.GÜN

Çok uzun süren uçak yolculuğumuzun ardından havalimanına yakın otelimize yerleşip akşam yemeğimizi yiyerek ama yorgunluktan ne yediğimizi anlamadan dinlenmeye çekildik. Oteli sadece gecelemek için kullanıp sabah erkenden adanın doğusuna inmek üzere ilk uçağa binip otelden ayrılacağız.

Gezimize adanın doğusundan başlayarak batıya doğru ilerleyecek ve doğu-batı arasındaki farklılıkları açık şekilde göreceğiz.

mappa_di_cuba_province

2.GÜN- HOLGUIN

Otelimizde kahvaltı yaptıktan sonra ilk uçak ile Holguin’e uçuyoruz. 1.5 saatlik uçuşun ardından Küba Milli Marşı’na da adını veren Bayamo şehrine gidiyoruz. Ortada büyük bir meydan ve bir park, her yerden kulağınıza gelen güzel Latin müzikleri, gülümseyen ve rengarenk kıyafetlerle yürüyen insanlar, sıcak hava, Küba ve ben.

 

 

 

Daha ne olsun. Ağzım kulaklarımda bu renkli şehri dolaşıp yemeğimizi yedikten sonra Holguin’e geri dönüyoruz.

 

 

 

 

 

 

Gezimiz boyunca her daim göreceğimiz üzere kadınlar ve özellikle yaşlılar elinde büyük şemsiyeler taşıyor. İlk başta bu sıcak havada neden şemsiye taşıdıklarına anlam veremesek de güneşin kavurucu sıcaklığını hissettikçe ve 1-2 gün sonra da aniden tropikal yağmurlara yakalanınca çok net anladık.

Yemek saati gelince midemden çok kulağıma seslenen bir restoranta gittik. Ses güzel, figürler güzel, müzik desen hadi ne oturuyorsun kalk türünden.

 

Yemek sonrası sokak aralarında dolaşırken enteresan görüntülere de rastlıyoruz.

Biz de bulunan minibüslerin karşılığı bu araçlar.

 

Yollarda ya da küçük dükkanlarda açıkta et satışı yapıyorlar.

 

 

Ve görünce yüzümüzü gülümseten bir kare.

 

Ve oturma odaları…Sallanan sandalyeler olmazsa olmazlarından.

 

 

 

Akşam otelimizi de görünce keyfimiz ve kahyasına diyecek yoktu.

 

 

 

3.GÜN- SANTİAGO DE CUBA

Sabah kahvaltı saatinde grubumuzla birlikte daha dinç bir şekilde bir araya geliyoruz. Ülkede her şey kısıtlı ve az olduğundan sabah kahvaltılarında verilen domates ve salatalık dilimlerine hayretle bakar bulduk kendimizi . O kadar ince dilimlenmişlerdi ki salatalık dilimin altından diğer dilimi çok net şekilde görebiliyorduk.

 

Yol güzergahımız üzerinden birkaç kare.

 

 

 

 

Yolculuk sırasında dikkatimi ilk çeken ülkenin doğu kesimlerinde kullanılan ve zaman zaman karşılaştığımız, ülkemizdeki cezaevi arabalarına benzeyen kafesli araçlarla yolculuk etmeleri oldu. Tıklım tıkışık, basık, sıcak, doğal olarak o ortamda insanların ifadesiz yüzleri…

Kahvaltı sonrası 1.5 saatlik otobüs yolcuğunun ardından Kristof Kolomb’a ”cennet varsa burasıdır” dedirten, 1959 yılında Castro’nun  zaferi ilan ettiği, eski başkent ve 2. Büyük şehir olan Santiago De Cuba’ya geçiyoruz. Bu şehir diğerlerine göre daha bir renkli ve canlı gibi geldi.

 

 

 

 

 

Gün içinde Bacardi ailesine ait Bacardi Binası’nı, Jose Marti’nin de anıtsal mezarının bulunduğu Cementerio Santa Ifıgeni‘yi, Moncada Karargahı’nı, Fidel tarafından devrim zaferinin ilan edildiği Belediye Sarayı ile birlikte daha birçok noktayı geziyoruz.

Bacardi Binası…Bacardi Küba’da ünlü bir rom firması.

Küba’daki ilk devrim hareketi, Fidel Castro ve yol arkadaşlarının 26 Temmuz 1953 günü, adanın en büyük askeri  karargâhı sayılan Moncada Kışlası’na saldırmasıyla başlamış ancak bu saldırı başarıya ulaşamamış. Yine de bu  saldırı Amerika’nın boyunduruğu altındaki yönetimdeki Batista’ya karşı özgürlük bilincinin uyanmasında etkili olmuş. Fidedel Castro bu girişim sonucu 16 yıl hapis cezasına çarptırılmış ancak bu hareketi ciddiye almayan Batista yönetimi, Fidel ve  yol arkadaşlarını 21 ay sonra serbest bırakmış.

 

Kurşun delikleri hala duvarlarda duruyor.

Küba da en çok etkilendiğim yerlerden birisi de Cementerio Santa Ifıgeni. Bu yer için mezarlık demek pek içime sinmiyor çünkü  sanat eserlerinin bulunduğu açık hava müzesi gibi. Salgın hastalıklardan ölenlerin, özgürlük mücadelelerinde hayatlarını kaybedenlerin, Buena Vista Social Club’ın üyelerinden Compay Segundo’nun ve Küba’nın ulusal kahramanı ve şairi Jose Marti’nin de mezarı burada.

 

 

 

 

 

 

 

 

Gün yavaş yavaş biterken en son uçsuz bucaksız deniz manzarasına sahip El Morro Kalesi’ne gidiyoruz. Kalenin kapısı ve asma mekanizması, günümüze kadar sağlam bir şekilde ulaşmış.

1997’de UNESCO Dünya Mirası listesine girmiş bu kalenin burçlarına çıktığımızda Karayip kıyılarının muhteşem görüntüsü ile karşılaşacağımızı bilmiyorduk.

 

 

4.GÜN-CAMAGÜEY
Küba’nın yüzölçümü bakımından en büyük ama nüfus bakımından 4. en kalabalık şehri olan CAMAGÜEY’e doğru yola çıkıyoruz.

Otobüs durağı

 

Camagüey geçmişte önce kıyıda kurulmuş ancak sonrasında korsan istilaları nedeniyle iç taraflara doğru taşınmış bir şehir. Eski Şehir bölgesi ile Unesco koruma listesinde.

 

Renk renk, tek katlı evlerle çevrili bir meydan, her yerde olduğu gibi bu şehirde de kulağımıza sürekli bir tını şeklinde gelen Latin müzikleri…Her şehirde ayrı bir güzellik, ayrı bir hava var.

Yemekten sonra Carmen Meydanı’na geliyoruz. Nuestra Senora del Carmen Manastırı’nın da bulunduğu bu meydanı, tunçtan yapılmış heykeller süslüyor.

 

 

 

Serinleyip bir şeyler içtikten sonra sokak aralarında dolaşıp Küba’nın insanlarını da fotoğraflayarak Agramonte Parkı’na gidiyoruz. Bu ara içecek olarak burada Tukola ve Crystal (Bira) çok fazla tüketiliyor. Kafein ihtiyacınız varsa Tukola’dan karşılayabiliyorsunuz.

 

Ve şehirden yaşama dair fotoğraflar.

 

 

 

5.GÜN-TRİNİDAD

Otelde yaptığımız kahvaltının ardından yola çıkıyoruz. Trinidad’a varmadan önce 30 binden fazla kölenin çalıştığı ve 70’ten fazla şekerkamışı değirmeninin bulunduğu VALLE DE LOS INGENIOS/ ŞEKER VADİSİ’ni gezmeye gidiyoruz. Köleleri izlemek için inşa edilen Iznaga Kulesi’ne mutlaka çıkmalıyız diyoruz. Sonra manzarayı görünce iyi ki çıkmışız diyerek gülümsüyoruz.

 

 

Sonrasında Unesco Dünya Miras Listesi’ndeki Trinidad şehrinde, pastel renkli evler, Arnavut kaldırımları, saray ve meydanları, dar sokaklarında kadınların sattığı elişlerine bakıp alışveriş yapabilme imkanı…Bir cafede oturup Afro-Küba ritimleri ile danslarına eşlik edip, Küba’nın özel içeceği olan Canchanchara’larımızı yudumluyoruz.

 

 

 

Küba denildiğinde ilk akla gelenlerden biri de purodur. Proların nasıl yapıldığını izleyebileceğimiz puro fabrikasına gidiyoruz ancak fotoğraf makineleri yasak olduğundan bu ilginç fabrikayı fotoğraflayamıyoruz. Fabrika çalışanları neredeyse diz dize çalışıyor. Seri bir üretim var ki son kontrol aşamasında tütün sahip olduğu özelliklere göre sınıflandırılıp tütünün satış fiyatı belirleniyor.

Fabrika ve çevre gezileri sonrası otele dönüyoruz.

6.GÜN / SANTA CLARA
Sabah otelde aldığımız kahvaltı sonrasında Trinidad’tan 1 saat sürecek otobüs yolculuğu ile SANTA CLARA’ya geçiyoruz.

 

 

İlk olarak Ernesto Che Guevara Anıtı’na gidiyoruz. Che’nin anıtının hemen önündeki devasa meydan Plaza de la Revolucion Ernesto Guevara. Çok büyük bir meydan, devrime tanıklık etmiş yüzlerce noktadan biri. Küba’daki tüm meydanlar gibi temiz ve düzenli ki bu insana kendini iyi hissettiriyor .

Burada askeri üniforması içinde CHE nin bir heykeli bulunuyor. Heykel, yaklaşık 12 metre yüksekliğinde ve bronz. Heykelin altında ise, 1967 yılında, Bolivya’da çatışmada öldürülen Che ve arkadaşlarının mezarları var.

CHE Guevera, 17 Ekim 1997 tarihinde, askeri bir törenle buraya defnedilmiş. Mezarın bulunduğu yerde, fotoğraf çekmek kesinlikle yasak.

Sıra CHE’nin AnıtMezarı’nı ziyaret etmeye geldi. Mezarı, küçük bir oda içinde en yakın arkadaşları ile birlikte duvar mezar şeklinde… Odaya girerken belli sayıda insan alınıyor, kısa süre kalıp çıkarılıyorsunuz. Odanın bir köşesinde devrimin sürekliliğini simgeleyen ve hiç sönmeye devrim ateşi yanıyor. Fotoğraf çekilmesi yasak olduğu için sadece gözlerimize hapsettiğimiz görüntüler ile oradan ayrılıyoruz. Mezar alanının yanındaki bölümde Che Guevera’ya ait eşyaların ve fotoğrafların olduğu Che Müzesi yer alıyor. Binanın dışında oldukça büyük bir mozalenin üzerinde de Che’nin heykeli bulunuyor.

 

Sırada Monumento a la Tome del Tren Blindado var. Küba tarihi açısından önem taşıyan ve Batista askerlerinin bir kısmının pusuya düşürüldüğü trenin vagonlarını ve içindeki çeşitli fotoğraflar ile döneme ait eşyaları görüyoruz.

CHE’nin gömleği

Santa Clara’da öğle yemeğimiz sonrasında UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde yer alan CIENFUEGOS’a hareket ediyoruz. 1 saatlik otobüs yolculuğu sonrasında varışımızla şehri gezerek Küba’nın keyfini çıkartıyoruz.

 

Santa Clara’nın Vidal Meydanının dört bir yanında birçok tarihi bina yer alıyor. 1885 yılında yapılmış Caridad Tiyatrosu ilgi çeken binalardan bir tanesi.

2 saatlik yolculuk sonunda akşam saatleri yaklaşırken Karayip Denizi deyince akla ilk gelen şehir VARADERO’ya geçerek deniz kenarındaki her şey dahil otelimize varıyoruz. Günün yorgunluğunu, içeceklerimizin eşliğinde bembeyaz kumlarda sahilde dinlenerek atıyoruz.

7.GÜN- VARADERO-CAYO BLANCO ADASI

VARADERO da tam pansiyon otelimizde keyifte yapabilirdik ama biz ekstra olarak düzenlenen CAYO BLANCO ADASI turuna katılıyoruz. İyi ki de gitmişiz, bir deniz ve kum bu kadar mı güzel olur!

Diğer adı Beyaz Ada olan bu adadaki mercan ve süngerler görselliği daha da muhteşem hala getiriyor.

Bir de ada da yediğim istakozun tadı hala damağımda. Küba da bir çok yerde yedik ama buradaki ayrı bir lezzetliydi. Belki de bu güne kadar gördüğüm en muhteşem manzara yüzündendir.

8.GÜN / HAVANA

Her gün yeni baştan ritmin, tarihin, kültürün ve müziğin içinde Küba’ya uyanmak. Bugün tüm gün Havana gezimiz var ve biz çok heyecanlıyız. Eski model arabaları, binaları, Fidel Castro’nun eskiden konuşmalar yaptığı ünlü Devrim Meydanı’nı, Devrim Müzesi’ni, Armas Meydanı’nı, gurur kaynağımız ATATÜRK’ün Büstü’nü, Prad ve sahil caddesini görerek akşam saatine kadar şehri turlayacağız.

Havana denilince akıllara gelen ilk yerlerden biri Devrim Meydanı. Meydanın bir köşesinde önünde Jose Marti heykeli bulunan dev bir dikilitaş bulunuyor. Çevresinde ise İçişleri Bakanlığı binasının üzerinde demirden Che silüeti yer alırken yine resmi binalardan bir diğerinin üstünde ise Camilo Cienfuegos’un silüeti var. 1 Mayıs kutlamaları bu büyük meydanda yapılıyor.

20161121_214941

 

semiha-whats-up-2896

Havana’daki Devrim Müzesi’ni ziyaret etmeden olmaz. Bu bina devrim öncesi başkanlık sarayı iken devrim sonrası müze haline getirilerek halka açılmış. Kesinlikle vakit ayrılması gereken tarih kokan bir bina. Gezerken biraz hüzün, çokça haklı gurur, başarı ve tabi devrim ruhunu hissediyorsunuz.

 

 

 

 

1956’da Fidel Castro önderliğindeki 82 kişi, 12 kişilik Granma yatı ile Meksika’dan Küba’ya gelerek Sierra Maestra dağlarına çıkmışlar. Granma yatı Küba Devrim Müzesi bahçesinde sergileniyor ancak fotoğrafını çekmek yasak. Alttaki fotoğrafta Devrim için ölenlerin anısına sonsuza kadar yaşayacak olan simgesel ateş ve arkada Granma yatının  küçük bir bölümü görünüyor.

 

Küba Devrim Müzesi’nde Che Guevara ve Camilo Cienfuegos’un gerçek boyutlu balmumu heykelleri de var.

 

Müzeden sonra Museo del Ron Havana Club’a gidiyoruz. İçki kültürünüz varsa ve Rom’un nasıl yapıldığını merak ediyorsanız bu müzeye uğramalısınız. Müze rehberi eşliğinde, bölünmüş ve birbiriyle bağlantılı odalar halinde Rom’un nasıl yapıldığını dinleyebilirsiniz.

 

 

Ayrıca binanın üst katında Afrikalı kölelerin adaya getirilirken kullandıkları aletleri de görebilirsiniz. Rehberimiz Kristof Kolomb’un keşfederek (Ekim 1492) İspanyol toprağı ilan ettiği Küba’da ilk kalıcı yerleşimin 1511′de kurulduğunu, İspanya’dan düzenli gemi seferlerinin başlaması sonucu Havana’nın ticari ve stratejik önemini artırdığını, bu arada hayvancılığın, tütün ve şekerkamışı üretiminin artmasından ve işgücü ihtiyacından dolayı Afrika’dan çok sayıda köle getirildiğini anlatıyor.

 

 

 

Ardından Armas Meydanı’na gidiyoruz. Yaşayan capcanlı, rengarenk bir yer burası. Kitaplar, CD’ler, kulağınıza her daim uzaktan da olsa ulaşan müzikler, belirli bir ücret karşılığı birlikte fotoğraf çektirebileceğimiz rengarenk insanlar.

 

 

Küba da duygu seli yaşadığımız anlara geldik. 2008 yılında Metin Yurdanur’un eseri olarak Havana’ya dikilen ATA’mızın büstünü görmek çok ama çok onur verici idi. Grubumuzla birlikte hep bir ağızdan İstiklal Marşımızı okuduk. ATA’mızın değerinin binlerce km uzakta da bilinmesinden dolayı çok mutlu olduk. Ayrıca büstün meydana konulmasına izin verdiği için sevdiğim Küba’yı biraz daha sevdim.

 

 

 

Prado ve Sahil Caddesi’ni de dolaştıktan sonra otelimize döndük.

 

 

 

 

9.GÜN- PINAR DEL RİO
Kahvaltı sonrası puroları ile ünlü Küba’nın mutlaka görülmesi gereken başka bir bölgesi olan Pınar Del Rio’ya gidiyoruz. Rehberimizden bu şehrin Küba’nın tarım merkezi olduğunu, topraklarında dünyanın en kaliteli tütünün yetiştiğini ve Vinales’in, Pınar del Rio’ya bağlı bir kasaba olduğunu öğreniyoruz.

 

 

Ekstra tur olarak aldığımız Vinales Valley gezimize başladık bile. Pınar del Rio bölgesindeki Vinales Vadisi UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan önemli bir doğal bölge.

 

 

Cueva del Indio Vinales mağarasının içi oldukça geniş ve tavanı çok yüksek. Mağarada sarkıt ve dikitlerden oluşmuş aydınlatmalı bir yoldan kısa bir mesafe ilerledikten sonra, mağara içinde sandalla ufak bir gezinti yaparak yine doğa ile kucaklaşıyoruz.

 

Küba’ya gitmeden önce görsellerinden dolayı çok merak ettiğim Brezilyalı ünlü ressam Diego Riviera’nın öğrencisi Leovigildo Gonzalez tarafından vadinin kenarındaki dik ve sarp bir kayanın üzerine çizilmiş Mural de la Prehistoria adlı 120 metre yükseklik ve 180 metre genişliğindeki evrim teorisini anlatan dev duvar resmini görünce çok heyecanlanıyorum. Muhteşem bir görsellik sunuyor vadiye, etkilenmemek mümkün değil.

 

 

Otele dönerken gördüğümüz evler ise sanki film setindeymişiz gibi bir his uyandırdı.

 

Akşam son anda program değişikliği ile gittiğimiz bar… Mojito, enfes müzikler ve en güzeli/değerlisi Buena Vista Social Club Orkestrası’nı dinleme şansını elde etmenin verdiği mutluluk.‘’ Chan Chan’’

 

 

 

Grubun fotoğrafları için Atakan Baykoçak’a teşekkür ederim.

10.GÜN / OLD HAVANA-ERNEST HEMİNGWAY-FLORİDİTA
Bugün Yazar Ernest Hemingway’in San Francisco de Paula kasabasındaki çiftlik müze evine gidiyoruz. İçi olduğu gibi korunduğu için sadece dışarıdan gezilebiliyor. Bugüne kadar içeriye sadece Sovyet lideri Gorbaçov’un girmesine izin verilmiş. Geniş pencerelerden, duvarlarda sanatçının Afrika’da vurduğu hayvanların dondurulmuş başları, kütüphanesinin bölümlerini, yazı masasını, daktilosunu, dinlenme odasını görüyoruz.


Evini gezdikten sonra Old Havana yani Eski Havana’ya dönüp Hemingway’in de sürekli uğradığı bir bar olan Floridita’da yemeğimizi yiyiyoruz. Küba’lıların papa adı ile andığı yazarın, barın sol köşesinde, sol kolunu bar tezgahına yaslamış şekilde duran bronz heykeli bulunuyor. Mekan oldukça popüler ve turistler yoğunlukta.

 

 

Sıra geldi El Capitolio binasına…Burası A.B.D’ nin Washington D.C şehrindeki Kongre Binası’na çok benzeyen bir yapı. 1959 yılına kadar hükümetin yönetim merkezi olarak kullanılmış ama şu anda Küba Bilimler Akademisi ve Ulusal Bilim ve Teknoloji Kütüphanesi. Yüksek bir bina olduğundan şehrin birçok noktasından rahatlıkla görülebiliyor.

 

 

Grubumuza serbest zaman verildiğinde Old Havana’nın ara sokaklara girip dolaşıyoruz ve alışveriş yapıyoruz.

 

 

KÜBA… Renklerin, müziğin, kültür çeşitliliğinin ve en önemlisi de devrimin ülkesi. Belki bir 10 yıl sonra tekrar gidip görmek ve yaşanan gelişmelere tanıklık etmek gerekir. Bakalım, gün neler getirir bilinmez.

 

İyi gezmeler.

Kaldığımız otellerin listesi aşağıdadır.

1.GÜN / Panorama Hotel 4*
2. GÜN / Playa Costa Verde 4*
3. GÜN / Casa Grande 4*
4. GÜN / Brisas Santa Lucia 4*

5. GÜN / Trinidad Del Mare 4*
6. GÜN / Melia Sol Palmeras 5*
7. GÜN / Melia Sol Palmeras 5*

8. GÜN / İberostar Park Central 5*
9. GÜN / İberostar Park Central 5*

Öğlen yemeklerini yediğimiz yerler.

1.GÜN / 7 Haziran Uçakta
2. GÜN / 8 Haziran Bayamo’da yerel restaurantta
3. GÜN / 9 Haziran Santiago De Cuba – Matamoros Restaurant
4. GÜN / 10 Haziran Camagüey – La Campana De Toledo
5. GÜN / 11 Haziran Trinidad – Plaza Mayor
6. GÜN / 12 Haziran Santa Clara – Los Canayes Restaurant
7. GÜN / 13 Haziran Varadero otelde veya ekstra tekne turunda
8. GÜN / 14 Haziran Havana – Santo Angel Restaurant
9. GÜN / 15 Haziran Pınar Del Rio – Dos Hermanas Restaurant
10. GÜN / 16 Haziran Old Havana’da Floridita Restaurant

NOTLAR

Kapıda vize ile ülkeye giriş-çıkış yapılabiliyor. Pasaportunuza giriş-çıkış işlemleri yapılmıyor.

Para birimi CUC  1cuc=1Euro  CUC, sadece turistler tarafından kullanılıyor. Küba da havalimanında döviz büroları var. Ülkeye gittiğinizde orada değiştirebilir, artan paranız kalırsa dönüşte tekrar Euro ya dönüştürebilirsiniz. Küba halkının kullandığı para birimi ise Peso’dur. Bunu sadece kendileri kullanıyor.

Ülkede şampuan var ancak çok pahalı. Dolayısı ile bazı yerlerde özellikle otel giriş ve çıkışlarında sizden şampuan isteyen kadınlarla karşılaşabilirsiniz.

Adanın doğu bölgelerinde pencerelerde cam yok çünkü ülkede cam imalatı yok. Dolayısı ile evlerin pencereleri tahtadan. Özellikle ülkenin doğusunda her evde 37 ekran TV ve ülkenin her yerinde göreceğiniz üzere sallanan sandalye mutlaka var.

Açık tenli iseniz yanınızda mutlaka bir iki kutu 50 faktör güneş yağı bulundurun. Ekvatora yakın olduğundan güneş ışıkları daha dik açı ile geliyor ve gerçek anlamda yakıcı bir sıcaklık oluyor.

Kral palmiyesinin ülkenin sembol ağacı olduğunu öğreniyoruz

En önemlisini en sona sakladım. Tur ile gidecek olursanız rehberinizin mutlaka deneyimli ve bilgili olmasına dikkat edin. Bilgi ile görseller birleşince akılda daha kalıcı oluyor .

HAZİRAN 2013

Continue Reading

Gezi

Abant Gezimiz

Published

on

ABANT GEZİMİZ

Bize geçen sene başında bir hastalık peydah olacak ve tüm alışkanlıklarımızdan vazgeçeceğimiz, işimizin ve okulumuzun oturma odalarımıza taşınacağı söylenmiş olsaydı sanırım kazanacağımızı düşünerek reddeder, iddiaya girer ve iddiayı kaybederdik. Herkes eve kapanmak zorunda kaldığından sıkıntılı günler yaşasa da biz gezginler için bu zamanlar daha zor geçti ve bu durum hala devam ediyor.

Pandemi nedeniyle insan ilişkilerini minimum düzeye indirerek ulaşmak istediğimiz noktaya varmak ve gittiğimiz yerlerde de maksimum seviyede dikkatli davranarak hareket etmemiz gerekiyor. Bunları göz önünde bulundurarak ve İstanbul’a yakın olması nedeniyle Abant’a gitmeye karar verdik. Yaklaşık 2.5 saat içinde otelimizdeydik. Otele giriş yapmadan hemen önce otelin alt tarafında yer alan göl kenarındaki restoranta gittik ve biraz keyif yaptık.

Otele giriş işlemlerimizi tamamladıktan sonra göl manzaralı odamıza çıktık. Aşağıda odamızdan bir iki kareyi ve 3 gün boyunca izlediğimiz manzarayı paylaştık.

Biraz dinlendikten sonra otelin beş çayı saati için odamızdan çıktık. Tatlı ve tuzlu olmak üzere çeşitli ürünler sunuldu ve sürekli çay servisi yapıldı. Servis hızlı, personeller güler yüzlü ve ürünler gayet lezzetliydi.

Tatlı ve tuzluları tükettikten sonra göl kenarında yürüyüşe çıktık. Hava serin olduğundan içlikler, şapkalar ve eldivenler eşliğinde gölün sunduğu manzara, ağaçlar, kuş sesleri, gökyüzü ve sessizlik içinde huzurlu bir yürüyüş yaptık.

Sonrasında akşam yemeği ve oksijene doyan ciğerlerimiz ile çok rahat bir uyku uyuduk ve yeni bir güne başladık. Pencereyi açarak, yeni güne, göle ve bize şarkı söyleyen kuşlara merhaba diyerek kahvaltıya indik. Pandemi nedeni ile servisi otel personeli yapıyor. İstediğiniz çeşitten ve istediğiniz kadar tabağınıza ürün alabiliyorsunuz. Masaya termos ile çay getiriliyor. Çeşit olarak oldukça fazla ürün yer alıyor ve hiçbir ürün için bitti diye bir kelime sarf edilmiyor.

Göl kenarı yürüyüşü sonrasında lobide oturarak, salep içerek ve kitap okuyarak keyifli saatler geçirdik.

Akşam yemekleri de sabah kahvaltısı gibi çeşitli ve gayet lezzetliydi.

Güneş batarken odamızdan izlediğimiz manzara çok güzel ve dinlendirici idi.

3 günlük tatilimiz ardından göl kenarında son bir yürüyüş yaparak temiz havayı ciğerlerimize tekrar tekrar doldurduk. Huzuru ve dinlenmiş ruhumuzu içimize, manzarayı gözlerimize hapsederek otelden ayrıldık.

Bu özellikli dönemde dinlenmek için bu oteli tavsiye edebiliriz.

Keyifli günler dilerim.

OCAK 2021      @gezipduru_ys     @okumali_ys

Continue Reading

Gezi

Napoli/Pompei Gezimiz

Published

on

Napoli/Pompei Gezimiz

Tarihin ve bu tarihin oluşturduğu muazzam sanat eserlerinin, İtalyan Rönesansı’nın doğduğu yer alan Floransa gezimizin ardından ülkenin turistler tarafından yoğun olarak ilgi gösterdiği bir başka şehre İtalya’nın güneyinde yer alan Napoli ve Napoli denilince ilk akla gelen Pompei’ye doğru yola koyulduk. Şehre adım attığımızda turist rehberimizin çantalarımıza dikkat etmemiz gerektiği ve şehrin magnetlerinin çoğunun hızrsızlık olaylarını anlatan magnetlerden oluştuğu bilgisi kulağımıza küpe oldu.

Floransa gezi yazımız deteylarına aşağıdaki linkimizden ulaşabilirsiniz.

https://www.gezipduru.com/2020/12/13/floransa/

Şehre ilk gittiğimizde sahile çok yakın mesafede yer alan Castel Nuovo’ya  (Maschio Angioino) gittik . Anjou’lı 1.Charles’ın hükümdarlığı zamanında 1279-1282 yılları arasında inşa edilmeye başlanan kale farklı dönemlerde sanatçılara, edebiyatçılara ev sahipliği yapmış, 1503-1734 yılları arasında askeri amaçlarla kullanılmış, zaman zaman Belediye Meclisi olarak kullanılmış. Heybetli kuleleri ve süslemeleri  ile çok ilgi çekici olan bu yer günümüzde kültürel etkinliklerin yapıldığı bir mekan ve Napoli Kent Müzesi’ne ev sahipliği yapıyor.

Kale ziyaretimizin ardından 1887-1891 tarihleri arasında inşa edilmiş San Carlo Operası’nın karşısındaki alışveriş galerisi Galleria Umberto I ‘e gidiyoruz. Cam kubbeler, yerlerde yer alan karolar, çağdaş mimari unsurları ile  görüşmesi gereken bir yer. Lüks dükkanlar, kafelerden oluşan bu yapı UNESCO Dünya Mirası Alanı olarak Napoli Tarihi Merkezi listenin bir parçası.

Galeriye çok yakın ve trafiğe kapalı olan açık hava konserlerinin ve çeşitli sanatsal etkinliklerin yapıldığı Plebiscito Meydanı’na geldik. Meydan da  ayrıca San Francesco di Paola Kilisesi’ni ve Kraliyet Sarayı’nı ( Palazzo Reale) gördük. Bu saray Bourbon Hanesi tarafından Napoli Krallığı ve daha sonra iki Sicilya Krallığı sırasında kullanılmış  yapılardan biri. Meydanda tarih kokan binalar arasında oturarak kiliseden çıkan ve yeni evlenen bir çiftin mutluluğuna şahit olarak, meydanda oynayan çocukları seyredip eğlenerek, bir şeyler atıştırarak çok keyifli vakit geçirdik

Yıllardır çeşitli kaynaklarda rast geldiğimiz, günahkarların şehri olmasından dolayı insanlarının büyük bir gazap ile karşılaştığı ve bu nedenle taşlanmış oldukları söylenen Pompei’ye geldik. Burası Vezüv Yanardağı’nın eteklerinde yer alan, döneminde çok önemli ticaret merkezlerinden biri olan, kaynaklarda farklı bilgiler yer almakla birlikte genel kanaate göre yaklaşık 20.000 kişilik bir nüfusa sahip bir şehirmiş burası. 23 Ağustos 79 yılında yanardağın patlaması ile birlikte tüm şehir önce volkanik kül bulutları ile kaplanmış ve yaşanan olaylar karşısında tahmin edilen çoğu kişi ortaya çıkan zehirli gazlar nedeniyle ölmüş. Bu konuya tekrar döneceğiz.

Günümüzde burası UNESCO’nun Dünya Miras Listesi’ne girerek turizm içinde büyük bir potansiyel alanı olmuştur.

Volkanın patlamasından biraz bahsedecek olursak. Kül ve lav yağan uzun saatler boyunca – yaklaşık 18 saat kadar- şehirden kaçabilenler gitmiş ve yaklaşık 2000 kişi kül ve lav katmanlarının altında kalmıştır. Elde edilen kaynaklardan ölüm sayısının fazla olmasının sebebinin o gün festival olduğunu ve bir diğer nedenin ise halkın patlama ve depremlere alışkın olması nedeniyle mevcut konumlarını korumaları olduğunu öğreniyoruz. Patlamanın hemen ertesi gününde ise Vezüv Volkanı’nın konisi çöktüğünde oluşan devasa kil heyelanı Pompei şehrinin üzerini bir yorgan gibi kaplamış.

Pompei’de bilinen ilk kaz çalışmaları 1594-1600 yılları arasında yapılmış ancak 1631 yılında yaşanan deprem nedeniyle bu çalışmalara ara verilmiş. Deprem sonrası üzerinden uzun bir süre geçtikten sonra 1748’de Carlo Borbone liderliğinde kazılar tekrar başlamış. 1861’de Giuseppe Fiorelli kazı işini devralmış ve Fiorelli taşlaşmış insan cesetlerinin etrafındaki boşluklara sıvı alçı püskürtüp kalıplarını çıkararak aynı şekilde bulundukları yere konulmasını sağlamış, şehre ait pazar yerlerinin, çarşıların, caddelerin  mahkeme salonlarının …vb  alanların ortaya çıkmasını sağlamış.

Şehri gezerken caddeler ve sokak aralarında sıçrama taşlarını göreceksiniz. Şehirde kirli sular sokaklara döküldüğünden, insanlar karşıdan karşıya geçerken yola basmak istemediklerinden belirli aralıklarla kaldırımlarla aynı yükseklikte olan sıçrama taşları koymuş ve bu taşların üzerine basarak rahatça yolun karşısına geçmişler. Sıçrama taşlarının arasında boşluklar yer alıyor ki bunun nedeni at arabalarının geçebileceği teker boşlukları oluşturmak.

Antik kent içinde gezerken yemek alanlarının olduğu fastfood yerlerini, caddeleri, turistlerin en çok rağbet gösterdikleri genelevi, villa ve hamamın içini ve tiyatroyu da ziyaret ettik. Geneli açık bir alan olduğu için antik kent içinde caddeler arasında yürürken şemsiye açmak zorunda kaldık. Olur da yaz aylarında giderseniz alan büyük olduğundan yanınızda mutlaka su ve şemsiye bulundurmanızı tavsiye ediyoruz.

Dünyaca ünlü bir antik kenti gezmenin verdiği mutlulukla birlikte kentten ayrılıyoruz. Antik kentin dışında yer alan turistik eşya satan dükkanlar arasından geçerek acıkan karnımızı doyurmak için tavsiye üzerine bir restoranta gittik. Yemeğimizi yedikten ve antik kentin girişine hoşça kal selamı verdikten sonra kentten ayrıldık.

Turla gezmenin verdiği dar zamanlarda gezmenin dezavantajı dışında keyifli yerler görmekten memnun olarak ülkemize geri döndük.

Gidilmeli, görülmeli dediğimiz yerler gördük.  Sizin de gezi listenizde yer alması dileğiyle.

Ocak 2021   @gezipduru_ys     @okumali_ys

Continue Reading

Facebook

Popüler