Connect with us

Gezi

Meryem Ana Evi/Yedi Uyurlar/St. Jean (Aziz Yahya) Kilisesi

Published

on

İzmir/Birgi gezimizin akşamında bir sonraki gezi durağımızı belirleyip, rotamızı çizdik. Huzur veren Birgi’den ayrılırken istikametimiz öncelikle Meryem Ana Evi, sonrasında yolun bizi götürdüğü Yedi Uyurlar ve en sonunda muazzam bir kültüre ev sahipliği yapan ve günümüze kadar gelen, içinde muazzam tarihi/kültürel eserleri barındıran Efes Antik Kenti ve Efes Müzesi oldu. (Efes, ayrı bir yazı başlığını hak ettiğinden bir sonraki yazımızın içeriğini oluşturacak.)

Bu arada Birgi gezi yazımız detaylarına aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

https://www.gezipduru.com/2018/04/06/izmir-birgi-ve-efes-antik-kenti-gezimiz/

Sonunda yola revan olduk ve Meryem Ana Evi tabelasına geldiğimizde bizi büyük bir Meryem Ana Heykeli bütün heybeti ile bizi karşıladı.

Meryem Ana Evi’ne girdikten sonra hediyelik eşya dükkanlarını geçince sol tarafta ilk olarak vaftiz havuzunu gördük. Burada vaftiz hakkında küçük bir bilgi aktarmak istiyorum. Vaftiz, doğan çocuğun Hristiyan dinine kabulünü sağlayan bir işlem. Vaftiz, ileri yaşlarda da yapılıyor; çünkü vaftiz edilen kişinin, o zamana kadar işlediği bütün günahlarından kurtulacağına dair kesin bir inanç var. Vaftiz, genellikle doğumun ilk haftası sonunda yapılıyor ki bu gelenek Hz. İsa’nın,“Her doğan çocuk doğumunun sekizinci gününde vaftiz edilmelidir, vaftizsiz Cennet’e girmek mümkün değildir.”buyruklarına dayandırılıyor.

Vaftiz havuzunun biraz ilerisinde ise Lazarist rahipler tarafından dikilen zeytin ağaçları eşliğinde görebileceğiniz, bronzdan yapma küçük Meryem Ana heykeli bulunuyor. Bu heykeli 1867 yılında İzmirli dini bir cemaat hediye etmiş. Meryem Ana’nın evine giden patikanın her iki yanında yer alan zeytin ağaçları da Lazarist rahipleri tarafından 1898’de dikilmiş.

Kaynaklarda geçen bilgileri derleyip toparladığımızda genel olarak ortak payda da buluşan şu bilgileri de paylaşmadan geçmeyelim.

Hz.İsa, 33 yaşında çarmıha gerilmeden önce, annesini, arkadaşı ve aynı zamanda havarisi olan St. Jean’a (Yuhanna) emanet etmiş. St. Jean, Hz. Meryem’in Roma zulmü sebebiyle Kudüs’te kalmasını sakıncalı bulmuş, Hz. Meryem’i o dönemin en barışçıl ve ileri kenti Efes’e getirerek Bülbül Dağı’nda bir kulübeye gizlemiş. Hıristiyan tarihçiler, Meryem’in 101 yaşına kadar Bülbül Dağı’ndaki yerde yaşadığını ve mezarının da Bülbül Dağı’nda kimsenin bilmediği bir yerde olduğunu yazar. Ayrıca, 1891 yılında Lazarist papazlar, Alman rahibe A. Katherina Emerich’in rüyası üzerine, Meryem Ana’nın son günlerini geçirdiği evin, araştırmalar sonunda bu yer olduğunu ortaya çıkarmış.

1950’li yıllarda restorasyon çalışması yapılan Meryem Ana Evi, Vatikan tarafından kutsal sayılmış ve 1952’de hac yeri olarak ilan edilmiş. 1967 yılında Papa VI. Paul ve 1979 yılında Papa II. Jean Paul ve XVI. Benedict tarafından hac ziyaretleri gerçekleştirilmiş. Burası her yıl Ağustos ayının 15’inde yani Hz. Meryem’in ölüm gününde, Vatikan tarafından organize edilen büyük ayine ev sahipliği yapıyormuş. Vatikan tarafından Hac Yeri ilan edilen Meryem Ana Evi’nde ilk kutsal ayin ve ziyaret 20 Mayıs 1896 tarihinde altı yüz kişinin katılımıyla gerçekleşmiş ve 1951’de restorasyon çalışmalarının başlamasından sonra bu ziyaretler düzenli olarak tekrarlanmış.

Meryem Ana Evi’nin içinde fotoğraf çekmek yasak ve bunun kontrolünü sıkı bir şekilde yapan bir kaç görevli bulunuyor. Bize denk gelen görevliler ziyaretçileri sürekli gözlüyor ve uyarıyorlardı. Uyarı almaya gerek yok diyerek biz de dışarıdan fotoğraf çektik.

Meryem Ana Evi’nden sonra merdivenlerden aşağı indiğinizde taş bloklardan akan üç çeşme göreceksiniz ki, bu sudan içilebiliyor. Şifalı olduğu düşünüldüğünden, gelen ziyaretçiler şişelerini doldurup yanında götürüyor.

Çeşmelerin hemen yan tarafındaki taş duvar boyunca peçete parçaları, kağıda yazılan notlar, kurdelalar asılı. Bunlar ziyarete gelenlerin dileklerini yazıp astıkları alan. Yan inançlara inanmasanız da bu tür ortamları görünce insan, ister istemez otomatik olarak çevresindekilere uyuyor ve hemen bir şeyler karalayıp duvara asıyor.

Meryem Ana evi içinde bulunan kafeterya da çay içip sessizlik içinde biraz oturup dinlendik. Yanımıza gelen köpekçik bizi çok sevdi.

Dinlendikten sonra yol bizi Yedi Uyurlar Mağarası’na götürdü.

Yedi Uyurlar’ın hikayesinde 6 arkadaştan ve bir çobandan bahsediliyor. Hikayede adı geçenlerin ismi  kaynaklarda farklılık gösterse de genel olarak Yemliha, Mekselina, Mislina, Mernuş, Debernuş, Şazenuş, Kefeştatayyuş ve köpekleri Kıtmir olarak geçiyor. Hıristiyanlığın, Roma içinde yayılmaya başladığı dönemlerde yedi Romalı askerin ya da  7 genç adamın başından geçen ve “Yedi Uyurlar-Seven Sleepers” olarak bilinen bu hikaye, bu anlatı, hem Hıristiyan ve hem de Müslüman inanışında ölümden sonra dirilişe örnek gösteriliyor.

Romalı yöneticiler Hristiyanlığın yayılmasının önüne geçemeyeceklerini ve devletin birliğinin tehlikeye düşeğini anlayınca bu dinin taraftarlarına karşı baskı ve şiddet uygular. Baskı olmadan inandıkları dinin gereklerini yerine getirmek isteyen bu 6 adam dağlara doğru yola çıkarlar. Yolda bir çoban ve onun köpeği Kıtmir ile karşılaşırlar. Çoban da bu adamların anlattıkları sonucunda Hristiyan olur ve onlara katılır. Hep birlikte bir mağaraya ulaşırlar ve yorgun düştüklerinden hemen uykuya dalarlar.(Bir başka kaynakta, Romalı askerler tarafından saklanma yerleri olan mağaraların ağızlarının taşlarla kapatıldığı yazıyor.) Yedi Uyurlar’ın ne kadar süre ile mağarada uyudukları bilinmemekle birlikte Müslüman inancında bu süre 300 yıl, Hristyanlık inancında ise 2300 yıl olarak kabul edilir. Uyandıklarında dinleri üzerindeki baskıların kalktığını ve Hristiyanlık dininin yayıldığını görürler. Mağarada kısa süre uykuya daldıklarını düşündüklerinden şehre indiklerinde karşılaştıkları bu ortama bir anlam veremezler. Hikaye böyle devam eder. Dilden dile yayılarak ve kültürden kültüre değişime uğrayarak sürüp gider ve günümüze kadar gelir.

http://www.efesharabeleri.com/efes-yedi-uyurlar-ashab-i-kehf/

Yedi Uyurlar’ın hangi tarihte yaşadıkları tam olarak bilinmemekle birlikte M.S. 250 yılında uykuya daldıkları kabul görür. Dünya üzerinde bu mağaranın olduğu düşünülen 33 mağara bulunur. En ünlüsü hikayede adı geçen Efes’deki Panayır Dağı’nın güneyindeki bu mağaradır. Türkiye’de Afşin, Kahramanmaraş, Tarsus, Antalya ve Urfa’da da bu efsane ile bağlantılı olduğu düşünülen mağaralar var.

Burayı ziyarete gelenler de adak ağacı oluşturmuş.

Sırada  yer alan gezi durağımız St. Jean (Aziz Yahya) Kilisesi. Bu kilise dönemin en büyük yapılarından biri.

Halk arasında Aziz Yahya Kilisesi olarak da anılan Saint John Kilisesi, Selçuk Kalesi’nin bulunduğu tepenin güneyinde yer alıyor ve Efes’teki Bizans Dönemi yapılarının en görkemlisi olarak bizi karşılıyor.

İsa Peygamber’in annesi Hazreti Meryem’i Kudüs’ten Efes’e getiren ve İncil’i yazan Saint John’un mezarının bulunduğu kilisenin avlusundaki terastan, Artemis Tapınağı, İsa Bey Camisi ve Ege Denizi’ne kadar uzanan alan panoramik olarak görünüyor.

Kilisenin bulunduğu bölge, yapılan kazı ve restorasyon çalışmaları ile 14. yüzyılda kilisenin yakınına inşa edilen İsa Bey Camisi’nden sonra çok daha önem kazanmış ve ziyaretçilerin uğrak yeri olmuş.

Gezimiz sonrasında dinlenmek için rezervasyon yaptırdığımız otelimize gittik. Otelin bulunduğu semt ilk olarak bizde tereddüt yaratsa da, otelin içine girdiğimizde bu durum tamamen ve kesinlikle değişti.

http://www.saintjohnhotel.net/ephesus_hotel/index.asp

Otelimiz temiz, görevlileri nazik, kahvaltısı ve özellikle hamur işleri mükemmeldi.

Otelin papağanı😊

Otelin minnak kedisi 😊

Bir güzel dinlendikten ve kahvaltımızı yaptıktan sonra, gezi yazımıza içerik oluşturacak çok önemli değerlerimizden biri olan Efes Müzesi’ne doğru yola koyulduk.

Ayaklarınız sizi taşıdıkça ve gözleriniz gördükçe gezmeniz dileğiyle 🙂

 

 

Gidilecek yollar, okunacak kitaplar, izlenecek filmler sınırsız ve ucu açık. Nefes alacağımız sayı bile belli dedik. Başladık gezmeye, okumaya, gözlemlemeye… Gezdikçe çoğaldık, okudukça bilinçlendik ve izleyip, gözlemledikçe çevremizde devasa olarak nitelenen sorunları, sıkıntıları !!! minnacık görmeye başladık ve sonuç olarak birlikte huzur bulduk. İnsan bu zamanda başka ne ister ki ! Dünya ne büyük biz insanlar ne kadar küçük demeye ara vermeden devam ettik. Kim bilir hayatımızın sonuna kadar daha ne kadar çok söyleyeceğiz. Franz Kafka ne kadar güzel demiş. ‘’Ölümün olduğu bu dünyada, hiçbir şey çok da ciddi değildir aslında." Öncelikle sağlığımızın değerini bilip, kendimize iyi davranalım ve yatırım yapalım. Geze, göre ne tür yaşamlar varmış tanıklık edelim. Hayatınızı istediğiniz şekilde yaşamanız dileğiyle. Mutlu ve her zaman umutlu kalın .

Gezi

Pisa Gezimiz

Published

on

İtalya turumuz kapsamında turun olmazsa olmazlarından Pisa Kulesi’ni görme zamanımız gelmişti. Ama ondan önce tur sırasında ziyaret ettiğimiz Napoli Pompei ve San Gimignano gezimize ait detayları da görmek isterseniz diye aşağıya ilgili linkleri bırakıyoruz.

https://www.gezipduru.com/2021/01/01/napoli-pompei-gezimiz/

https://www.gezipduru.com/2021/07/14/san-gimignano-gezimiz-ve-iskence-muzesi/

Kuzey İtalya’daki Toskana bölgesinde yer alan Pisa şehrini ziyaret etmemizin sebebi herkes de olduğu gibi her yıl binlerce turisti kendine çeken Pisa Kulesi’ni görmekti. Biz sadece kuleyi göreceğiz derken Pisa Katedrali’ni ve vaftizhanesinin de bulunduğu “Piazza del Duomo” bölgesini ziyaret ettiğimizi öğrendik. Bu bölge 1987’den itibaren UNESCO Dünya Mirasları Listesi’ne alınmış. Bu bölgeye giriş kapısından girerek ilerliyoruz. Bu arada Pisa şehri hakkında ön bilgi olmasına adına birkaç bilgiyi paylaşmak istiyoruz. Pisa 11. yüzyıl ile 14. yüzyıl arasında İtalya yarımadasının en güçlü 4 deniz cumhuriyetinden biri olarak (diğerleri Ceneviz Cumhuriyeti, Venedik Cumhuriyeti ve Amalfi) tarihe geçmiş olup burası Galileo Galilei’nin yaşamış olduğu kenttir.

Şehrinin ne zaman ve kimler tarafından kurulduğu kesin olarak bilinmemektedir. MÖ 5. yüzyıldan kalma bazı arkeolojik bulgular bölgede Yunan ve Galyalılarla ticaret yapan bir şehrin varlığını ortaya koymuştur. MÖ 180 yılında Roma İmparatorluğunun bir kolonisi haline gelmiş ve sonra Lombardların egemenliği altına girmiştir. Ardından Şarlman’ın Lombardları yenmesiyle Kutsal Roma Cermen İmparatorluğunun bir parçası olmuştur. 11. yüzyılda Pisa İtalyan Yarımadasının 4 büyük bağımsız deniz cumhuriyetinden biri haline gelmiştir. Pisa’nın 1060 yılında Cenevizlilerle yaptığı ilk deniz savaşı zaferle sonuçlanmıştır. 1088 yılında Kuzey Afrika’daki bir Müslüman şehri olan Mehdiye’yi talan etmiştir. Pisa Kudüs şehrinin Fatımilerden ele geçirilmesiyle sonuçlanan I. Haçlı Seferinde önemli rol oynamıştır.  Pisalılar Antakya, Yafa, Lübnan bölgelerinde koloniler kurmuşlar ve Konstantinopolis, Kahire ve İskenderiye’de yerleşim bölgeleri oluşturmuşlardır.  Pisa 14. yüzyıldan itibaren zayıflamaya başlamış ve 1509 yılında Floransa’nın eline geçmiştir. II. Dünya Savaşı sırasında Pisa şehri büyük zarar görmüş ve bombardımanlar sırasında Camposanto (Anıt Mezar)’daki freskler neredeyse tamamen yok olmuştur.

Gelelim Mucizeler Meydanı’na …

Katedral Meydanı (Piazza del Duomo) olarak bilinen Mucizeler Meydanı (Piazza dei Miracoli) Avrupa Orta Çağ sanatının önemli bir merkezi olarak tanınan Pisa kentinde yer alan 8.87 hektarlık bir meydandan oluşur. Katolik Kilisesi tarafından kutsal sayılan bu meydan, dört büyük dini yapıya ev sahipliği yapar. Pisa Katedrali, Pisa Vaftizhanesi, Campanile ve Camposanto Monumentale (Abidevi Mezarlık).

1063-1090 yıllarında yapılan şehir katedralinin çan kulesi -her yerde karşımıza çıkan bildik eğik Pisa Kulesi- ana yapıdan ayrı olarak 1173’te yapılmış. 56 metre yükseklikte olan kule üst üste bindirilmiş yuvarlak 6 sütun dizisinden meydana gelmiş. Kuleye çıkıp manzarayı yukarıdan görmek isterseniz 294 basamak sonunda manzara sizindir. En üstteki çanların bulunduğu 8. kat silindir biçimindedir. Galileo’nun, bütün cisimlerin aynı hızla ve aynı fizik kanununa uyarak düştüklerini farklı ağırlıklardaki iki top güllesini bu kuleden aşağı bırakarak gözlemlediği iddia edilmiş. Bilginin kaynağı Galileo’nun bir öğrencisi olmasına rağmen bu iddia geniş çevrelerce bir efsane olarak kabul edilir.

Pisa Kulesi’nin eğikliğinin sebebi hemen hemen her kaynakta belirtildiği üzere temeldeki yumuşak zemindeki çökmedir. Kule her yıl milimetrenin onda yedisi kadar (100 yılda 0,7 cm) eğilmektedir. Kulenin şu andaki eğimi 5,5° kadardır. Kule 1990-2001 yılları arasında onarım için kapalı tutulmuş ve proje kapsamında yapılan 45 cm’lik bir düzleştirme çalışmasıyla eski haline getirilmiş. Proje kapsamında 45 cm’lik bir düzleştirme gerçekleştirilen kuleye yapılan restorasyon 200 yıl daha kuleyi ayakta tutacak.

Toplam Çan sayısı 7’dir  ve bunlar hakkındaki kısa bilgiler aşağıdadır.

1. çan: L’assunda 1564 dökümü,yapan Giovani Pietro Orlandi ağırlık 3.620 kg

2. çan: il crocifisso 1572 dökümü, yapan vincenzo Possenti ağırlık 2.462 kg

3. çan: san Ranieri, 1719-1721 dökümü, yapan Giovanni Andrea Moreni ağırlık 1.148 kg

4. çan : La Terza (birinci küçük) 1473 dökümü,ağırlık 300 kg

5. çan: La Dasquereccio, 1262 dökümü, yapan Lattering ağırlık 1.014 kg

6. çan : il Vespruccio (ikinci küçük) 14.nci yüzyıl dökümü tekrar 1501, yapanNicola di Jacobo ağırlık 1.000 kg

7. çan: Del Pozzetto, 1606 dökümü ağırlık 652 kg

8. katında ise her biri bir notaya denk gelecek şekilde 7 tane çan bulunuyor. Her katı sütunlar üzerinde yükselen kulenin ilk katında 15, ondan sonraki 6 katında 30’ar sütun var.

1152’de yapımına başlanan Vaftizhane’nin yapımı 2 yıldan fazla sürmüş ve 1363 yılında tamamlanabilmiş. İtalya’daki en büyük Vaftizhane sayılan Pisa Vaftizhanesi de, kule ve katedral ile aynı dengesiz kum üzerine inşa edilmiş ve katedrale doğru 0,6 derece eğilmiş. 1152’de yapımına başlanan Vaftizhane’nin yapımı tam 211 yıl sürmüş ve 1363 yılında tamamlanabilmiştir.

Pisa Katedrali (Duomo)

İtalya’nın Toskana bölgesinde yer alan katedral 1063-1090 yılları arasında yapılmış olup mimarı Buscheto’dur. Müslümanlar ile olan savaşta kazanılan ganimetlerle finansmanı sağlanmış, 1595 yılındaki yangınla çok fazla zarar görmüş ve çeşitli restorasyonlar ile bugünkü halini almış.

Pisa Kulesi deyince akıllara kuleyi düzeltmeye/devirmeye/kucaklamaya/parmak ucuyla ezmeye …vb çalışırken çekilmiş bin bir türlü fotoğraf gelir. Biz de bu gayreti sarf eden birkaç arkadaşı çekmek istedik.

Yazımızı bu sefer son cümleler ile değil de şiir ile kapamak geldi.

***

YAVAŞ YAVAŞ ÖLÜRLER

Yavaş yavaş ölürler

Seyahat etmeyenler.

Yavaş yavaş ölürler

Okumayanlar, müzik dinlemeyenler,

Vicdanlarında hoşgörüyü barındıramayanlar.

Yavaş yavaş ölürler

Alışkanlıklarına esir olanlar,

Her gün aynı yolları yürüyenler,

Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler,

Elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile girmeyenler,

Bir yabancı ile konuşmayanlar.

Yavaş yavaş ölürler

Heyecanlardan kaçınanlar,

Tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı görmek istemekten kaçınanlar.

Yavaş yavaş ölürler

Aşkta veya işte bedbaht olup yön değiştirmeyenler,

Rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar,

Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmamış olanlar.

Pablo Neruda

Ekim  2021

Continue Reading

Gezi

San Gimignano Gezimiz ve İşkence Müzesi

Published

on

Bugün “Ortaçağ’ın Manhattan’ı” olarak anılan ve namı diğer Güzel Kuleler Şehri olan San Gimignano’dayız.

San Gimignano, merkezi İtalya’nın Toskana bölgesinde yer alan Siena’ya bağlı çok iyi korunmuş bir Ortaçağ kasabası. Etrafı surlarla çevrili, bir tepenin üzerine kurulu olan San Gimignano; uzun ismi San Gimignano delle Belle Tori’nin tepeden üzüm bağlarını gören müthiş manzarasını seyrettikten sonra kasabasının giriş kapısına doğru yöneldik. Girişten itibaren seramik tasarımları, hediyelik eşya dükkanları, kafeler, biraz ilerlediğimizde de kuleleri ile kasaba bize merhaba dedi.

Sokak aralarını ve meydanlarını anlatmadan önce kasabanın tarihine çok kısa göz atalım ve kasabaya dair bazı rivayetleri aktaralım. Her devirde zenginliği gösterme ve dolayısı ile güç dengelerini kurma çalışması farklı farklı karşımıza çıkar. Burada da soylu aileler güçlerini göstermek amacıyla kuleler inşa ettirmişler ve inşa ettirdikleri kuleler ne kadar yüksekse aileler o denli zengin sayılmış. Aristokratlar  en uzun benim kulem olacak yarışına girdiklerinden zamanla belediye binasından daha uzun kule yapılması yasaklanmış. Bu kez aristokratlar bu yasağı kendilerince delmek ve güç gösterisine devam edebilmek adına ikiz kuleler yapmaya başlamışlar ve sonuç olarak kasaba da toplam 76 kule yükselmiş ancak bugüne kadar 14 bazı kaynaklara göre ise 13 tanesi ulaşmış. (Günümüzde kulelerden sadece Torre Grossa turistlere açıktır ve kalan kuleler içindeki en yüksek kuledir. Çıkmadan sizi 200 den fazla merdivenin beklediğini söylemeden geçmeyeyim.)

Ortaçağ mimarisini yansıtması ve bugüne kadar koruması nedeniyle UNESCO Dünya Mirasları listesinde yer alan kasabanın kuleleri hakkında rehberimizden dinlediğimiz şu rivayeti de anlatmadan geçmeyelim. Floransa o zaman güçlü bir yapıya sahip olduğundan kasabayı haraca bağlamak istemiş. Haraçlar sadece maddi olarak değilmiş, kasabanın kadınlarına Floransalılar tarafından el konuluyormuş ve kasabalılar bu duruma karşı önlem olarak kulelerin giriş kısımlarına bölmeler yaparak kadınlarının bir kısmını  saklamışlar.

Bir bilgi de ticari zekalarına ait … Hac döneminde Roma’dan gelen bütün kervanlar kasabada mola verirmiş. İsa’nın gerildiği çarmıhı, kolyeye çevirmeyi akıl etmişler ve yaptıkları minyatür haçları deri şeritlere bağlayıp kolye olarak satmaya başlamışlar.

Sırada San Gimignano’nun en büyük meydanlarından biri olan Piazza Della Cisterna var. Bu meydanda 13.-14. yüzyıla ait kule ve 1237’den kalma bir kuyu var. Bazı turistler kuyuya para atıp dilek tutuyorlardı. Meydan da ayrıca 1311 yılında inşa edilmiş Palazzo Communale yani belediye binası, tiyatroya dönüştürülen Podesta Sarayı’nı ve Saat Kulesi’ni de görebilirsiniz.

Bu meydanda ayrıca Gelateria Dondoli‘nin önündeki kuyrukları göreceksiniz. Bu kuyruğun nedeni üst üste iki yıl ‘’Dünyanın en iyi dondurması’’ ödülünü kazanması. Yedik, beğendik ama ödüle değer miydi bilemedik.

Ortaçağ, kilisenin her alanda söz sahibi olduğu, Katolik Kilisesi’nin geniş topraklara, sınırız ekonomik güce eriştiği, kilisenin koyduğu kuralların tanrının sözü olarak kabul edildiği, dolayısı ile bu düşüncelere aykırı fikirlerin dile getirilmesinin mümkün olmadığı zift gibi karanlık bir dönemdi. Dolayısı ile farklı görüşlerin dile getirilmesi ve hatta düşünülmesi  bile kabul edilemezdi. Bu nedenle bu kişilerin kilisenin düşünce sistemi içinde hareket etmelerini sağlamak için akla hayale gelmeyecek işkence aletleri üretmişler ve bunları din adına, kutsallık adına kullanmışlar. Bu nedenle kasabaya gittiğimizde bu aletleri gidip görmeye karar verdik. Neler yok ti ki içeride… Vücudun çeşitli bölümlerini delen lahitler, işkence sandalyeleri, dizleri kırarak bedenler ayıran aletler, vücudu ikiye ayıran testereler…

Bu kasaba açıkçası aklımızda daha çok İşkence Müzesi ile kalacak. İnsan hem iyiyi hem kötüyü içinde barındırıyor. İnsanoğlu bilimde çığırlar açıyor, fezaya çıkıyor, her an konfor alanımızı genişletecek bin bir türlü teknolojik alet üretebiliyor ama bu aklı kötüye kullandığında da korkunç sonuçlar ortaya çıkabiliyor. Müze çıkışında  BATI-UYGARLIK dedikleri şeyin de bunlar üzerine inşa edildiğini düşünmekten kendimizi alamadık.

Her daim gezip, görmemiz dileğiyle.

Temmuz 2021

Continue Reading

Gezi

Salvador Dali Müzesi/Barselona

Published

on

Barselona gezimiz bizim açımızdan gecikmiş bir gezi olmakla birlikte keyif aldığımız, Gaudi’nin muhteşem eserlerini görüp göz ziyafeti çektiğimiz çok keyifli bir gezi olmuştu. O gezimizle ilgili yazımız detaylarına aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz. Yazımız da Salvador Dali müze evi ziyaretinden  bahsetmedik. Nedeni delilik/dahilik sınırı arasında gidip gelen Dali’ye ve eserlerine detaylı yer vermek istememizdi. Salvador Dali’yi bilmeyen yoktur uzun yukarı kıvrık bıyıkları, deli deli bakışları, metrodan karınca yiyenle birlikte çıkarken ki fotoğrafı ve tabi ki biricik aşkı sevgili Gala’sı…

https://www.gezipduru.com/2021/03/22/barcelona-gezimiz-ve-muhtesem-gaudi/

Sürrealizm akımının temsilcisi, sıra dışı tavırları ve yaşamıyla dikkat çeken ressam Salvador Dali ile ilgili kitabı okuduğum zamandan beri kendisi ayrıca ilgimi çekmişti. Barselona gezi planımızı hazırlarken karşımıza Salvador Dali Müzesi çıktığında hemen otel ile müze arasındaki mesafeyi kontrol etmiştik. Müzeye nasıl ulaşabileceğimiz araştırmış sonrasında tren yolculuğunda karar kılmıştık. Böylelikle Barselona’ya gittiğimizde de 1 günümüzü bu müzeye ayırdık.

Barcelona’dan yaklaşık iki saat süren ve InterRail biletimizle yaptığımız keyifli tren yolculuğumuzdan sonra Figueres istasyonunda indik. Figueres küçük bir yer, müzeyi bulmak zor olmuyor yönlendirme tabelaları da var. Barselona’ya gitmeden önce müze giriş biletini aldığımızdan giriş saatimizin gelmesini beklerken çevreyi dolaşıp müzenin hemen yanı başındaki kafe de vakit geçirdik.

Müze binasının dış duvarları bereketi sembolize eden ekmek somunları, çatısı ise doğurganlığı, üremeyi sembolize eden yumurta figürleri ile kaplı. Müzenin girişinde ise kafası yumurtadan kocaman bir filozof heykeli göreceksiniz. Ön cephesinde ise 1936 yılında Londra uluslararası sürrealist sergisine konuşmacı olarak katıldığında giydiği meşhur dalgıç kostümü… Dali bu elbiseyi bir davette giymiş ve boğulma tehlikesi geçirmiş. Binanın giriş ön cephesine geldiğinizde göreceğiniz araba lastikleri üzerinde duran yapıt 19. yüzyıl Fransız ressamı Meissonier’e adanmış. Ayrıca dışarıda Dali’nin hayran olduğu Katalan filozof ve yazar Francesc Pujols anısına bir yapıtı bulunuyor.

İspanya’nın Katalonya bölgesine bağlı Figueres kentinde bulunan bu sanat müzesine giriş saatimiz geldiğinde bizi yavaş yavaş içeriye almaya başladılar. Dışarıda gördüğümüz sanat eserleri ve binanın mimarisi içeride göreceklerimizin habercisi gibiydi.

Bina, 1960’da İspanya iç savaşında bombalanmış bir tiyatro binasıymış, 1974’te belediye meclisi tarafından Dali’ye verilmiş. Dali bu virane yeri restore  ederek 1974 yılında müze olarak hizmete sokmuş. Müzede, sanatçının 4 binin üzerinde eseri bulunuyor ve bu rakam, müzenin Dali’nin en fazla eserini barındıran sanat kurumu olarak dünyaca ün yapmasını sağlamış durumda.

Binanın dış cephesinde devasa yumurtalar ve ekmek somunları yer alıyor. (Dali’nin en sevdiği yiyeceğin yumurta olduğu ve günde 3 veya 4 tane yediği biliniyor.) Bunun bir yansıması, daha müzenin kapısından girmeden sizi karşılıyor. Dali’nin eserlerinde sıklıkla kullandığı formlar arasında yer alan yumurta aynı zamanda doğmak, yaşamın başlangıcını temsil ediyor.

Müzeyi gezmeden önce bilmeniz gerekenler :

Hidrojen atomu molekülleri; Hiroşima’ya atılan atom bombalarını ve bilimi

Kırmızı mendil; İspanya iç savaşında dökülen kanı

Vücuttan çıkan çekmeceler; insanların bilinç altında sakladıklarını

Siyah telefon; II. Dünya Savaşı’ndan hemen önce yapılan telefon görüşmelerini

Karıncalar; Çürümeyi, yitip gitmeyi

Dalgıç kıyafeti; bilinçaltına yapılan yolculuğu anlatır.

Girişte lobiyi geçtikten sonra bizi karşılayan bahçede Yağmurlu Cadillac’ı görüyoruz. Araba üzerinde bereket heykeli ve onun üzerinde de Gala’ya ait olduğu söylenen ters dönmüş bir kayık bulunuyor. Aracın üstünde Ernst Fuchs tarafından hediye edilen bronz bir heykel de göreceksiniz ki bu heykel aynı zamanda arabanın radyatör kapağı işlevini görüyor. Cadillac, Dali’nin yakın arkadaşı Napoli’li ünlü gangster Al Capone tarafından Dali’ye hediye edilmiş. İnternette gezinirken edindiğimiz bir bilgiye göre, Dali Amerika da olduğu bir gün yağmura yakalanmış ve taksi bulamamış. Bir ara önünden siyah bir cadillac geçmiş ve kendisini almasını ümit etmiş  ama almamış. Çok ıslandığı o günü de hiç unutamamış. Bu nedenle de arabanın üstüne yağmurlama sistemini kurdurmuş ve arabayı bir Euro ile çalışan bir makineye dönüştürmüş.

Bahçede ayrıca yükselen duvarlar içindeki alanlara altın renkli heykeller yerleştirilmiş. Duvarda yer alan heykellerin de bir hikayesi bulunuyor. Dali, ressamlığın yanı sıra heykelcilik, fotoğrafçılık ve sinema ile de ilgilenmiş. Walt Disney ile beraber yaptığı Destino adlı kısa çizgi film, “en iyi kısa animasyon filmi” dalında Oscar adayı olmuş ancak ödül alamamış. Ödül alamamak onu çok üzmüş ve Dali’dir bu ne yapsa yeridir dedirtmiş herkese. Müzede ki bahçenin duvarlarına Oscar ödüllerini sembolize eden kadın heykellerinden yapıp yerleştirmiş. Böylece kendi ödülünü kendisi tasarlayıp yine kendisine hediye etmiş.

Hayatı, konuşmaları, resimleri kadar kara kalem çizimleri de bir o kadar ilginçti.

Salvador Dali Müzesi‘nin ana giriş kapısının dışında yer alan başka bir kapıdan Mücevherler Müzesi’ne geçiş yapmayı unutmayın. (Belki bina içinden de geçiş vardır ama bize denk gelmedi.) Bu ilginç mücevherlerin bir çoğunu New York’ta yaşadığı dönem içinde tasarlamış.

Labyrinth Duvar Resmi eski tiyatro binasının sahnesini oluşturan duvardaki devasa yağlı boya tablosudur ki ana figür Gala’dır. Dali bu resmi, prömiyeri 1941’de Amerika da yapılan Labyrinth Operası’nın sahnesi için tasarlamış. Gala figürünün arkasında, oyunda geçen Ölüler Adası ve adadaki, hayatı sembolize eden servi ağaçları görülür. Labyrint tablosunun önünde yerde yer alan lahit Dali’nin mezarını sembolize eder.

Palace of the Wind eseri de  aynı salonda bulunan kemerlerin arkasındaki tablodur. İlk bakışta Abraham Lincoln’un portresini göreceksiniz, farklı bir açıdan ya da uzaktan dikkatlice baktığınızda ise çok sevdiği eşi Gala’nın çıplak bir portresini görebilirsiniz. Dali bu resim için ‘’Sevgilimin çıplak resmini burada görebilirsiniz ama onu yanınızda götüremezsiniz! ‘’ demiş.

Her yerde ve her tabloda Gala. Büyük Aşk yani Helena Dmitrievna Diakonova…İlk kocası gerçeküstücü Fransız şair Paul Eluard, hayatımın galası dediği Helena’ya Gala adını vermiş. Dali, Gala’yla birlikte olmaya başladıktan sonra durmaksızın onu resmetmiş, ilgisi olmayan resimlerinin bir köşesinde bile ona yer vermiş.

Salon kısmında gezerken karşımıza çıkan eserlerden örnekler …

Mae West’in Çehresi adlı eser…Mae West 1980’de yaşamını yitirmiş, dünyaca ün kazanmış Amerikalı bir sinema-tiyatro oyuncusu.. Salvador Dali, 1934-35 yılları arasında hem dostu hem de hayranı olduğu Mae West’in yüzünü bir oturma odası haline getirmiş. Dali Mae West’in yüzü, dudaktan bir koltuk, burundan bir konsol, iki adet bulutlu bir havada Seine Nehri manzaralı tablolar ve perdeden sarı saçlar. Müze de bu keyifli esere yukarıdan bakmak için merdiven çıkılıyor ve büyüteç altında bakılıyor.

Dali’nin bir randevuevinde görüp aldığı yatak, ejderha figürleri ile ilginç bir tasarıma sahip ve müzenin en çok rağbet gören yerlerinden birisi. Bunun dışında İstanbul ziyareti sırasında görüp çok beğendiği ve yaratıcılığına hayran kaldığı için satın aldığı pirinç ayakkabı sandığı da aynı alanda yer alıyor.

Palace of The Wind … Yağlıboya ile yapılan tavan resminde Dali ve Gala’nın ayak izleri yer alır. Dali  sevgilisi Gala ile cennete yükselişlerini resmetmiş.

Sergi alanında yer alan resimler de sürrealist ressamın çizimlerini görmek açısından önemliydi.

Bu yazımız ile sürrealist ressam Salvador Dali’ye bir selam verip Dali’nin birkaç sözü ile yazımızı bitirelim.

*‘’Uyuşturucu kullanmıyorum. Uyuşturucunun ta kendisiyim.”

*“Tuhaf değilim. Sadece normal değilim.”

*“İnsanlar esrarengizliği sever, işte bu yüzden benim resimlerimi seviyorlar.”

*”Herhangi bir yaratıcı işleyişe her zaman ilk engeli koyan ve kısırlaştırma gücüne sahip olan tek şey sadece ve sadece zevk sahibi olmaktır.”

*“Gerçeküstücülük yıkıcıdır, ancak yalnızca gördüğünüz şeyleri sınırlayan zincirleri yıkar.”

*“Palyaço olan ben değil, ciddiyet maskesini kullanarak deliliğini saklamaya çalışan, canavarlık seviyesinde gülünç ve bilinçsizce naif olan toplumdu

Keyifli geziler yapmanız, gezip görmeniz ve her daim mutlu olmanız dileğiyle.

Nisan 2021

Continue Reading

Facebook

Popüler