Connect with us

Gezi

Meryem Ana Evi/Yedi Uyurlar/St. Jean (Aziz Yahya) Kilisesi

Published

on

İzmir/Birgi gezimizin akşamında bir sonraki gezi durağımızı belirleyip, rotamızı çizdik. Huzur veren Birgi’den ayrılırken istikametimiz öncelikle Meryem Ana Evi, sonrasında yolun bizi götürdüğü Yedi Uyurlar ve en sonunda muazzam bir kültüre ev sahipliği yapan ve günümüze kadar gelen, içinde muazzam tarihi/kültürel eserleri barındıran Efes Antik Kenti ve Efes Müzesi oldu. (Efes, ayrı bir yazı başlığını hak ettiğinden bir sonraki yazımızın içeriğini oluşturacak.)

Bu arada Birgi gezi yazımız detaylarına aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

https://www.gezipduru.com/2018/04/06/izmir-birgi-ve-efes-antik-kenti-gezimiz/

Sonunda yola revan olduk ve Meryem Ana Evi tabelasına geldiğimizde bizi büyük bir Meryem Ana Heykeli bütün heybeti ile bizi karşıladı.

Meryem Ana Evi’ne girdikten sonra hediyelik eşya dükkanlarını geçince sol tarafta ilk olarak vaftiz havuzunu gördük. Burada vaftiz hakkında küçük bir bilgi aktarmak istiyorum. Vaftiz, doğan çocuğun Hristiyan dinine kabulünü sağlayan bir işlem. Vaftiz, ileri yaşlarda da yapılıyor; çünkü vaftiz edilen kişinin, o zamana kadar işlediği bütün günahlarından kurtulacağına dair kesin bir inanç var. Vaftiz, genellikle doğumun ilk haftası sonunda yapılıyor ki bu gelenek Hz. İsa’nın,“Her doğan çocuk doğumunun sekizinci gününde vaftiz edilmelidir, vaftizsiz Cennet’e girmek mümkün değildir.”buyruklarına dayandırılıyor.

Vaftiz havuzunun biraz ilerisinde ise Lazarist rahipler tarafından dikilen zeytin ağaçları eşliğinde görebileceğiniz, bronzdan yapma küçük Meryem Ana heykeli bulunuyor. Bu heykeli 1867 yılında İzmirli dini bir cemaat hediye etmiş. Meryem Ana’nın evine giden patikanın her iki yanında yer alan zeytin ağaçları da Lazarist rahipleri tarafından 1898’de dikilmiş.

Kaynaklarda geçen bilgileri derleyip toparladığımızda genel olarak ortak payda da buluşan şu bilgileri de paylaşmadan geçmeyelim.

Hz.İsa, 33 yaşında çarmıha gerilmeden önce, annesini, arkadaşı ve aynı zamanda havarisi olan St. Jean’a (Yuhanna) emanet etmiş. St. Jean, Hz. Meryem’in Roma zulmü sebebiyle Kudüs’te kalmasını sakıncalı bulmuş, Hz. Meryem’i o dönemin en barışçıl ve ileri kenti Efes’e getirerek Bülbül Dağı’nda bir kulübeye gizlemiş. Hıristiyan tarihçiler, Meryem’in 101 yaşına kadar Bülbül Dağı’ndaki yerde yaşadığını ve mezarının da Bülbül Dağı’nda kimsenin bilmediği bir yerde olduğunu yazar. Ayrıca, 1891 yılında Lazarist papazlar, Alman rahibe A. Katherina Emerich’in rüyası üzerine, Meryem Ana’nın son günlerini geçirdiği evin, araştırmalar sonunda bu yer olduğunu ortaya çıkarmış.

1950’li yıllarda restorasyon çalışması yapılan Meryem Ana Evi, Vatikan tarafından kutsal sayılmış ve 1952’de hac yeri olarak ilan edilmiş. 1967 yılında Papa VI. Paul ve 1979 yılında Papa II. Jean Paul ve XVI. Benedict tarafından hac ziyaretleri gerçekleştirilmiş. Burası her yıl Ağustos ayının 15’inde yani Hz. Meryem’in ölüm gününde, Vatikan tarafından organize edilen büyük ayine ev sahipliği yapıyormuş. Vatikan tarafından Hac Yeri ilan edilen Meryem Ana Evi’nde ilk kutsal ayin ve ziyaret 20 Mayıs 1896 tarihinde altı yüz kişinin katılımıyla gerçekleşmiş ve 1951’de restorasyon çalışmalarının başlamasından sonra bu ziyaretler düzenli olarak tekrarlanmış.

Meryem Ana Evi’nin içinde fotoğraf çekmek yasak ve bunun kontrolünü sıkı bir şekilde yapan bir kaç görevli bulunuyor. Bize denk gelen görevliler ziyaretçileri sürekli gözlüyor ve uyarıyorlardı. Uyarı almaya gerek yok diyerek biz de dışarıdan fotoğraf çektik.

Meryem Ana Evi’nden sonra merdivenlerden aşağı indiğinizde taş bloklardan akan üç çeşme göreceksiniz ki, bu sudan içilebiliyor. Şifalı olduğu düşünüldüğünden, gelen ziyaretçiler şişelerini doldurup yanında götürüyor.

Çeşmelerin hemen yan tarafındaki taş duvar boyunca peçete parçaları, kağıda yazılan notlar, kurdelalar asılı. Bunlar ziyarete gelenlerin dileklerini yazıp astıkları alan. Yan inançlara inanmasanız da bu tür ortamları görünce insan, ister istemez otomatik olarak çevresindekilere uyuyor ve hemen bir şeyler karalayıp duvara asıyor.

Meryem Ana evi içinde bulunan kafeterya da çay içip sessizlik içinde biraz oturup dinlendik. Yanımıza gelen köpekçik bizi çok sevdi.

Dinlendikten sonra yol bizi Yedi Uyurlar Mağarası’na götürdü.

Yedi Uyurlar’ın hikayesinde 6 arkadaştan ve bir çobandan bahsediliyor. Hikayede adı geçenlerin ismi  kaynaklarda farklılık gösterse de genel olarak Yemliha, Mekselina, Mislina, Mernuş, Debernuş, Şazenuş, Kefeştatayyuş ve köpekleri Kıtmir olarak geçiyor. Hıristiyanlığın, Roma içinde yayılmaya başladığı dönemlerde yedi Romalı askerin ya da  7 genç adamın başından geçen ve “Yedi Uyurlar-Seven Sleepers” olarak bilinen bu hikaye, bu anlatı, hem Hıristiyan ve hem de Müslüman inanışında ölümden sonra dirilişe örnek gösteriliyor.

Romalı yöneticiler Hristiyanlığın yayılmasının önüne geçemeyeceklerini ve devletin birliğinin tehlikeye düşeğini anlayınca bu dinin taraftarlarına karşı baskı ve şiddet uygular. Baskı olmadan inandıkları dinin gereklerini yerine getirmek isteyen bu 6 adam dağlara doğru yola çıkarlar. Yolda bir çoban ve onun köpeği Kıtmir ile karşılaşırlar. Çoban da bu adamların anlattıkları sonucunda Hristiyan olur ve onlara katılır. Hep birlikte bir mağaraya ulaşırlar ve yorgun düştüklerinden hemen uykuya dalarlar.(Bir başka kaynakta, Romalı askerler tarafından saklanma yerleri olan mağaraların ağızlarının taşlarla kapatıldığı yazıyor.) Yedi Uyurlar’ın ne kadar süre ile mağarada uyudukları bilinmemekle birlikte Müslüman inancında bu süre 300 yıl, Hristyanlık inancında ise 2300 yıl olarak kabul edilir. Uyandıklarında dinleri üzerindeki baskıların kalktığını ve Hristiyanlık dininin yayıldığını görürler. Mağarada kısa süre uykuya daldıklarını düşündüklerinden şehre indiklerinde karşılaştıkları bu ortama bir anlam veremezler. Hikaye böyle devam eder. Dilden dile yayılarak ve kültürden kültüre değişime uğrayarak sürüp gider ve günümüze kadar gelir.

http://www.efesharabeleri.com/efes-yedi-uyurlar-ashab-i-kehf/

Yedi Uyurlar’ın hangi tarihte yaşadıkları tam olarak bilinmemekle birlikte M.S. 250 yılında uykuya daldıkları kabul görür. Dünya üzerinde bu mağaranın olduğu düşünülen 33 mağara bulunur. En ünlüsü hikayede adı geçen Efes’deki Panayır Dağı’nın güneyindeki bu mağaradır. Türkiye’de Afşin, Kahramanmaraş, Tarsus, Antalya ve Urfa’da da bu efsane ile bağlantılı olduğu düşünülen mağaralar var.

Burayı ziyarete gelenler de adak ağacı oluşturmuş.

Sırada  yer alan gezi durağımız St. Jean (Aziz Yahya) Kilisesi. Bu kilise dönemin en büyük yapılarından biri.

Halk arasında Aziz Yahya Kilisesi olarak da anılan Saint John Kilisesi, Selçuk Kalesi’nin bulunduğu tepenin güneyinde yer alıyor ve Efes’teki Bizans Dönemi yapılarının en görkemlisi olarak bizi karşılıyor.

İsa Peygamber’in annesi Hazreti Meryem’i Kudüs’ten Efes’e getiren ve İncil’i yazan Saint John’un mezarının bulunduğu kilisenin avlusundaki terastan, Artemis Tapınağı, İsa Bey Camisi ve Ege Denizi’ne kadar uzanan alan panoramik olarak görünüyor.

Kilisenin bulunduğu bölge, yapılan kazı ve restorasyon çalışmaları ile 14. yüzyılda kilisenin yakınına inşa edilen İsa Bey Camisi’nden sonra çok daha önem kazanmış ve ziyaretçilerin uğrak yeri olmuş.

Gezimiz sonrasında dinlenmek için rezervasyon yaptırdığımız otelimize gittik. Otelin bulunduğu semt ilk olarak bizde tereddüt yaratsa da, otelin içine girdiğimizde bu durum tamamen ve kesinlikle değişti.

http://www.saintjohnhotel.net/ephesus_hotel/index.asp

Otelimiz temiz, görevlileri nazik, kahvaltısı ve özellikle hamur işleri mükemmeldi.

Otelin papağanı😊

Otelin minnak kedisi 😊

Bir güzel dinlendikten ve kahvaltımızı yaptıktan sonra, gezi yazımıza içerik oluşturacak çok önemli değerlerimizden biri olan Efes Müzesi’ne doğru yola koyulduk.

Ayaklarınız sizi taşıdıkça ve gözleriniz gördükçe gezmeniz dileğiyle 🙂

 

 

Gidilecek yollar, okunacak kitaplar, izlenecek filmler sınırsız ve ucu açık. Nefes alacağımız sayı bile belli dedik. Başladık gezmeye, okumaya, gözlemlemeye… Gezdikçe çoğaldık, okudukça bilinçlendik ve izleyip, gözlemledikçe çevremizde devasa olarak nitelenen sorunları, sıkıntıları !!! minnacık görmeye başladık ve sonuç olarak birlikte huzur bulduk. İnsan bu zamanda başka ne ister ki ! Dünya ne büyük biz insanlar ne kadar küçük demeye ara vermeden devam ettik. Kim bilir hayatımızın sonuna kadar daha ne kadar çok söyleyeceğiz. Franz Kafka ne kadar güzel demiş. ‘’Ölümün olduğu bu dünyada, hiçbir şey çok da ciddi değildir aslında."Öncelikle sağlığımızın değerini bilip, kendimize iyi davranalım ve yatırım yapalım. Geze, göre ne tür yaşamlar varmış tanıklık edelim. Hayatınızı istediğiniz şekilde yaşamanız dileğiyle.Mutlu ve her zaman umutlu kalın .