Connect with us

Gezi

Çanakkale Şehitliğimizi Ziyaret 2016

Çanakkale Şehitliğimizi Ziyaret 2016

Yazımıza başlarken öncelikle şehitlerimizi en derin minnetimizle ve şükranla yâd ediyoruz.

Bu yazımız aslında çok geç yazılan ve bu nedenle de yazılırken içimizde burukluk taşıdığımız bir yazı oldu. Burukluğun bir çok nedeni var aslında. Kurtuluş Savaşımızın yaşandığı yerleri bu kadar geç görmek, şehitlerimize şükranlarımızı bu kadar geç sunmak ve vatan evlatlarımızın düşmana karşı verdiği hınca hınç mücadeleye bu kadar geç tanıklık etmek.

Gezi öncesi, daha önce yazılan gezi yazılarını ve tur bilgilerini kontrol ederek kendimize bir gezi planı yapmaya çalıştık. Çanakkale de Kurtuluş mücadelesi alanımızın bu kadar büyük olduğunu o zaman anladık diyemem ama buradaki ziyaretimiz sona erdiğinde bunu çok iyi fark ettik. Bölge, Çanakkale mücadelesini simgeleyen Çanakkale Şehitliği’nden ibaret değil, muazzam büyük bir alan… İlk tavsiyemiz mutlaka kendi aracınız ile gitmek olmalı. Turlar sadece belirli ana başlıklar altında gezdiriyor. Oraya kadar gitmişken mümkün mertebe tüm şehitliklerimize/anıtlarımıza uğrayarak en azından kahraman evlatlarımıza şükran duygularımızı iletmemiz gerekiyor diye düşünüyoruz.

Ders notları şeklindeki gezi planımız ile birlikte sabah erkenden yola çıktık. Biraz heyecanla, biraz merakla ve biraz da hüzünle… Ziyaretimizi içeren bu yazımızın hakkını verebildik mi bilmiyorum ama yazımız yoğun minnet duygusu ile yazıldı.

İlk ziyaret yerimiz Çanakkale Şehitliğimiz. Şehitliğin sembolik olarak yapılmış olduğunu biliyor olsak da şehitliğe girdiğimiz anda suspus olduk. Ruh halimiz değişti.

Her bir kabirde birer yazıt mevcut. Cam yazıtın bir yüzünde 18, diğer yüzünde 18 olmak üzere her kabirde 36 şehidimizin ismi,  baba adı, rütbesi, memleketi, doğum ve ölüm tarihleri yazıyor. Kabirler bölümlere ayrılmış ve her il ayrı bir bölgeye yapılmış.

Çanakkale Muharebeleri sırasında şehit düşen ve bugüne kadar isimleri tespit edilebilmiş 59.408 şehidimizin isimleri yer alıyor şehitlikte.

Mezar taşları üzerindeki bilgileri okudukça insan şükran duymak ve dua etmekten başka bir şey düşünmüyor. Her biri vatanın bağrında yabani ot gibi biten düşmanları defetmek için göğsünü siper etmiş ve Mustafa Kemal Paşa gibi bir dehanın yanında yürümüş.

”Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
“Gömelim gel seni târîhe” desem, sığmazsın.”

Çanakkale Şehitler Abidesi’nin yanına geliyoruz. Çanakkale Savaşları’nda şehit düşen yaklaşık 253 bin şehidimizi simgeleyen abidelerin en görkemlisi bu. 1952’de yapımına karar verilmiş ve 1954 yılında temeli atılmış ancak çeşitli nedenlerden dolayı birkaç defa yapımı durmuş, bir gazetenin açmış olduğu kampanya ile yeterli para toplanınca 1960’da tamamlanarak 20.08.1960 tarihinde açılışı yapılmış.

Anıtın kapladığı alan: 625 metre kare
Ayak sayısı (sutun sayısı): 4 adet
Ayaklar arasındaki mesafe:10 metre
Bir ayağın ebadı: 7.5×7.5 metre
Anıtın kadisinden itibaren yüksekliği: 41.70 metre

Uzaktan bakıldığında Mehmetçiğin M harfi şeklinde görünüyor. Anıtın tavanına mozaikten Türk bayrağı işlenmiş.

Çanakkale Şehitler Abidesi milletimizden toplanan 2.386.251 liralık bağış ile inşa edilerek Türk Milletinin şehitlerine armağanı olmuş. Abidenin dört ayağında sekiz rölyef bulunuyor. Denize bakan dört tanesi deniz savaşlarını, karaya bakan dört tanesi de kara savaşlarını anlatıyor.

Şehitlikten kareler…

Çanakkale Şehitler Abidesi’ni ziyaret ettikten sonra Kilitbahir Kalesi ve Namazgâh Tabyası’na geliyoruz.

Namazgâh Tabyası, Osmanlı Ordusu’nun ıslahı için gelen Baron De Tott’un da önerisiyle inşasına başlanmış ve Çanakkale Boğazı’nın en dar noktasına yaptırılmış ilk ve en büyük tabyadır. Tabyada 16 adet kıyı topu bulunuyor ki bunlardan 2’si uzun, 14’ü kısa menzilli. Bunlardan sadece 2’si deniz muhaberesinde aktif olarak görev yapmış, diğerleri ise menzil yetersizliğinden dolayı kullanılamamış.

En son 2005-2006 yıllarında Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından restore edilerek 18 Mart 2006’da ziyarete açılan tabyada Çanakkale savaş objeleri sergileniyor.

Seddülbahir Kalesi önünde, Cephanelik Şehitliği adı ile de isimlendirilen İlk Şehitler Anıtı 3 Kasım 1914’de İtilaf Devletleri donanmasından 6 kruvazörün açtığı bombardıman sırasında bir bombanın kale içindeki cephaneliğe isabeti sonucu meydana gelen infilakta ölen 5’i subay 81’i er olmak üzere savaşta canlarını veren 86 şehidimizin anısına 1986’da düzenlenmiş.

 

Seddülbahir Ertuğrul Bataryası önünde aşağıdaki mezar bulunuyor. 1915 Ertuğrul Bataryası şehitlerinden biri. Yıllar sonra bir köylü tarlasını sürerken iskeleti ile mührünü yanında bulmuş ve bunun üzerine mezarı yapılmış. Ruhun şad olsun ŞEHİT ER HALİL İBRAHİM.

Seyir terası…

Sırada 26. Alay ve Yahya Çavuş Şehitliği var. Bu şehitlik Ertuğrul Koyu’nu savunan ve şehit düşen tüm askerlerimiz için yapılmış. 25 Nisan 1915 günü bu bölgeyi savunan Yahya Çavuş’un komutasındaki 26. Alay, 3. Tabur, 10. Bölük 25 Nisan 1915 tarihinde sabah erken saatlerden akşam saatlerine kadar- Tabur takviyesi gelene kadar- Ertuğrul Koyu’nu toplam 500 askerle, 3000 kişiye karşı yaklaşık 10 saatten fazla azimle ve büyük bir kahramanlıkla savunmuş. Yahya Çavuş kalan 63 arkadaşıyla tarihe geçecek bir savunma gerçekleştirmiş. Şehitliğin ön kısmında bulunan bronz heykel Yahya Çavuş ve askerlerini simgeliyor.

Yahya Çavuş Şehitliği’ne yakınında yer alan yabancı ülke askerlerine ait anıt.

 

Ziyaret sıramız Seyit Onbaşı Anıtı’nda. Seyit Onbaşı, Gelibolu Mecidiye Bataryası’nda topçu eridir. Queen Elizabeth ve Ocean zırhlılarının açtığı bataryada bir tane top ve birkaç topçu eri hayatta kalmıştır. Gemilerin ateşi devam etmekte iken topun mermiyi kaldıracak olan vinci isabet aldığı için parçalanmış, bunun üzerine Seyit Onbaşı, 276 kg.lık mermiyi arkadaşı Niğdeli Ali’nin yardımı ile sırtlamış ve bu şekilde topun altı basamağını çıkarak mermiyi topa sürmüş ve ateşlemiştir. Bu atışla Ocean batmıştır.

Seyit Onbaşı 1943 yılında Soyadı Kanunu ile ÇUBUK soyadını almış ve 1939 yılında zatürreeden ölmüştür.

Conkbayırı Mehmetçik Parkı Kitabeleri’ne doğru ilerledik ki kitabeler 261 Rakımlı Tepe’nin kuzeyinde yer alıyor. Anıt, gökyüzüne çevrilmiş bir elin parmaklarını sembolize etmekte olan beş adet kitabeden oluşuyor. Kitabeler bu bölgedeki muharebeler sırasında çarpışırken vatan uğrunda şehit düşen askerlerimize adanmış.

Mustafa Kemal Atatürk : “Niçin geri çekiliyorsunuz?”
Askerler : “Efendim düşman.”
Mustafa Kemal Atatürk :“Nerede?”
Askerler “İşte, komutanım.” diyerek, 261 rakımlı tepeyi gösterdiler. Düşman 261 rakımlı tepeye yaklaşmış ve ilerliyordu.

Askerlere, “Düşmandan kaçılmaz.”
Askerler “Cephanemiz kalmadı, komutanım.”
Mustafa Kemal Atatürk “Cephaneniz yoksa süngünüz var.” diyerek, askerlere süngü taktırır. ”Bu efrat süngü takıp yere yatınca, düşman efradı da yere yattı. Kazandığımız an bu andır.” der Mustafa Kemal ATATÜRK

Mustafa Kemal’in geriye bir subay göndererek gelmesini istediği birlik 57. alaydır. İçinde bulunulan an kritik bir andır. Askerlerine ve etrafına topladığı alay subaylarına, askerlik tarihinin kaydettiği en ilginç ve anlamlı emrini verir. “Ben size düşmana saldırmanızı emretmiyorum; ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye dek geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve komutanlar gelebilir.” Askerimiz aldığı bu emirle saldırıya geçer. Sonuç, düşman püskürtülmüş, ama 57. alayımızın tamamı şehit olmuştur.

57. Alay Şehitliği’nin hemen sağındaki vadide yer alan adını Kesikdere’den alan Kesikdere Şehitliği 2006 yılında yapılmış.

Ziyaret ettiğimiz yerlerden sonra  omuzlarımızdaki ağırlık, ruhumuzdaki dalgalanmalar gitgide arttı. Gün akşama dönerken daha önce rezervasyon yaptırdığımız  Otel Casavilla’ya gittik.

http://www.otelcasavilla.com/anasayfa

Ruh yorgunluğunu fazlaca üzerimizde hissettiğimizden biraz dinlendik ve akşam yemeği için dışarı çıktık. Otelimiz konforlu ve bir kez daha gidersek kesinlikle tercih edebileceğimiz güzellikte idi. Otelden en güzel görüntü aşağıda.

Otelin çevresinde birkaç restorant gördük ve birisine girip manzara karşısında yemeğimizi yedik.

Yemek sonrası, ertesi gün için enerji toplamak için otelimize geri döndük. Otelimizdeki güzel bir kahvaltı sonrası yola revan olduk.

Ve Çanakkale Destanı’nın yazıldığı yerlerden birisi olan Conkbayırı’ndayız.

Mustafa Kemal Atatürk’ün Conkbayırı’nda taarruz emri verdikten kısa bir süre sonra harekatı tepe üzerine izlerken bir şarapnel parçası göğsünün sağ tarafına isabet eder. Şans eseri parçalanan cep saati sayesinde ölümden kurtulur. Bu ana tanık olan 64. Alay Komutanı olan Yarbay Servet olayı şöyle anlatır:

“Süngü hücumu sırasında Conkbayırı tepesinde Mustafa Kemal’in yanındaydım. Düşmanın şiddetli topçu ateşi başladıktan sonra elini birden göğsüne götürdüğünü gördüm. Heyecanımı sezen o metin asker, parmağını ağzına götürerek ve başını kaşlarını yukarıya kaldırarak bana sessiz olmamı işaret etti.”

Mustafa Kemal’in göğsüne isabet eden şarapnel, O’nun göğsünde bulunan saatine çarptı. Saat parçalandı ve göğsünde küçük bir morluk oluştu. Taarruz saat 12.15’te Mustafa Kemal tarafından durduruldu. Akşama doğru Mustafa Kemal Kurmay Başkanı ile birlikte 5. Ordu Komutanı Liman von Sanders’in yanına giderek saldırı hakkında bilgi verdi. Mustafa Kemal, Liman von Sanders’e muharebe göğsüne bir şarapnel parçasının çarptığını ve şarapnelin saatine isabet ettiğini söyledi ve saatini o günün hatırası olarak Liman von Sanders’e hediye etti.

Conkbayırı’nda Zafer Anıtı’nın önünde 4 mermer top güllesi ile işaretlenen yer bahsettiğimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün saatinin parçalandığı yerdir.

Zafer Anıtı’nın önündeki alanda Mareşal Fevzi Çakmak’ın küçük kardeşi olan Fevzi Çakmak adına yapılmış olan bir anıt bulunuyor. Üsteğmen Nafiz Çakmak 9. Tümene bağlı 64. Alayda Bölük Komutanlığı görevi sırasında 8 Ağustos günü Yeni Zelanda kuvvetlerine karşı tepeyi savunurken şehit olmuştur.

Gelibolu Conkbayırı’ndaki Yeni Zelanda (Anzak) Anıtı burada ölen 4.223 Avustralyalı, 709 Yeni Zelandalı askerin anısı için dikilmiş. Çanakkale Savaşları’nın en şiddetli geçtiği bu yere 25 Nisan 1915’te Anzaklar çıkarma yapmış ve çevreyi ele geçirmiş ancak kısa bir süre sonra Mehmetçiklerimiz buraya yeniden hakim olmuştur.

Aşağıdaki fotoğraflar Çanakkale Savaşı esnasında askerlerimizin savaştığı Conkbayırı mevkiindeki siperlerimizin fotoğraflarıdır.

Conkbayırı’ndaki Atatürk’ün Savaş Gözetleme Yeri Nazif Çakmak Anıtı’nın arkasındadır. Çanakkale Savaşı esnasında kara muharebeleri yaşanırken, Mustafa Kemal Anafartalar Grup Komutanı iken Anafartalar ovasındaki düşman cephelerini ve savaşı bu hakim konumdan izlemiş.

T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı, Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı tarafından yayınlanan ve yazar Muzaffer Albayrak imzasını taşıyan eserin arka yüzünde yer alan satırları hatırlatmakta fayda var.

“Çanakkale savaşında gerçekleşen muharebeler sayısız kahramanlık hikayeleriyle örülüdür. 10 Ağustos 1915’te Conkbayırı’nda Mehmetçiğin süngüsü ile kazanmış olduğu zafer, bu kahramanlık menkıbelerinin en önemlilerinden birisidir. Çanakkale muharebelerinde Türk ordusunun kazanmış olduğu başarılar arasında, net ve kati bir galibiyetle sonuçlanması, Çanakkale’de Türk milletinin varlığına kasteden düşmanın bütün umutlarını kırmış olması açısından “Conkbayırı Süngü Hücumu” nun ayrı bir yeri vardır. Conkbayırı’nda kazanılan zaferin şeref ve onuru hiç şüphesiz başta, 10 Ağustos günü ölümü hiçe sayarak düşman üzerine “uçarcasına” atılan Mehmetçiğe; sonra da Conkbayırı’nda askerinin hemen yanıbaşında bu taarruzu planlayıp bizzat idare eden Anafartalar Grubu Komutanı Mustafa Kemal’e aittir. Çanakkale muharebelerinin ilk gününden itibaren yüksek komutanlık yeteneği ile bir yıldız gibi parlayan Mustafa Kemal, Anafartalar ve Conkbayırı zaferleriyle “Anafartalar – Conkbayırı Kahramanı” ünvanıyla tanınmıştır.”

56. Alay… Bu alay 19. Tümen’in 57. Alayı olup Atatürk’ün Büyük Nutku’nda sözünü ettiği, Arıburnu Muharebeleri’nde tümü şehit düşen ünlü Şehitler Alayıdır.

19.Tümen Komutanı Kurmay Yarbay Mustafa Kemal’in 25 Nisan günü verdiği “Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve komutanlar geçebilir” emrini verdiği alaydır. Yarbay Hüseyin Avni Bey’in komutasındaki 57. Alay’ın başta komutanları olmak üzere 628 kişilik mevcudunun tamamı şehit olmuştur.

57. Alay Şehitliği 10 Aralık 1992 tarihinde düzenlenen bir törenle ziyarete açılmış.

Girişin hemen yanında torununun elini tutmuş, Türkiye’nin en yaşlı gazisi iken 10 Eylül 1994’te, 108 yaşında vefat eden Hüseyin Kaçmaz’ın bronz heykeli bulunuyor. Hüseyin Kaçmaz, Balkan Harbi’ne katılıp esir düşmüş, daha sonra Çanakkale savaşlarına katılmış ve Conkbayırı Muharebeleri’nde yaralanmış. Kurtuluş Savaşı’na da katılan gazimiz Dumlupınar Meydan Muharebesi’ne de katılarak büyük yararlılıklar göstermiş, İstiklal madalyası ile onurlandırılmış.

57. Alay Şehitliği’nin karşısındaki otoparkta bulunan bir asker anıtı gördük. Bulunduğu siperlerde sayıca çok üstün düşman kuvvetlerine karşı vatanımızı koruyan kahraman askerlerimiz anısına yapılmış bir anıt bu.

57. Alay da geçirdiğimiz anlardan dolayı içinde bulunduğumuz ruh hali ile sessiz sedasız Çanakkale Destanı Tanıtım Merkezi’ne gittik.

Her anında kahramanlık hikâyelerinin yaşandığı Çanakkale Muharebeleri’ni başta yeni nesillere aktarabilmek ve Çanakkale ruhunu yaşatabilmek adına 7 Haziran 2012 tarihinde açılmış.

İngilizler tarafından kullanılan zehirli ayak çivileri

Çanakkale Muharebeleri, 2 salonda dağıtılan gözlükler vasıtası ile üç boyutlu olarak izleniyor. Özellikle Nusrat mayın gemisi ve Ocean zırhlısının canlandırıldığı sahnelerde kullanılan hareketli platform, ekrandaki görüntünün içinde olunmasını sağlıyor. Türkçe yapılan anlatım, kulaklıklar aracılığıyla 8 farklı dile çevriliyor.

Havada Çarpışan Mermiler

Birinci Dünya Savaşı’nda, İngilizlere destek vermek amacıyla oluşturulan birliklere ANZAK (Anzac) adı verilmiş. Avustralya ve Yeni Zelanda Kolordusu anlamına gelen (Avustralia and New Zeland Army Corps) kelimelerinin baş harflerinden meydana gelmiş bir kısaltma.

Arıburnu sahiline, 25 Nisan 1915 de Anzak askerleri çıkarma yapmış ve bu çıkarmayı yalnızca bir bölükten oluşan Türk müfrezesi karşılamış. Ancak karaya çıkan binlerce Anzak askerine karşı bu kahraman bölük sonuna kadar direndiyse de Arıburnu  sırtları Anzakların eline geçmiş. Yarbay Şefik Bey komutasındaki 27. Alay’ın müdahalesi ile Arıburnu’ndaki stratejik  tepelerin düşmanın eline geçmesi engellenmiş ve Yarbay Mustafa Kemal’in emrindeki 57. Alay düşmanın ilerlemesini tam olarak durdurmuş.

25/26 Nisan gecesi karaya çıkan Anzaklar o kadar zor durumda kalmışlar ki bir an önce gemilerine geri dönebilmek için talepte bulunmuşlar. Ancak aldıkları emir doğrultusunda siper kazarak Arıburnu’nun denize bakan yamaçlarında kalmaya mecbur kalmışlar. Çatışmalar 20 Aralık 1915 tarihine kadar sürmüş ve  bu tarihe kadar peyderpey çekilen Anzak askerlerinden kalanlarda Arıburnu’nu terk etmişler.

“Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçiklerle yanyana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Göz yaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır, huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonar artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”

Mustafa Kemal Atatürk

Bulunduğumuz ortamdan uzakta da olsa gezi planı yaparken karşımıza çıkan Tuz Gölü’nü görmeye karar gittik. İyi ki gittik. Etrafta kimsenin olmadığı bu yerde sıcaktan bunalmış sadece bir köpek vardı. Anlık olarak Canısı adını verdiğim köpeğe bir şeyler yedirdikten sonra oradan ayrıldık.

Sırada Sargı Yeri Şehitliği var. Zığındere Sargı Yeri Şehitliği, 28 Haziran -5 Temmuz 1915 tarihleri arasındaki Zığındere Muharebeleri’nde şehit olan Türk askerleri anısına yapılmış.

Gelibolu Yarımadası’nda Alçıtepe köyü yakınlarındaki Sığındere mevkiinde yaralılara ilk yardımın yapıldığı sağlık merkezinde, 28 Haziran 1915 gecesi İngiliz, Fransız donanmasının top atışları sonucunda Türk-İngiliz-Anzak yaralılarından 18.000’i hayatını kaybetmiş.

Tarih 28 Haziran 1915. İngiliz, Fransız donanmasının top atışları sonucunda yaralılarımız üzerine binlerce mermi atılmış. Hiçbirinin kaçacak ya da kendisini savunacak gücü olmayan 18.000 asker ölmüştür. (Bazı kaynaklarda 16.000, bazı kaynaklarda 10.000 olarak geçiyor.) Sargı Yeri’nde anıtın hemen yanında bulunan selvi ağacı burayı görenlerin içinde oluşan burukluğu simgeleyen bir şekle dönüşmüş sanki.

AZİZ ŞEHİDİM

Sana sesleniyorum, ey şehit oğlu şehit!

Ey göğsünde bin sancak açan yiğit,

Aradım kabrini ,yaşlı gözlerle her an,

Seni gördüm, öyle büyüktün ki serapa vatan,

Bu vatan minnettardır her zaman,

Seni unutmayacağız, ey şanlı kahraman.

Ruhun cennette yükseldikçe senin,

Binlerce Fatiha, sana aziz şehidim.

Zığındere’de şehit olan vatan evlatlarını yad ettikten sonra Nuri Yamut Anıtı’nı ziyaret gidiyoruz. 1943 yılında 2. Kolordu Komutanı olan ve daha sonradan Genelkurmay Başkanlığı görevini yerine getirmiş olan Nuri Yamut Paşa’nın Zığındere’de şehit olan askerler için yaptırmış olduğu anıttır. Arazide bulunan kimliği meç­hul askerlere ait kemikler Nuri Yamut tarafından toplatılmış ve bunların toplu halde gömül­düğü yerin üzerine de 1943 yılında Nuri Yamut tarafından bu anıt yaptırılmış. Toplanan şehit kemikleri anıtın ortasında bulunan mermer lahitin altına gömülmüş.

Anıtın iç kısmındaki mermer plaka üzerinde “Şehitlik 1915” yazıyor.

Alçıtepe Köyü’nde bulunan Bakkal Salim Müzesi. Tarihteki büyük olaylara, savaşlara ve destanlara tanıklık eden Çanakkale’yi ziyaret ettiğiniz de mutlaka görmeniz gereken bir müze. Çanakkale Savaşı’nın ardından Alçıtepe Köyü’ne Romanya’dan ailesiyle birlikte göç eden Salim Mutlu, burada açtığı bakkal dükkanını işletirken, o günlerde bölgenin neredeyse her karış toprağından topladığı yüzlerce savaş anısının kaybolmasını ya da hurdacıya gitmesine engel olmuş.

Müzede yer alanların birçoğunu, bakkalındaki yiyecek ve içecekleri takas yaparak elde etmiş.

Tarihe tanıklık etmek, yapılan vefakarlığı görmek ve müzeye katkıda bulunmak için gidilmesi gereken yerlerden biri.

Bastığın yerleri ‘toprak!’ diyerek geçme, tanı:
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

Gezimizin son durağına doğru yola çıktık.  Çanakkale’nin Eceabat ilçesine bağlı Bigalı Köyü, ATATÜRK EVİ.  Her yer al bayraklarımız ile donanmış.

Küçük bir köy ama bir o kadar da önemli. Sofya’da askeri ataşe iken çıkacak olan savaşta aktif olarak rol almak isteyen Mustafa Kemal, Genelkurmaya yazmış olduğu mektup sonucunda 19. Tümen Komutanlığı’na atanır. Mustafa Kemal, 19. Tümeni Bigalı Köyü civarına yerleştirir. Kendisi de karargâh olarak şu an müze olarak kullanılan Atatürk Evi’ni kullanır.

19 Nisan günü, tümeniyle köye gelen Mustafa Kemal cepheye hareket edene kadar köyde bu evde misafir edilir. 1973’te müze olarak düzenlenen evde, Mustafa Kemal’in burada kalırken kullandığı çalışma masası, eşyaları ve üniformaları sergileniyor. Müzenin diğer adı da 19. Tümen Harp Malzemeleri Sergisi.

Bigalı Köyü’nden sonra dönüş yolculuğumuz başladı.

Vatanımızın her karış toprağını kanları ile sulamış ve tarih sayfalarına Çanakkale Destanı’nı yazdırmış şehitlerimizi saygıyla, hürmetle ve günümüz düşünüldüğünde başımız eğik şekilde şükranla anıyoruz.

Bastığın yerleri “toprak” diyerek geçme, tanı,
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır atanı,
Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı.

 

 

 

 

Gidilecek yollar, okunacak kitaplar, izlenecek filmler sınırsız ve ucu açık. Nefes alacağımız sayı bile belli dedik. Başladık gezmeye, okumaya, gözlemlemeye… Gezdikçe çoğaldık, okudukça bilinçlendik ve izleyip, gözlemledikçe çevremizde devasa olarak nitelenen sorunları, sıkıntıları !!! minnacık görmeye başladık ve sonuç olarak birlikte huzur bulduk. İnsan bu zamanda başka ne ister ki ! Dünya ne büyük biz insanlar ne kadar küçük demeye ara vermeden devam ettik. Kim bilir hayatımızın sonuna kadar daha ne kadar çok söyleyeceğiz. Franz Kafka ne kadar güzel demiş. ‘’Ölümün olduğu bu dünyada, hiçbir şey çok da ciddi değildir aslında." Öncelikle sağlığımızın değerini bilip, kendimize iyi davranalım ve yatırım yapalım. Geze, göre ne tür yaşamlar varmış tanıklık edelim. Hayatınızı istediğiniz şekilde yaşamanız dileğiyle. Mutlu ve her zaman umutlu kalın .

Continue Reading
Click to comment

You must be logged in to post a comment Login

Leave a Reply

Gezi

Venedik Gezimiz

İtalya gezimiz ile ilgili ilk olarak Vatikan Müzeleri ve sonrasında Milano/Verona gezi yazımızı paylaşmıştık. Şimdi sırada hangi güzel şehir var birlikte bakalım. Kayda değer bir kültüre ve mirasa sahip olan, birbirinden kanallarla ayrılmış ve köprülerle bağlanan 118 adadan oluşan, kaynaklarda “Adriyatiğin Kraliçesi”, “Sular Şehri”, “Maskelerin Şehri”, “Köprülerin Şehri”, “Yüzen Şehir”, ve “Kanallar Şehri” olarak bilinen Venedik. Google da araştırma yaptıktan ve internete yüklenen fotoğraflara bol bol baktıktan sonra nihayetinde şehri görme zamanımız geldi. Açıkçası İtalya gezimize başlamadan önce düşündükçe heyecanlandığımız ve görmek için meraklandığımız yerlerden birisi Venedik idi. Deniz taksiye bindiğimizde ve Venedik mimarisi yavaş yavaş görüş alanımıza girmeye başladığında merak katsayımızda artmaya başlamıştı.

Gitmeden önce okuduğumuz gezi yazılarında Venedik için yürümeyi sevenlerin şehri tanımlaması yapılmıştı.  400 köprüsü ve labirenti andıran sokak araları olan bu şehirde kaybolmak güzel olacak diyerek karaya ayak bastık.

Adım atar atmaz denizden karaya baktığımızda ilk gözümüze takılan tarih içinden süzülüp günümüze gelmiş görüntüsü veren renkli kostümü içindeki dönem kadını ve kalabalıklar oldu. Gittiğimiz ay Mayıs olmasına rağmen her yer irili ufaklı tur grupları ile doluydu. O tarihte bile hava o kadar sıcaktı ki yaz aylarında buralarda bulunmanın çokta iyi bir fikir olmadığını hemen buraya not düşelim.

Bu sefer sırtımızı karaya verip denize baktığımızda ise o güzelim, o klasik Venedik manzarası karşımızdaydı. Kazıklar arasında kalmış Venedik sandalları ve neredeyse otoban kalabalığına sahip deniz…Eskişehir’i Venedik’e benzetenlere selam olsun 🙂

Adımımızı Venedik’e attık ama bizden önce buralarda kimler yaşamış bu keyifli şehirde kimler gezinmiş ona kısaca deyinelim istedik. İnternetten biraz araştırınca karşımıza çıkan bilgileri hemen kısaca aktaralım. Kavimler Göçü nedeniyle işgalcilerden kaçarak bir sığınak bulmak zorunda olan yerli halk çözüm için kıyaya yakın olan adacıklara sığınmış. (Kaynaklarda Venedik’in kuruluş tarihinin M.S. 811  olduğu yazıyor.)

Hızlıca Haçlı Seferleri zamanına gelirsek deniz ticaretini eline geçiren Venedik, Doğudan gelen ürünler ve yağmalanan eşyalar ile birlikte çok zenginleşmiş, kurdukları ticaret kolonileri sayesinde güçleri 15. yy da doruk noktasına çıkmış ve uzun dönem sanatın ve ticaretin merkezi olmuş. Altın çağını yaşayan Venedik 300 ailenin liderliğindeki üyelerden oluşan Konsey ile yönetilmiş. Her ilerleme gerilemeyi her büyüme küçülmeyi her şey zıddını içerdiğinden Venedik’te yükselme döneminin ardından gerileme sürecine girmiş. İstanbul’un Fethi, Amerika’nın keşfi, yaşanan deniz savaşları nedeniyle gücünü yitiren Venedik nihayetinde İtalya Krallığı’nın eline geçmiş.

Bu kadar kitabi bilgiden sonra artık gezmeye başlayalım. İlk sırada Venedik’te önem verilen isimlerin başında yer alan San Marco’ya gelelim. San Marco’nun kemikleri 823 yılında Venedik’e getirilmiş ve San Marco kanatlı aslan olarak tasvir edilerek şehrin Koruyucu Azizi ünvanı almış. San Marco’nun sembolü olan aslan ise Venedik’in sembolü olmuş. Sembolü uzaktan gördük ve  San Marco Meydanı’na doğru yürüdük. Meydana geldiğimizde karşımıza ihtişamıyla duran San Marco Bazilikası (Aziz Marko Bazilikası) ve çan kulesi çıktı. (Aziz Marco, Markos İncili’ni yazdığı kabul edilen azizdir. Aynı zamanda Katolik Kilisesi tarafından Matta, Luka ve Yuhanna ile birlikte 4 azizden biri olarak kabul edilir.)

Bazilika, altın kaplı mozaikleri ile dönemin Venediklilerinin zenginliğini ve gücünü sembolize etmesi açısından da önemli. Bazilikanın cephesinde yer alan göz alıcı altın mozaikler, heykeller ve dört at heykeli muazzamlar. Bu at heykelleri ile ilgili bir bilgiyi burada aktarmadan geçmeyelim. ‘’1204 yılında, Haçlılar Konstantinopolis’i ele geçirdiklerinde şehri yağmalamış, birçok sanat eserini tahrip ederken, bazılarını da Avrupa’ya götürmüştür. Günümüzde Sultanahmet’te At Meydanı olarak bilinen Hipodromdaki dört at heykeli de götürülen bu eserler arasında yer almıştır. Dördüncü Haçlı Seferlerinde ve Konstantinopolis’in ele geçirilmesinde büyük rol oynayan Venedik Doçu Enrico Dandolo, bu at heykellerini kendi şehri olan Venedik’e yollamış ve Quadriga’nın Atları San Marco kilisesinin cephesine yerleştirilmiştir. Quadriga’nın sürücüsü İsa ile, arabanın dört atı ise İsa’nın öğretisini dünyaya yayan dört İncil yazarı ile özdeşleştirilmişti. Böylece quadriga, askeri, siyasal ve dinsel bir anlam kazanmıştı. Antik Dönem kabartmalarında sıkça karşılaşılan quadrigaların antik Çağ’dan günümüze kalan tek örneği Konstantinopolis Hipodromundan Venedik San Marco Kilisesi’ne giden Quadrigadır. 1975 yılında, kilise cephesine bu atların kopyaları yerleştirilmiş, orijinalleri ise doğal şartlardan korumak amacıyla Venedik San Marco Kilisesi içindeki Museo Marciano’ya taşınmıştır. (Bu alıntının kaynağı  https://www.istanbulburda.com/tarihi-hikayeler/istanbul-dan-venedik-san-marco-kilisesine-giden-quadriganin-atlari-h9700.html )

San Marco Meydanı’nda yer alan diğer bir yapı da Venedik’in sembollerinden ve en yüksek yapılarından biri olan Aziz Mark’ın Çan Kulesi. 9. yüzyılda yapılan Çan Kulesi’nin başından çeşitli depremler, çökmeler, restorasyonlar geçmiş. 1902 yılında tamamen çöktüğünde kule orjinaline uygun şekilde yeniden yapılmış. Kule de her birinin farklı işlevi olan beş çan var. Marangona günün başlangıç ve bitişini, Trottiera Maggior Consiglio üyelerinin acele etmesini, Mezza Terza Senatonun toplanacağını, Maleficio ise infaz ilanını işaret ediyormuş. Kulenin yüksekliği 99 metre ve tuğlalarla döşenmiş. Kulenin tepesi piramit formunda ve onun üzerinde baş melek Cebrail heykeli bulunuyor. Gittiğinizde kuleye çıkarak Venedik manzarasını seyredebilirsiniz.

San Marco Meydanı’na çok yakın mesafe de bulunan ve Çan Kulesi’ne yakın olan Dükler Sarayı’nı da görebilirsiniz. Bir çok tarihi eserde karşımıza çıktığı gibi bu yapıda depremler ve yangınlar karşısında yıkımlar ve restorasyonlar görmüş. Venedik Cumhuriyeti uzun yıllar bu sarayda yönetilmiş ve 1923 yıllında burası bir müzeye çevrilmiş. Vaktimiz sınırlı olduğundan müzeyi gezemedik ama sizin vaktiniz olursa aklınızda bulunsun.

San Marco meydanında ‘’mimari yapılar ve biz’’ şeklindeki fotoğraflarımızı çektikten hemen sonrasında tur grubuna serbest zaman verildi. Yaptığımız ilk iş daracık bir sokaktan içeri girmek ve geçebildiğimiz kadar köprünün üzerinden geçerek tablo tadındaki güzelliklere şahit olmaktı. Gondollar, suların içinde gömülü binalar, tarihi köprüler, zamanın içinde asılı kalmış gibi duran tarihi binalar… Burada sözü bitiriyor ve çektiğimiz fotoğraflar konuşmaya başlasın diyoruz.

Karşımızda Rialto Köprüsü…. Büyük Kanal’ın üzerinde bulunan dört köprüden en büyüğü ve aynı zamanda Venedik’in sembollerinden biri. Köprü daha önce tahtadan yapıldığından bir çok kez yanmış, çökmüş ve yıkılmış. Bu nedenle sonunda 32 metre uzunluğunda, 7,5 metre yüksekliğinde ve 9 metre genişliğe sahip olan tek kemerli taş köprü haline dönüştürülmüş.

İtalya’ya gidip de pizza yemeden olmaz diyerek, dilim pizza satan dükkanlardan dilim dilim pizzaları ve sonrasında tatlı niyetine dondurmaları alıp bir güzel yedik. Sonrasında yine dar sokaklarda gezinmeler, köprülerden geçmeler, kalabalıklar içinde kaybolmalar… Vakit ilerleyince gündüz gözüyle gördüğümüz Venedik’i gündüzden geceye geçişte de fotoğraflamak istedik ki bunlardan birkaçını aşağıya ekledik.

Venedik gezimiz bedenen bitse de ruhen devam ediyor. Gittiğimiz ülkeler içinde bir daha gideriz diye kendimize not düştüğümüz ülkelerden birisi İtalya ve özellikle Venedik. Hakkını vererek gezebilmek, şehri geceli ve gündüzlü yaşayabilmek, tarih kokan köprülerden geçerek o daracık sokaklarda yürürken zihnimizin üreteceği hikayeler arasında kaybolmak istiyoruz.

Venedik’i şimdilik ardımızda bırakarak gözümüze renk şöleni yaşatan, gönlümüze huzur veren, bize göre gördüğümüz yerler arasında renk dünyasının bir numaralı adası olan Burano Adası’na ve cam atölyeleri ile ünlü Murano Adası’na doğru yola çıkıyoruz.

Gezmelere doyamayan biz ile yeni yazımızda görüşmeniz dileğiyle.

http://www.gezipduru.com/2019/07/18/vatikan-vatikan-muzeleri-gezimiz/

http://www.gezipduru.com/2020/02/11/milano-verona-gezimiz/

 

 

Continue Reading

Gezi

Milano-Verona Gezimiz

İtalya gezimizi planlarken tur firmalarının gezi programlarını detaylı şekilde inceleyerek kendimize bir yol haritası belirlemiş ve istediğimiz yerlere nokta atışı yapan bir turu da bulunca nihayet satın almıştık. Ancak o dönemde euro-dolar hiç nefes almadan sürekli bir artış seyrine girdiğinden tur programları ard arda iptal edilmiş dolayısı ile bizim gezi tarihimiz ve gezimizin içerikleri de en az 3-4 kez değişmişti. Artık amacımız istediğimiz yerleri görmekten ziyade İtalya’ya gidebilmekti. Sonunda  tur programı ve tarihi kesinleşmiş ve gezi grubumuzun whatsapp grubu kurulmuştu. Geziye gitmeden önce çeşitli bilgilendirmeler yapılarak gezi tarihimize kadar motivasyon an be an yükseltildi. Bu arada şunu da hemen belirtelim ki gezimizin durakları çok fazla olduğundan sanırım İtalya gezimizi 4- 5 yazıya ancak sığdırabiliriz. İlk yazımız Vatikan gezimizin detaylarını içeriyordu. Detaylarına  aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz. Bu yazımızda ise Milano ve Verona’nın güzelliklerinden bahsedip bu bahislerimizi fotoğraflarla destekleyeceğiz. Kitabi bilgilere ulaşmak zamanımız da kolay olduğundan o kısmı size bırakarak ekleyeceğimiz fotoğraflar hem söylenenleri hem de söylenmeyenleri içerecektir diyerek gezimize başlıyoruz.

http://www.gezipduru.com/2019/07/18/vatikan-vatikan-muzeleri-gezimiz/

Gezimizin başlangıç noktası İtalyan Rönesansı zamanında önemli bir merkez olan, günümüzde ise sanattan modaya, tasarımdan ticarete merkezi konumda bulunan Milano. Kente sadece tarihi yapıları ve muazzam müzelerini görmek için bile gidilse en az 2-3 gün gerekeceğini bilsek de, biz tur ile gittiğimizden dolayı hızlandırılmış şekilde gezmek durumunda kaldık. Bu nedenle her dakikamız önemli olduğundan panoramik bir tur yaptıktan sonra ünlü Pıazza Della Scala meydanına gittik ki bizi hemen Leonardo da Vinci heykeli karşıladı. Ayrıca bu meydanda Dünya’nın en önemli kültür merkezlerinden biri olan La Scala Operası’nı ve Dünya’nın en eski ticaret merkezlerinden biri olan, İtalya’nın birleşmesini kutlamak için İtalya’nın ilk kralı olarak adlandırılan Galleria Vittorio Emanuele II’ye atfen 1865 ve 1867 arasında inşa edilmiş Galleria Vittorio Emanuele II’yi de gördük.

“Milano bir hanımefendi gibidir. Güzel olmayı bilir, bakmayı bilmek gerek.” demiş yazar Donatella Piatti. Biz de az çok bakmayı bilen insanlar olduğumuzu düşünerek Milano’nun tam kalbinde yer alan, Duomo Meydanı’na da adını veren Duomo Katedrali’ni görmeye gittik. Küçük bir geçitten geçtiğimiz anda karşımızda tüm ihtişamıyla beliren bu katedral hem gündüz hem de gece görülmesi gerekli diye kendimize not düştük. Kaynaklarda katedralin bitiriliş tarihi ile ilgili farklı bilgiler yer alıyor. Genel olarak, yapımına 1386 yılında başlandığı, 1418 yılında kutsandığı, inşaatın 1813 yılına kadar devam etmekle birlikte katedralin son kapısının 1965 yılında takıldığı bilgilerinde ortak görüş yer alıyor. Sonuç itibariyle yapım süreci çok uzun sürmekle birlikte karşımızda tüm ihtişamıyla duran katedrali görebildik.

Milano şehir parkları, müzeleri, meydanları, sanat galerileri ve Navigli ile Brera Bölgesi olmak üzere gezilecek görülecek, alışveriş severler için cüzdanlarının dibini görmelerini sağlayacak yerleri bir arada barındıran güzel bir şehir. Vaktimiz dar olduğundan ve tura eşlik etmemiz gerektiğinden biz ancak belirli yerleri görebildik. Bu arada şunu da yazmadan geçmeyelim. Milano, İtalya’da beğendiğimiz yerler arasında hafızamızda yer edecek şehirlerden biri olarak kaldı 🙂

Milano gezimiz bittikten sonra akşam geç saatlerde Milano ile Venedik arasında yer alan ve Romeo ve Juliet’in şehri olarak bilinen Verona şehrine gittik. İngiliz yazar William Shakespeare’in kurgusal eserinin karakterlerinden Romeo ve Juliet’in gerçek hayatta bir evi nasıl olur ve yıllardır ziyaretçi akınına uğrayan bir merkez haline nasıl dönüşür der ve merak ederseniz Casa di Giullietta’yı ziyaret etmeniz gerekiyor. Kurgu da olsa Juliet’in bu evde yaşadığına inanılıyor. Her ne kadar serenat yapılan bir balkonu olmasa da ticaret mantığı ile serenat sahnesi için eve sonradan balkon bile eklenmiş. Romantik anlar yaşayalım, anımız olsun diye evin balkonunda fotoğraf çektirelim derseniz bu size kalmış. Biz böyle bir anımız olmasa da olur diyerek bir kare fotoğraf çekerek sokak aralarında keyif sürdük.

Dinleme zamanı geldi ve nihayetinde otelimize gittik. Yorgunluk nedeniyle nasıl sabah oldu ve ne zaman kahvaltı tabağı önümüze geldi bilemedik. Kahvaltılarımız ne açık büfe ne kapalı büfe ne de köy kahvaltısı tadında idi. Aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz tabak içeriği bizim açımızdan sabahları yeterli geliyordu. Yemek konusunda çok farklı lezzetlere zaten açık olmadığımızdan yurtdışına çıktığımızdan biz sorun yaşamıyoruz J

Kahvaltı sonrasında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne dahil olan Verona’nın en ünlü ve haraketli meydanlarından biri olan Piazza Bra’daya gittik. Roma’daki ünlü Kolezyum’dan daha küçük, şehrin antik sembollerinin başında yer alan Arena di Verona burada. Kaynaklardan edindiğimiz bilgilere göre Arena MS 1.yy da Roma İmparatorluğu zamanından inşa edilmiş ve 1117 yılında yaşanan depremde zarar görmüş. Ama hala Dünya’nın en önemli müzik festivallerinden birine ev sahipliği yapıyor ve her yıl şahane müzik ziyafetleri verilmesine vesile oluyor.

Yine bu büyük meydanda sütunlarıyla dikkatinizi çekecek başka bir yapı daha göreceksiniz. Belediye binası Pallazzo Barbieri. Meydanda ayrıca şirin kafeler yer alıyor ki hem arenayı hem de belediyeyi görüş açınıza alarak kendinize tarihi bir seyir alanı oluşturabilirsiniz.

Milano ve Verona… Gece ve gündüz hayatın akışı içinde, kısa bir sürede olsa bu tarih kokan şehirlerde zaman geçirmek çok hoşumuza gitti. Yolunuz bir gün bizim gibi buralara düşerse bu güzel şehirlerde keyifli vakit geçirmenizi içtenlikle diliyoruz. Ruhunuzun ve bedeninizin aynı anda gezgin olması dileğiyle.

Ruhumuzu şimdilik tazaleyen ve doyuran bu şehirleri geride bırakarak Venedik’e doğru koya koyuluyoruz.

Continue Reading

Gezi

Efes Antik Kenti/ Efes Müzesi Gezimiz

“Az gittik uz gittik. Dere tepe düz gittik.” Dönüp baktık ki, bir arpa boyu yol almışız.

İzmir/Birgi gezimiz sonrasında yol bizi Selçuk İlçesi sınırları içinde yer alan Dünya Miras Listesi’ne alınan Efes Ören Yeri’ne doğru yönlendirdi. Bu miras listesi alanında Çukuriçi Höyük, Ayasuluk Tepesi (Selçuk Kalesi, St. John Bazilikası, İsa Bey Hamamı, İsa Bey Camii, Artemision), Efes Antik Kenti ve Meryem Ana Evi bulunuyor. Biz bunlar arasında yer alan Birgi/Ayasuluk Tepesi ve Meryem Ana Evi’nden aşağıdaki gezi yazılarımızda bahsetmiştik.

http://www.gezipduru.com/2018/06/25/efes-antik-kenti-meryem-ana-evi-yedi-uyurlar/

http://www.gezipduru.com/2018/04/06/izmir-birgi-ve-efes-antik-kenti-gezimiz/

***Fotoğrafların üzerine tıklayarak fotoğrafları büyütebilirsiniz.

Şimdi sırada Dünya Miras Listesi’nde yer alan antik dönemlerde bilim, kültür, sanat ve uygarlık merkezi olmuş, her yıl binlerce yerli ve yabancı turiste ev sahipliği yapan Efes Antik Kenti var. Birgi de gezip dolaştıktan ve ruhu dinlendirdikten sonra sabah erkenden yola koyulduk ve neredeyse açılış saatinin başında danışmadan aldığımız Müze Kart ile Efes Antik Kenti’ne giriş yaptık. Tavsiyemiz bizim gibi müze, antik kent gezmeyi seven bir çift iseniz mutlaka en kısa süre içinde birer Müze Kart edinin. Türkiye’nin bir çok yerinde geçerli olan bu kart ile 1 yıl boyunca dilediğinizce gezebilirsiniz.

Kartımızı okuttuktan, yanımızda su ve atıştırmalık bir şeyler olduğunu kontrol ettikten sonra antik kent içinde Kuretler Caddesi’nde ilerlemeye başladık.

Gezeceğimiz bu antik kent hakkında öncelikle biraz kitabi bilgiye yer verelim verdik. Antik Efes kentinin ilk kuruluşu M.Ö. 6000 yıllarına kadar iniyor. Liman kenti Efes, M.Ö. 560 yılında Artemis Tapınağı çevresine taşınmış ve dönemin en önemli dini ve ticari merkezlerinden biri olmuş. Bugün gezilen Efes ise, Büyük İskender’in generallerinden Lysimakhos tarafından Bülbül ve Panayır dağları arasındaki vadiye M.Ö. 300 yıllarında kurulmuş. Efes, Bizans  döneminde tekrar yer değiştirmiş ve ilk kez kurulduğu Selçuk’taki Ayasuluk Tepesi’ne gelmiş. 1330 yılında Türkler tarafından alınan ve Aydınoğulları’nın merkezi olan Ayasuluk, 1923 yılında Cumhuriyetimizin kuruluşundan sonra Selçuk adını almış.

Antik dünyanın önemli liman kenti, politik ve ticari merkez, bilim, kültür ve sanat alanlarında önemli rol oynamış Efes tarih boyunca birçok kez yer değiştirdiğinden kalıntıları da geniş alanlara yayılmış. Efes’teki ilk arkeolojik kazılar British Museum adına J.T. Wood tarafından 1869 yılında başlamış. Wood’un ünlü Artemis Tapınağı’nı bulmaya yönelik bu çalışmalarına 1904 yılından sonra D.G. Hogarth devam etmiş. 1. ve 2. Dünya Savaşları sırasında kesintiye uğrayan çalışmaları 1954 yılından sonra aralıksız devam etmiş. 1954 yılından itibaren Efes Müzesi de T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı adına kazı, restorasyon ve düzenleme çalışmalarına başlamış.

Bu bilgiler ışığında antik kente Kuretler Caddesi’nden yürüyerek başladık. Mermerlerle kaplı bu alan Herakles Kapısı’ndan Celsus Kütüphanesi’ne kadar uzanan, Traianus Çeşmesi, Hadrianus Tağınağı ve Skolastika Hamamları gibi yapıları görebileceğiniz bir cadde. Ama önce Efes Antik Kenti’ne girdiğinizde biraz ilerlediğiniz zaman sağ tarafta tiyatro alanına benzer bir alan göreceksiniz ki burası Odeon. 13 basamaklı, yarım daire biçiminde oturma alanlarına ve bir sahne binasına sahip olan Odeon da kent meclis üyeleri toplanarak şehrin geleceğiyle ilgili toplantılar yaparmış. Diğer bir kullanım alanı olarak da mevcut üyeler için müzik gösterileri ve yarışmalarda düzenlenirmiş.

Kısa bilgi…Kuretler Caddesi denilmesinin nedeni bir rivayete dayanıyormuş. Efes’teki rahip sınıfına mitolojide yarı tanrı olarak bilinen Kuretler adı verilmiş. Kentin en işlek caddesi olması ve caddenin başında bulunan sütunlarda bu yarı tanrıların isimlerinin yazılı olmasından dolayı da buraya Kuretler Caddesi denilmiş.

Traianus(Trajan) Çeşmesi

Bu cadde üzerinde Hadrian Tapınağı’nın az ilerisinde yer alan çeşme, Tiberius Claudius Aristion ve eşi tarafından M.S. 102 ve 114 yılları arasında Ephesoslu Artemis ile İmparator Traianus (M.S. 98–117) onuruna 2 katlı ve 9,5 metre yüksekliğinde yapılmış. Ancak çeşitli restorasyon çalışmalarının ardından günümüzde tek katlı bir yapı olarak karşımıza çıkıyor ki burada yer alan heykelleri bugün Efes Müzesi‘nin “Çeşme Kalıntıları” bölümünde görebilirsiniz.

Efes’teki Hadrianus Tapınağı, gösterişli ve belki de biraz süslü olması nedeniyle antik kentin en göz alıcı yapılarından ikincisi denebilir. İlki açık ara ile Celsus Kütüphanesi. Bu anıt tapınak, Efes’e kültürel ve ekonomik anlamda katkısı olan, sanata düşkünlüğü ile bilinen, Helenistik döneme hayranlık duyan, kendi yazdığı şiirleri ile de tanınan, imparatorluk yönetimi sırasında barışçıl bir politika izlemeye çalışan ve MS 128 yılında Efes’i ziyaret eden Roma İmparatoru Hadrianus’ın onuruna yapılmış. Hadrianus Tapınağı M.S. 4. yüzyılda kısmen yıkılmış olması nedeni ile yeniden inşa edilmiş ve o dönemin tarihlerini gösteren 4 adet kabartma eklenmiş. 4 korint sütunun* taşıdığı ve kavisli bir kemere sahip olan Hadrianus Tapınağı’nın kemerinde Şans Tanrıçası Tike, arkasında ise Medusa kabartması var.

*Korint Sütun : Korint düzeni, sütun başlarının akantus yapraklarıyla süslendiği ve sütunların bir kaide üzerine oturtulduğu, klasik mimarideki üç düzenden biri.

Cadde üzerindeki Skolastika Hamamları, kaynaklarda geçen bilgilere göre Latrina (Tuvalet) ve Aşk evleriyle birlikte M.S.1.yüzyılda inşa edilmiş ve inşaat sırasında birbirlerine geçitler ile bağlanmış. 4. yüzyılda ise dönemin soylu Hristiyan kadını Skolastika tarafından genişletildiği için onun adı ile anılmış. Roma hamamlarının genel özelliği sıcak su, ılık su, soğuk su ve soyunma odası şeklinde 4 bölümden oluştuğundan Skolastika Hamamları da bu şekilde yapılmış. Sınıf ayrımı olmadan tüm Efes halkının yararlandığı bu hamamlar ücretsiz olup sadece temizlenmek için değil, eğlenmek ve sosyalleşmek içinde bir araç olmuş.

Efes de gezerken nedense !!! 🙂 rehberlerin can kulağı ile dinlendiği yere yani Celsus Kütüphanesi’nin karşısında yer alan Aşk Evi’ne geldik. Bir liman kenti olduğundan özellikle denizcilerin uğrak yerlerinin başında gelen Efes de yürüyüş yolundaki döşeme taşı üzerine bir sol ayak figürü ve kadın figürü kazınmış. Bu figürün tarihteki genelev reklamı olduğu, ayrıca bu ayak izinin Efes’in en iyi ve çok aranan kadınının sol ayağının izi olduğu, bu evler ile Celsus Kütüphanesi’ni birbirine bağlayan bir yeraltı geçidi olduğu söylentiler arasında.

Sırada Latrina var. Üç tarafı mermerden oluşan, aralarında bölme bulunmayan yan yana dizilmiş günümüzdeki klozet şeklindeki tuvaletler. Oturak yerlerinin hemen önünde içinden sürekli su akan ve taharet temizliği için kullanılan bir kanal var. Bu deliklerin 3 metre kadar altında kanalizasyonun olduğu ve tuvaletin arkasında bulunan hamamda kullanılan suların bu kanallardan geçerek böylelikle dışkıların taşındığı ve koku sorununun da bu şekilde çözüldüğü düşünülüyor.

Kuretler Caddesi sonunda Celsus Kütüphanesi tüm ihtişamı ile sizi karşılayacak ama ondan önce sol tarafınızda kalan, teraslar üzerinde yapılmış, antik dönemde Efes’in ileri gelenlerinin yaşadığı Yamaçevler’i görmelisiniz. İlk inşa tarihi M.S. 1. yüzyıl olarak belirlenen evlerin içinde çeşmeler ve yerden ısıtma sistemleri olduğu tespit edilmiş.

Evlerin tabanlarında yer alan mozaiklere zarar vermemek ve yapıyı korumak adına camdan yapılmış bir platform üzerinde sağlı sollu bakarak ve şaşırarak ilerledik. Küçük bir bilgi daha verelim. Burada Müze Kart geçerli değil. Bu değişik yapıyı görebilmeniz için buraya girişte ayrıca ödeme yapmanız gerekiyor. Sanırım burada hararetli şekilde devam eden kazılar için kaynak oluşturulmaya çalışılıyor. Değer miydi ? diye sorarsanız bu sizin ilgi alanınızın ne olduğuna bağlı olarak değişir. Antik dönemin yaşamına ait bir yerleşim alanı görmek ve ödediğimiz ek giriş ücreti ile kazılara bir nebzede katkıda bulunmak olarak bakarsak kesinlikle değdi. ( 2019 da en son kişi başı bilet fiyatı 15-TL idi.)

Kuretler Caddesi’nde ilerlediğinizde karşınızda göreceğiniz o güzel yapı Efes Antik Kenti denilince ilk akla gelen ve en çok fotoğrafı çekilen Celsus Kütüphanesi. Farklı kaynaklarda farklı tarihlerde yapıldığı belirtilse de M.S 135 yılında yapıldığı genel kanaatler arasında. Efes Valisi Julius Celsus Halemaeanus’un vefat etmesinin ardından oğlu Julius Agiula tarafından babasına ithafen yapılmış. Kütüphanede bulunan lahitte Celsus’un yattığı iddia edilse de bu kesinlik kazanmamış. Lahitin bulunduğu yerde ki heykeli İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde yer alıyormuş. Kaynaklara göre kütüphanede yaklaşık 9.500 ile 12.000 arasında kitap rulosu bulunduğu tahmin ediliyor.

Çeşitli depremler gören kütüphane birçok kez restorasyon görmüş ancak ön bölüm bugüne kadar bütün haşmeti ile ayakta kalabilmeyi başarabilmiş. Kütüphanenin ön bölümünde 4 ayrı heykel göreceksiniz. Celsus’un niteliklerini ortaya koyan bu heykellerden soldaki heykel Bilgelik (Sophia), ikincisi Erdem (Arete), üçüncüsü zeka (Ennoia) dördüncü sıradaki ise ilimi (Episteme) temsil ediyor. Pek çok tarihi eserimizin başına gelenler gibi bu heykellerin orijinalleri 1910 yılında Viyana’ya götürülmüş. Ve heykellerin aslı Viyana Ephesos Müzesi’nde sergileniyormuş. Bizim gördüklerimiz ise bunların birebir kopyaları, bu durum çok üzüntü verici.

Antik dünya tiyatroları arasında önemli bir yere sahip olan Efes Antik Tiyatrosu’na doğru gitme zamanı. Büyük Tiyatro ile Celsus Kütüphanesi’ni birbirine bağlayan Mermer Cadde üzerinde ilerlerken yolumuz üzerinde sol arka tarafta kalan Agora kalıntılarını görüp ve bir iki kare fotoğraf çekip ilerledik. Tiyatronun ilk inşa edildiği tarih Helenistik döneme ait iken sonrasında İmparator Cladius döneminde yeniden inşa edilmeye başlanmış ve son durumuna yaklaşık M.S. 117 yıllarında ulaşmış. Roma imparatorluğu döneminde tiyatro ve gladyatör gösterilerinin, konserlerin merkezi olmuş ve halkın toplandığı bir toplantı alanı görevini de üstlenmiş. Ayrıca St.Paul’ün vaazlarının gerçekleştiği yer olması nedeniyle de burası Hristiyanlık adına çok önemli bir yer. Tiyatro, 3 katlı ve  kimi kaynaklara göre 25 bin, kimi kaynaklara göre de 24 bin kişi kapasiteli, izleyici alanı 215 derecelik açıya sahip.

***Tiyatro yakın tarihte Efes Festivali kapsamında konserlere ev sahipliği yapsa da, mevcut eserlerin yüksek ses desibelinden zarar göreceği düşüncesi ile artık kullanılmıyor.

Çağımız insanları için önemi olmasa da Antik çağ insanları için büyük önem taşıyan Mil Taşları’na yer vermeden geçemedik. Zamanında bu taşlar insanların yönlerini bulmalarını sağlamış ve merkezden ne kadar uzaklıkta olduklarını göstermiş. Bu taşlar dönemlere göre farklı isimler ile adlandırılmış. Helenistik dönemde stadia (185 metre) denilirken Roma döneminde Milla Passuum (bin adım) ismini almış. Mil taşlarının üzerine o dönemin imparatoru kim ise onun adı kazınarak belirgin olması adına da bu isimler kırmızıya boyanmış. İmparator öldüğü zamanda adı taşlardan kazınıp silinerek, yeni dönem imparatorunun ismi yazılırmış.

Sıra geldi Tanrıça Artemis’e ithaf edilen ve M.Ö 550 yıllarında tamamlanan Artemis Tapınağı’na. Kaynaklarda diğer adı Diana Tapınağı olarak geçiyor. Dünyanın Yedi Harikası arasında yer alan bu tapınağı gördüğünüzde bu mudur diyeceğiniz kesin. Çünkü tapınağı oluşturan taşlar sökülerek İsa Bey Camii ve başka yerlerin yapımında kullanılmış. Sel suları, deprem gibi doğal afetler nedeni ile yıkılan tapınaktan bugün kalanlar, bir antik sütun ve antik döneme ait taşlardan ibaret.

Antik kenti gezdikten sonra Efes Müzesi’ne uğramamak olmazdı, kesinlikle bir şeyler eksik kalırdı. Önemli eserleri barındırması ve ziyaretçi kapasitesi ile Türkiye’nin en önemli müzelerinden biri olan Efes Müzesi’nde ağırlıklı olarak çevresinde bulunan antik kentlerden getirilen eserler sergileniyor. Eserler bulundukları yerlerin adlarına göre ayrılmış salonlarda sergileniyor. Bu salonların dışında müze içinde ve dışında da bir çok tarihi eser yer alıyor. Kaynaklarda 64.000 adet (https://izmir.ktb.gov.tr/TR-77103/selcuk-efes-muzesi.html )  eser bulunduğu belirtilse de her geçen gün yapılan kazılar sonucunda büyük bölümü Efes kazılarından olmak üzere bulunan eserlerde müzeye dahil ediliyor. Bu yeni kazılarda bulunan eserlerde ‘’Yeni Buluntular Salonu’nda sergileniyor. Müze salonlardan, bölüm, galeri ve avludan oluşuyor. Yamaç Evler ve Ev Buluntuları Salonu, Sikke ve Hazine Bölümü, Mezar Buluntuları Salonu, Efes Artemis Salonu, İmparator Kültleri Salonu, Arasta Bölümü, Antik Çağ’dan –  Osmanlıya Bölümü, Müze avlusu.

Müzede çok çeşitli ve kayda değer eserler olmakla birlikte aşağıda ilk fotoğrafta yer alan Efesli Artemis heykeli en ilginç olanıydı. Artemis,  Zeus’un kızı ve Apollon’un kız kardeşi ve ay tanrıçası olarak da bilinir. Ayrıca ölümlülere salgın hastalıklar ya da ani ölümler gönderme ve hastalıkları iyileştirme gücüne sahip. Doğa tanrısı olarak da hayvanların efendisi. Kazılar sırasında bulunan Efesli Artemis’in ise bir Anadolu tanrıçası olan Kibele’nin bir versiyonu  olduğu sanılıyor. Dayanaklardan bir tanesi çok memeli Tanrıçanın, Efes’te basılmış paraların üzerinde başında Kibele’nin bir özelliği olan bir taç ile resmedilmiş olması. Efes’e ne zaman geldiği saptanamasa da değişik dinlerin etkisi altında çeşitli evreler ve değişimler geçirerek Efesli Artemis’e dönüşmüş ve çok değerli kültür varlıklarımız arasına girmiş.

Antik dünya içindeki gezimiz şimdilik burada sona erdi. Efes’e gittiğinizde bu dünyaya uğramayı es geçmeyin deriz. Bireysel olarak alınan giriş biletleri bütçeyi sarsabileceğinden mutlaka Müze Kart alın ki o çevrede bulunan diğer yerleri de ücretsiz gezme imkanınız olsun. Kart bir yıl geçerli olduğundan diğer illerimizdeki güzide müzeleri, sergileri, antik kentleri de ücretsiz gezebilirsiniz. Yazımızı bitirmeden önce fotoğraflarımız içinden seçtiğimiz Efes Antik Kenti’ne ait birkaç kare fotoğraf daha paylaşmak istedik.

Sağlıklı, bol gezmeli, görmeli, keyifli, çok gülmeli yolculuklarınız olması dileğiyle .

 

Continue Reading

Popüler