Connect with us

Gezi

Çanakkale Şehitliğimizi Ziyaret 2016

Çanakkale Şehitliğimizi Ziyaret 2016

Yazımıza başlarken öncelikle şehitlerimizi en derin minnetimizle ve şükranla yâd ediyoruz.

Bu yazımız aslında çok geç yazılan ve bu nedenle de yazılırken içimizde burukluk taşıdığımız bir yazı oldu. Burukluğun bir çok nedeni var aslında. Kurtuluş Savaşımızın yaşandığı yerleri bu kadar geç görmek, şehitlerimize şükranlarımızı bu kadar geç sunmak ve vatan evlatlarımızın düşmana karşı verdiği hınca hınç mücadeleye bu kadar geç tanıklık etmek.

Gezi öncesi, daha önce yazılan gezi yazılarını ve tur bilgilerini kontrol ederek kendimize bir gezi planı yapmaya çalıştık. Çanakkale de Kurtuluş mücadelesi alanımızın bu kadar büyük olduğunu o zaman anladık diyemem ama buradaki ziyaretimiz sona erdiğinde bunu çok iyi fark ettik. Bölge, Çanakkale mücadelesini simgeleyen Çanakkale Şehitliği’nden ibaret değil, muazzam büyük bir alan… İlk tavsiyemiz mutlaka kendi aracınız ile gitmek olmalı. Turlar sadece belirli ana başlıklar altında gezdiriyor. Oraya kadar gitmişken mümkün mertebe tüm şehitliklerimize/anıtlarımıza uğrayarak en azından kahraman evlatlarımıza şükran duygularımızı iletmemiz gerekiyor diye düşünüyoruz.

Ders notları şeklindeki gezi planımız ile birlikte sabah erkenden yola çıktık. Biraz heyecanla, biraz merakla ve biraz da hüzünle… Ziyaretimizi içeren bu yazımızın hakkını verebildik mi bilmiyorum ama yazımız yoğun minnet duygusu ile yazıldı.

İlk ziyaret yerimiz Çanakkale Şehitliğimiz. Şehitliğin sembolik olarak yapılmış olduğunu biliyor olsak da şehitliğe girdiğimiz anda suspus olduk. Ruh halimiz değişti.

Her bir kabirde birer yazıt mevcut. Cam yazıtın bir yüzünde 18, diğer yüzünde 18 olmak üzere her kabirde 36 şehidimizin ismi,  baba adı, rütbesi, memleketi, doğum ve ölüm tarihleri yazıyor. Kabirler bölümlere ayrılmış ve her il ayrı bir bölgeye yapılmış.

Çanakkale Muharebeleri sırasında şehit düşen ve bugüne kadar isimleri tespit edilebilmiş 59.408 şehidimizin isimleri yer alıyor şehitlikte.

Mezar taşları üzerindeki bilgileri okudukça insan şükran duymak ve dua etmekten başka bir şey düşünmüyor. Her biri vatanın bağrında yabani ot gibi biten düşmanları defetmek için göğsünü siper etmiş ve Mustafa Kemal Paşa gibi bir dehanın yanında yürümüş.

”Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
“Gömelim gel seni târîhe” desem, sığmazsın.”

Çanakkale Şehitler Abidesi’nin yanına geliyoruz. Çanakkale Savaşları’nda şehit düşen yaklaşık 253 bin şehidimizi simgeleyen abidelerin en görkemlisi bu. 1952’de yapımına karar verilmiş ve 1954 yılında temeli atılmış ancak çeşitli nedenlerden dolayı birkaç defa yapımı durmuş, bir gazetenin açmış olduğu kampanya ile yeterli para toplanınca 1960’da tamamlanarak 20.08.1960 tarihinde açılışı yapılmış.

Anıtın kapladığı alan: 625 metre kare
Ayak sayısı (sutun sayısı): 4 adet
Ayaklar arasındaki mesafe:10 metre
Bir ayağın ebadı: 7.5×7.5 metre
Anıtın kadisinden itibaren yüksekliği: 41.70 metre

Uzaktan bakıldığında Mehmetçiğin M harfi şeklinde görünüyor. Anıtın tavanına mozaikten Türk bayrağı işlenmiş.

Çanakkale Şehitler Abidesi milletimizden toplanan 2.386.251 liralık bağış ile inşa edilerek Türk Milletinin şehitlerine armağanı olmuş. Abidenin dört ayağında sekiz rölyef bulunuyor. Denize bakan dört tanesi deniz savaşlarını, karaya bakan dört tanesi de kara savaşlarını anlatıyor.

Şehitlikten kareler…

Çanakkale Şehitler Abidesi’ni ziyaret ettikten sonra Kilitbahir Kalesi ve Namazgâh Tabyası’na geliyoruz.

Namazgâh Tabyası, Osmanlı Ordusu’nun ıslahı için gelen Baron De Tott’un da önerisiyle inşasına başlanmış ve Çanakkale Boğazı’nın en dar noktasına yaptırılmış ilk ve en büyük tabyadır. Tabyada 16 adet kıyı topu bulunuyor ki bunlardan 2’si uzun, 14’ü kısa menzilli. Bunlardan sadece 2’si deniz muhaberesinde aktif olarak görev yapmış, diğerleri ise menzil yetersizliğinden dolayı kullanılamamış.

En son 2005-2006 yıllarında Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından restore edilerek 18 Mart 2006’da ziyarete açılan tabyada Çanakkale savaş objeleri sergileniyor.

Seddülbahir Kalesi önünde, Cephanelik Şehitliği adı ile de isimlendirilen İlk Şehitler Anıtı 3 Kasım 1914’de İtilaf Devletleri donanmasından 6 kruvazörün açtığı bombardıman sırasında bir bombanın kale içindeki cephaneliğe isabeti sonucu meydana gelen infilakta ölen 5’i subay 81’i er olmak üzere savaşta canlarını veren 86 şehidimizin anısına 1986’da düzenlenmiş.

 

Seddülbahir Ertuğrul Bataryası önünde aşağıdaki mezar bulunuyor. 1915 Ertuğrul Bataryası şehitlerinden biri. Yıllar sonra bir köylü tarlasını sürerken iskeleti ile mührünü yanında bulmuş ve bunun üzerine mezarı yapılmış. Ruhun şad olsun ŞEHİT ER HALİL İBRAHİM.

Seyir terası…

Sırada 26. Alay ve Yahya Çavuş Şehitliği var. Bu şehitlik Ertuğrul Koyu’nu savunan ve şehit düşen tüm askerlerimiz için yapılmış. 25 Nisan 1915 günü bu bölgeyi savunan Yahya Çavuş’un komutasındaki 26. Alay, 3. Tabur, 10. Bölük 25 Nisan 1915 tarihinde sabah erken saatlerden akşam saatlerine kadar- Tabur takviyesi gelene kadar- Ertuğrul Koyu’nu toplam 500 askerle, 3000 kişiye karşı yaklaşık 10 saatten fazla azimle ve büyük bir kahramanlıkla savunmuş. Yahya Çavuş kalan 63 arkadaşıyla tarihe geçecek bir savunma gerçekleştirmiş. Şehitliğin ön kısmında bulunan bronz heykel Yahya Çavuş ve askerlerini simgeliyor.

Yahya Çavuş Şehitliği’ne yakınında yer alan yabancı ülke askerlerine ait anıt.

 

Ziyaret sıramız Seyit Onbaşı Anıtı’nda. Seyit Onbaşı, Gelibolu Mecidiye Bataryası’nda topçu eridir. Queen Elizabeth ve Ocean zırhlılarının açtığı bataryada bir tane top ve birkaç topçu eri hayatta kalmıştır. Gemilerin ateşi devam etmekte iken topun mermiyi kaldıracak olan vinci isabet aldığı için parçalanmış, bunun üzerine Seyit Onbaşı, 276 kg.lık mermiyi arkadaşı Niğdeli Ali’nin yardımı ile sırtlamış ve bu şekilde topun altı basamağını çıkarak mermiyi topa sürmüş ve ateşlemiştir. Bu atışla Ocean batmıştır.

Seyit Onbaşı 1943 yılında Soyadı Kanunu ile ÇUBUK soyadını almış ve 1939 yılında zatürreeden ölmüştür.

Conkbayırı Mehmetçik Parkı Kitabeleri’ne doğru ilerledik ki kitabeler 261 Rakımlı Tepe’nin kuzeyinde yer alıyor. Anıt, gökyüzüne çevrilmiş bir elin parmaklarını sembolize etmekte olan beş adet kitabeden oluşuyor. Kitabeler bu bölgedeki muharebeler sırasında çarpışırken vatan uğrunda şehit düşen askerlerimize adanmış.

Mustafa Kemal Atatürk : “Niçin geri çekiliyorsunuz?”
Askerler : “Efendim düşman.”
Mustafa Kemal Atatürk :“Nerede?”
Askerler “İşte, komutanım.” diyerek, 261 rakımlı tepeyi gösterdiler. Düşman 261 rakımlı tepeye yaklaşmış ve ilerliyordu.

Askerlere, “Düşmandan kaçılmaz.”
Askerler “Cephanemiz kalmadı, komutanım.”
Mustafa Kemal Atatürk “Cephaneniz yoksa süngünüz var.” diyerek, askerlere süngü taktırır. ”Bu efrat süngü takıp yere yatınca, düşman efradı da yere yattı. Kazandığımız an bu andır.” der Mustafa Kemal ATATÜRK

Mustafa Kemal’in geriye bir subay göndererek gelmesini istediği birlik 57. alaydır. İçinde bulunulan an kritik bir andır. Askerlerine ve etrafına topladığı alay subaylarına, askerlik tarihinin kaydettiği en ilginç ve anlamlı emrini verir. “Ben size düşmana saldırmanızı emretmiyorum; ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye dek geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve komutanlar gelebilir.” Askerimiz aldığı bu emirle saldırıya geçer. Sonuç, düşman püskürtülmüş, ama 57. alayımızın tamamı şehit olmuştur.

57. Alay Şehitliği’nin hemen sağındaki vadide yer alan adını Kesikdere’den alan Kesikdere Şehitliği 2006 yılında yapılmış.

Ziyaret ettiğimiz yerlerden sonra  omuzlarımızdaki ağırlık, ruhumuzdaki dalgalanmalar gitgide arttı. Gün akşama dönerken daha önce rezervasyon yaptırdığımız  Otel Casavilla’ya gittik.

http://www.otelcasavilla.com/anasayfa

Ruh yorgunluğunu fazlaca üzerimizde hissettiğimizden biraz dinlendik ve akşam yemeği için dışarı çıktık. Otelimiz konforlu ve bir kez daha gidersek kesinlikle tercih edebileceğimiz güzellikte idi. Otelden en güzel görüntü aşağıda.

Otelin çevresinde birkaç restorant gördük ve birisine girip manzara karşısında yemeğimizi yedik.

Yemek sonrası, ertesi gün için enerji toplamak için otelimize geri döndük. Otelimizdeki güzel bir kahvaltı sonrası yola revan olduk.

Ve Çanakkale Destanı’nın yazıldığı yerlerden birisi olan Conkbayırı’ndayız.

Mustafa Kemal Atatürk’ün Conkbayırı’nda taarruz emri verdikten kısa bir süre sonra harekatı tepe üzerine izlerken bir şarapnel parçası göğsünün sağ tarafına isabet eder. Şans eseri parçalanan cep saati sayesinde ölümden kurtulur. Bu ana tanık olan 64. Alay Komutanı olan Yarbay Servet olayı şöyle anlatır:

“Süngü hücumu sırasında Conkbayırı tepesinde Mustafa Kemal’in yanındaydım. Düşmanın şiddetli topçu ateşi başladıktan sonra elini birden göğsüne götürdüğünü gördüm. Heyecanımı sezen o metin asker, parmağını ağzına götürerek ve başını kaşlarını yukarıya kaldırarak bana sessiz olmamı işaret etti.”

Mustafa Kemal’in göğsüne isabet eden şarapnel, O’nun göğsünde bulunan saatine çarptı. Saat parçalandı ve göğsünde küçük bir morluk oluştu. Taarruz saat 12.15’te Mustafa Kemal tarafından durduruldu. Akşama doğru Mustafa Kemal Kurmay Başkanı ile birlikte 5. Ordu Komutanı Liman von Sanders’in yanına giderek saldırı hakkında bilgi verdi. Mustafa Kemal, Liman von Sanders’e muharebe göğsüne bir şarapnel parçasının çarptığını ve şarapnelin saatine isabet ettiğini söyledi ve saatini o günün hatırası olarak Liman von Sanders’e hediye etti.

Conkbayırı’nda Zafer Anıtı’nın önünde 4 mermer top güllesi ile işaretlenen yer bahsettiğimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün saatinin parçalandığı yerdir.

Zafer Anıtı’nın önündeki alanda Mareşal Fevzi Çakmak’ın küçük kardeşi olan Fevzi Çakmak adına yapılmış olan bir anıt bulunuyor. Üsteğmen Nafiz Çakmak 9. Tümene bağlı 64. Alayda Bölük Komutanlığı görevi sırasında 8 Ağustos günü Yeni Zelanda kuvvetlerine karşı tepeyi savunurken şehit olmuştur.

Gelibolu Conkbayırı’ndaki Yeni Zelanda (Anzak) Anıtı burada ölen 4.223 Avustralyalı, 709 Yeni Zelandalı askerin anısı için dikilmiş. Çanakkale Savaşları’nın en şiddetli geçtiği bu yere 25 Nisan 1915’te Anzaklar çıkarma yapmış ve çevreyi ele geçirmiş ancak kısa bir süre sonra Mehmetçiklerimiz buraya yeniden hakim olmuştur.

Aşağıdaki fotoğraflar Çanakkale Savaşı esnasında askerlerimizin savaştığı Conkbayırı mevkiindeki siperlerimizin fotoğraflarıdır.

Conkbayırı’ndaki Atatürk’ün Savaş Gözetleme Yeri Nazif Çakmak Anıtı’nın arkasındadır. Çanakkale Savaşı esnasında kara muharebeleri yaşanırken, Mustafa Kemal Anafartalar Grup Komutanı iken Anafartalar ovasındaki düşman cephelerini ve savaşı bu hakim konumdan izlemiş.

T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı, Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı tarafından yayınlanan ve yazar Muzaffer Albayrak imzasını taşıyan eserin arka yüzünde yer alan satırları hatırlatmakta fayda var.

“Çanakkale savaşında gerçekleşen muharebeler sayısız kahramanlık hikayeleriyle örülüdür. 10 Ağustos 1915’te Conkbayırı’nda Mehmetçiğin süngüsü ile kazanmış olduğu zafer, bu kahramanlık menkıbelerinin en önemlilerinden birisidir. Çanakkale muharebelerinde Türk ordusunun kazanmış olduğu başarılar arasında, net ve kati bir galibiyetle sonuçlanması, Çanakkale’de Türk milletinin varlığına kasteden düşmanın bütün umutlarını kırmış olması açısından “Conkbayırı Süngü Hücumu” nun ayrı bir yeri vardır. Conkbayırı’nda kazanılan zaferin şeref ve onuru hiç şüphesiz başta, 10 Ağustos günü ölümü hiçe sayarak düşman üzerine “uçarcasına” atılan Mehmetçiğe; sonra da Conkbayırı’nda askerinin hemen yanıbaşında bu taarruzu planlayıp bizzat idare eden Anafartalar Grubu Komutanı Mustafa Kemal’e aittir. Çanakkale muharebelerinin ilk gününden itibaren yüksek komutanlık yeteneği ile bir yıldız gibi parlayan Mustafa Kemal, Anafartalar ve Conkbayırı zaferleriyle “Anafartalar – Conkbayırı Kahramanı” ünvanıyla tanınmıştır.”

56. Alay… Bu alay 19. Tümen’in 57. Alayı olup Atatürk’ün Büyük Nutku’nda sözünü ettiği, Arıburnu Muharebeleri’nde tümü şehit düşen ünlü Şehitler Alayıdır.

19.Tümen Komutanı Kurmay Yarbay Mustafa Kemal’in 25 Nisan günü verdiği “Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve komutanlar geçebilir” emrini verdiği alaydır. Yarbay Hüseyin Avni Bey’in komutasındaki 57. Alay’ın başta komutanları olmak üzere 628 kişilik mevcudunun tamamı şehit olmuştur.

57. Alay Şehitliği 10 Aralık 1992 tarihinde düzenlenen bir törenle ziyarete açılmış.

Girişin hemen yanında torununun elini tutmuş, Türkiye’nin en yaşlı gazisi iken 10 Eylül 1994’te, 108 yaşında vefat eden Hüseyin Kaçmaz’ın bronz heykeli bulunuyor. Hüseyin Kaçmaz, Balkan Harbi’ne katılıp esir düşmüş, daha sonra Çanakkale savaşlarına katılmış ve Conkbayırı Muharebeleri’nde yaralanmış. Kurtuluş Savaşı’na da katılan gazimiz Dumlupınar Meydan Muharebesi’ne de katılarak büyük yararlılıklar göstermiş, İstiklal madalyası ile onurlandırılmış.

57. Alay Şehitliği’nin karşısındaki otoparkta bulunan bir asker anıtı gördük. Bulunduğu siperlerde sayıca çok üstün düşman kuvvetlerine karşı vatanımızı koruyan kahraman askerlerimiz anısına yapılmış bir anıt bu.

57. Alay da geçirdiğimiz anlardan dolayı içinde bulunduğumuz ruh hali ile sessiz sedasız Çanakkale Destanı Tanıtım Merkezi’ne gittik.

Her anında kahramanlık hikâyelerinin yaşandığı Çanakkale Muharebeleri’ni başta yeni nesillere aktarabilmek ve Çanakkale ruhunu yaşatabilmek adına 7 Haziran 2012 tarihinde açılmış.

İngilizler tarafından kullanılan zehirli ayak çivileri

Çanakkale Muharebeleri, 2 salonda dağıtılan gözlükler vasıtası ile üç boyutlu olarak izleniyor. Özellikle Nusrat mayın gemisi ve Ocean zırhlısının canlandırıldığı sahnelerde kullanılan hareketli platform, ekrandaki görüntünün içinde olunmasını sağlıyor. Türkçe yapılan anlatım, kulaklıklar aracılığıyla 8 farklı dile çevriliyor.

Havada Çarpışan Mermiler

Birinci Dünya Savaşı’nda, İngilizlere destek vermek amacıyla oluşturulan birliklere ANZAK (Anzac) adı verilmiş. Avustralya ve Yeni Zelanda Kolordusu anlamına gelen (Avustralia and New Zeland Army Corps) kelimelerinin baş harflerinden meydana gelmiş bir kısaltma.

Arıburnu sahiline, 25 Nisan 1915 de Anzak askerleri çıkarma yapmış ve bu çıkarmayı yalnızca bir bölükten oluşan Türk müfrezesi karşılamış. Ancak karaya çıkan binlerce Anzak askerine karşı bu kahraman bölük sonuna kadar direndiyse de Arıburnu  sırtları Anzakların eline geçmiş. Yarbay Şefik Bey komutasındaki 27. Alay’ın müdahalesi ile Arıburnu’ndaki stratejik  tepelerin düşmanın eline geçmesi engellenmiş ve Yarbay Mustafa Kemal’in emrindeki 57. Alay düşmanın ilerlemesini tam olarak durdurmuş.

25/26 Nisan gecesi karaya çıkan Anzaklar o kadar zor durumda kalmışlar ki bir an önce gemilerine geri dönebilmek için talepte bulunmuşlar. Ancak aldıkları emir doğrultusunda siper kazarak Arıburnu’nun denize bakan yamaçlarında kalmaya mecbur kalmışlar. Çatışmalar 20 Aralık 1915 tarihine kadar sürmüş ve  bu tarihe kadar peyderpey çekilen Anzak askerlerinden kalanlarda Arıburnu’nu terk etmişler.

“Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçiklerle yanyana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Göz yaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır, huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonar artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”

Mustafa Kemal Atatürk

Bulunduğumuz ortamdan uzakta da olsa gezi planı yaparken karşımıza çıkan Tuz Gölü’nü görmeye karar gittik. İyi ki gittik. Etrafta kimsenin olmadığı bu yerde sıcaktan bunalmış sadece bir köpek vardı. Anlık olarak Canısı adını verdiğim köpeğe bir şeyler yedirdikten sonra oradan ayrıldık.

Sırada Sargı Yeri Şehitliği var. Zığındere Sargı Yeri Şehitliği, 28 Haziran -5 Temmuz 1915 tarihleri arasındaki Zığındere Muharebeleri’nde şehit olan Türk askerleri anısına yapılmış.

Gelibolu Yarımadası’nda Alçıtepe köyü yakınlarındaki Sığındere mevkiinde yaralılara ilk yardımın yapıldığı sağlık merkezinde, 28 Haziran 1915 gecesi İngiliz, Fransız donanmasının top atışları sonucunda Türk-İngiliz-Anzak yaralılarından 18.000’i hayatını kaybetmiş.

Tarih 28 Haziran 1915. İngiliz, Fransız donanmasının top atışları sonucunda yaralılarımız üzerine binlerce mermi atılmış. Hiçbirinin kaçacak ya da kendisini savunacak gücü olmayan 18.000 asker ölmüştür. (Bazı kaynaklarda 16.000, bazı kaynaklarda 10.000 olarak geçiyor.) Sargı Yeri’nde anıtın hemen yanında bulunan selvi ağacı burayı görenlerin içinde oluşan burukluğu simgeleyen bir şekle dönüşmüş sanki.

AZİZ ŞEHİDİM

Sana sesleniyorum, ey şehit oğlu şehit!

Ey göğsünde bin sancak açan yiğit,

Aradım kabrini ,yaşlı gözlerle her an,

Seni gördüm, öyle büyüktün ki serapa vatan,

Bu vatan minnettardır her zaman,

Seni unutmayacağız, ey şanlı kahraman.

Ruhun cennette yükseldikçe senin,

Binlerce Fatiha, sana aziz şehidim.

Zığındere’de şehit olan vatan evlatlarını yad ettikten sonra Nuri Yamut Anıtı’nı ziyaret gidiyoruz. 1943 yılında 2. Kolordu Komutanı olan ve daha sonradan Genelkurmay Başkanlığı görevini yerine getirmiş olan Nuri Yamut Paşa’nın Zığındere’de şehit olan askerler için yaptırmış olduğu anıttır. Arazide bulunan kimliği meç­hul askerlere ait kemikler Nuri Yamut tarafından toplatılmış ve bunların toplu halde gömül­düğü yerin üzerine de 1943 yılında Nuri Yamut tarafından bu anıt yaptırılmış. Toplanan şehit kemikleri anıtın ortasında bulunan mermer lahitin altına gömülmüş.

Anıtın iç kısmındaki mermer plaka üzerinde “Şehitlik 1915” yazıyor.

Alçıtepe Köyü’nde bulunan Bakkal Salim Müzesi. Tarihteki büyük olaylara, savaşlara ve destanlara tanıklık eden Çanakkale’yi ziyaret ettiğiniz de mutlaka görmeniz gereken bir müze. Çanakkale Savaşı’nın ardından Alçıtepe Köyü’ne Romanya’dan ailesiyle birlikte göç eden Salim Mutlu, burada açtığı bakkal dükkanını işletirken, o günlerde bölgenin neredeyse her karış toprağından topladığı yüzlerce savaş anısının kaybolmasını ya da hurdacıya gitmesine engel olmuş.

Müzede yer alanların birçoğunu, bakkalındaki yiyecek ve içecekleri takas yaparak elde etmiş.

Tarihe tanıklık etmek, yapılan vefakarlığı görmek ve müzeye katkıda bulunmak için gidilmesi gereken yerlerden biri.

Bastığın yerleri ‘toprak!’ diyerek geçme, tanı:
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

Gezimizin son durağına doğru yola çıktık.  Çanakkale’nin Eceabat ilçesine bağlı Bigalı Köyü, ATATÜRK EVİ.  Her yer al bayraklarımız ile donanmış.

Küçük bir köy ama bir o kadar da önemli. Sofya’da askeri ataşe iken çıkacak olan savaşta aktif olarak rol almak isteyen Mustafa Kemal, Genelkurmaya yazmış olduğu mektup sonucunda 19. Tümen Komutanlığı’na atanır. Mustafa Kemal, 19. Tümeni Bigalı Köyü civarına yerleştirir. Kendisi de karargâh olarak şu an müze olarak kullanılan Atatürk Evi’ni kullanır.

19 Nisan günü, tümeniyle köye gelen Mustafa Kemal cepheye hareket edene kadar köyde bu evde misafir edilir. 1973’te müze olarak düzenlenen evde, Mustafa Kemal’in burada kalırken kullandığı çalışma masası, eşyaları ve üniformaları sergileniyor. Müzenin diğer adı da 19. Tümen Harp Malzemeleri Sergisi.

Bigalı Köyü’nden sonra dönüş yolculuğumuz başladı.

Vatanımızın her karış toprağını kanları ile sulamış ve tarih sayfalarına Çanakkale Destanı’nı yazdırmış şehitlerimizi saygıyla, hürmetle ve günümüz düşünüldüğünde başımız eğik şekilde şükranla anıyoruz.

Bastığın yerleri “toprak” diyerek geçme, tanı,
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır atanı,
Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı.

 

 

 

 

Gidilecek yollar, okunacak kitaplar, izlenecek filmler sınırsız ve ucu açık. Nefes alacağımız sayı bile belli dedik. Başladık gezmeye, okumaya, gözlemlemeye… Gezdikçe çoğaldık, okudukça bilinçlendik ve izleyip, gözlemledikçe çevremizde devasa olarak nitelenen sorunları, sıkıntıları !!! minnacık görmeye başladık ve sonuç olarak birlikte huzur bulduk. İnsan bu zamanda başka ne ister ki ! Dünya ne büyük biz insanlar ne kadar küçük demeye ara vermeden devam ettik. Kim bilir hayatımızın sonuna kadar daha ne kadar çok söyleyeceğiz. Franz Kafka ne kadar güzel demiş. ‘’Ölümün olduğu bu dünyada, hiçbir şey çok da ciddi değildir aslında." Öncelikle sağlığımızın değerini bilip, kendimize iyi davranalım ve yatırım yapalım. Geze, göre ne tür yaşamlar varmış tanıklık edelim. Hayatınızı istediğiniz şekilde yaşamanız dileğiyle. Mutlu ve her zaman umutlu kalın .

Continue Reading
Click to comment

You must be logged in to post a comment Login

Leave a Reply

Gezi

Efes Antik Kenti/ Efes Müzesi Gezimiz

“Az gittik uz gittik. Dere tepe düz gittik.” Dönüp baktık ki, bir arpa boyu yol almışız.

İzmir/Birgi gezimiz sonrasında yol bizi Selçuk İlçesi sınırları içinde yer alan Dünya Miras Listesi’ne alınan Efes Ören Yeri’ne doğru yönlendirdi. Bu miras listesi alanında Çukuriçi Höyük, Ayasuluk Tepesi (Selçuk Kalesi, St. John Bazilikası, İsa Bey Hamamı, İsa Bey Camii, Artemision), Efes Antik Kenti ve Meryem Ana Evi bulunuyor. Biz bunlar arasında yer alan Birgi/Ayasuluk Tepesi ve Meryem Ana Evi’nden aşağıdaki gezi yazılarımızda bahsetmiştik.

http://www.gezipduru.com/2018/06/25/efes-antik-kenti-meryem-ana-evi-yedi-uyurlar/

http://www.gezipduru.com/2018/04/06/izmir-birgi-ve-efes-antik-kenti-gezimiz/

***Fotoğrafların üzerine tıklayarak fotoğrafları büyütebilirsiniz.

Şimdi sırada Dünya Miras Listesi’nde yer alan antik dönemlerde bilim, kültür, sanat ve uygarlık merkezi olmuş, her yıl binlerce yerli ve yabancı turiste ev sahipliği yapan Efes Antik Kenti var. Birgi de gezip dolaştıktan ve ruhu dinlendirdikten sonra sabah erkenden yola koyulduk ve neredeyse açılış saatinin başında danışmadan aldığımız Müze Kart ile Efes Antik Kenti’ne giriş yaptık. Tavsiyemiz bizim gibi müze, antik kent gezmeyi seven bir çift iseniz mutlaka en kısa süre içinde birer Müze Kart edinin. Türkiye’nin bir çok yerinde geçerli olan bu kart ile 1 yıl boyunca dilediğinizce gezebilirsiniz.

Kartımızı okuttuktan, yanımızda su ve atıştırmalık bir şeyler olduğunu kontrol ettikten sonra antik kent içinde Kuretler Caddesi’nde ilerlemeye başladık.

Gezeceğimiz bu antik kent hakkında öncelikle biraz kitabi bilgiye yer verelim verdik. Antik Efes kentinin ilk kuruluşu M.Ö. 6000 yıllarına kadar iniyor. Liman kenti Efes, M.Ö. 560 yılında Artemis Tapınağı çevresine taşınmış ve dönemin en önemli dini ve ticari merkezlerinden biri olmuş. Bugün gezilen Efes ise, Büyük İskender’in generallerinden Lysimakhos tarafından Bülbül ve Panayır dağları arasındaki vadiye M.Ö. 300 yıllarında kurulmuş. Efes, Bizans  döneminde tekrar yer değiştirmiş ve ilk kez kurulduğu Selçuk’taki Ayasuluk Tepesi’ne gelmiş. 1330 yılında Türkler tarafından alınan ve Aydınoğulları’nın merkezi olan Ayasuluk, 1923 yılında Cumhuriyetimizin kuruluşundan sonra Selçuk adını almış.

Antik dünyanın önemli liman kenti, politik ve ticari merkez, bilim, kültür ve sanat alanlarında önemli rol oynamış Efes tarih boyunca birçok kez yer değiştirdiğinden kalıntıları da geniş alanlara yayılmış. Efes’teki ilk arkeolojik kazılar British Museum adına J.T. Wood tarafından 1869 yılında başlamış. Wood’un ünlü Artemis Tapınağı’nı bulmaya yönelik bu çalışmalarına 1904 yılından sonra D.G. Hogarth devam etmiş. 1. ve 2. Dünya Savaşları sırasında kesintiye uğrayan çalışmaları 1954 yılından sonra aralıksız devam etmiş. 1954 yılından itibaren Efes Müzesi de T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı adına kazı, restorasyon ve düzenleme çalışmalarına başlamış.

Bu bilgiler ışığında antik kente Kuretler Caddesi’nden yürüyerek başladık. Mermerlerle kaplı bu alan Herakles Kapısı’ndan Celsus Kütüphanesi’ne kadar uzanan, Traianus Çeşmesi, Hadrianus Tağınağı ve Skolastika Hamamları gibi yapıları görebileceğiniz bir cadde. Ama önce Efes Antik Kenti’ne girdiğinizde biraz ilerlediğiniz zaman sağ tarafta tiyatro alanına benzer bir alan göreceksiniz ki burası Odeon. 13 basamaklı, yarım daire biçiminde oturma alanlarına ve bir sahne binasına sahip olan Odeon da kent meclis üyeleri toplanarak şehrin geleceğiyle ilgili toplantılar yaparmış. Diğer bir kullanım alanı olarak da mevcut üyeler için müzik gösterileri ve yarışmalarda düzenlenirmiş.

Kısa bilgi…Kuretler Caddesi denilmesinin nedeni bir rivayete dayanıyormuş. Efes’teki rahip sınıfına mitolojide yarı tanrı olarak bilinen Kuretler adı verilmiş. Kentin en işlek caddesi olması ve caddenin başında bulunan sütunlarda bu yarı tanrıların isimlerinin yazılı olmasından dolayı da buraya Kuretler Caddesi denilmiş.

Traianus(Trajan) Çeşmesi

Bu cadde üzerinde Hadrian Tapınağı’nın az ilerisinde yer alan çeşme, Tiberius Claudius Aristion ve eşi tarafından M.S. 102 ve 114 yılları arasında Ephesoslu Artemis ile İmparator Traianus (M.S. 98–117) onuruna 2 katlı ve 9,5 metre yüksekliğinde yapılmış. Ancak çeşitli restorasyon çalışmalarının ardından günümüzde tek katlı bir yapı olarak karşımıza çıkıyor ki burada yer alan heykelleri bugün Efes Müzesi‘nin “Çeşme Kalıntıları” bölümünde görebilirsiniz.

Efes’teki Hadrianus Tapınağı, gösterişli ve belki de biraz süslü olması nedeniyle antik kentin en göz alıcı yapılarından ikincisi denebilir. İlki açık ara ile Celsus Kütüphanesi. Bu anıt tapınak, Efes’e kültürel ve ekonomik anlamda katkısı olan, sanata düşkünlüğü ile bilinen, Helenistik döneme hayranlık duyan, kendi yazdığı şiirleri ile de tanınan, imparatorluk yönetimi sırasında barışçıl bir politika izlemeye çalışan ve MS 128 yılında Efes’i ziyaret eden Roma İmparatoru Hadrianus’ın onuruna yapılmış. Hadrianus Tapınağı M.S. 4. yüzyılda kısmen yıkılmış olması nedeni ile yeniden inşa edilmiş ve o dönemin tarihlerini gösteren 4 adet kabartma eklenmiş. 4 korint sütunun* taşıdığı ve kavisli bir kemere sahip olan Hadrianus Tapınağı’nın kemerinde Şans Tanrıçası Tike, arkasında ise Medusa kabartması var.

*Korint Sütun : Korint düzeni, sütun başlarının akantus yapraklarıyla süslendiği ve sütunların bir kaide üzerine oturtulduğu, klasik mimarideki üç düzenden biri.

Cadde üzerindeki Skolastika Hamamları, kaynaklarda geçen bilgilere göre Latrina (Tuvalet) ve Aşk evleriyle birlikte M.S.1.yüzyılda inşa edilmiş ve inşaat sırasında birbirlerine geçitler ile bağlanmış. 4. yüzyılda ise dönemin soylu Hristiyan kadını Skolastika tarafından genişletildiği için onun adı ile anılmış. Roma hamamlarının genel özelliği sıcak su, ılık su, soğuk su ve soyunma odası şeklinde 4 bölümden oluştuğundan Skolastika Hamamları da bu şekilde yapılmış. Sınıf ayrımı olmadan tüm Efes halkının yararlandığı bu hamamlar ücretsiz olup sadece temizlenmek için değil, eğlenmek ve sosyalleşmek içinde bir araç olmuş.

Efes de gezerken nedense !!! 🙂 rehberlerin can kulağı ile dinlendiği yere yani Celsus Kütüphanesi’nin karşısında yer alan Aşk Evi’ne geldik. Bir liman kenti olduğundan özellikle denizcilerin uğrak yerlerinin başında gelen Efes de yürüyüş yolundaki döşeme taşı üzerine bir sol ayak figürü ve kadın figürü kazınmış. Bu figürün tarihteki genelev reklamı olduğu, ayrıca bu ayak izinin Efes’in en iyi ve çok aranan kadınının sol ayağının izi olduğu, bu evler ile Celsus Kütüphanesi’ni birbirine bağlayan bir yeraltı geçidi olduğu söylentiler arasında.

Sırada Latrina var. Üç tarafı mermerden oluşan, aralarında bölme bulunmayan yan yana dizilmiş günümüzdeki klozet şeklindeki tuvaletler. Oturak yerlerinin hemen önünde içinden sürekli su akan ve taharet temizliği için kullanılan bir kanal var. Bu deliklerin 3 metre kadar altında kanalizasyonun olduğu ve tuvaletin arkasında bulunan hamamda kullanılan suların bu kanallardan geçerek böylelikle dışkıların taşındığı ve koku sorununun da bu şekilde çözüldüğü düşünülüyor.

Kuretler Caddesi sonunda Celsus Kütüphanesi tüm ihtişamı ile sizi karşılayacak ama ondan önce sol tarafınızda kalan, teraslar üzerinde yapılmış, antik dönemde Efes’in ileri gelenlerinin yaşadığı Yamaçevler’i görmelisiniz. İlk inşa tarihi M.S. 1. yüzyıl olarak belirlenen evlerin içinde çeşmeler ve yerden ısıtma sistemleri olduğu tespit edilmiş.

Evlerin tabanlarında yer alan mozaiklere zarar vermemek ve yapıyı korumak adına camdan yapılmış bir platform üzerinde sağlı sollu bakarak ve şaşırarak ilerledik. Küçük bir bilgi daha verelim. Burada Müze Kart geçerli değil. Bu değişik yapıyı görebilmeniz için buraya girişte ayrıca ödeme yapmanız gerekiyor. Sanırım burada hararetli şekilde devam eden kazılar için kaynak oluşturulmaya çalışılıyor. Değer miydi ? diye sorarsanız bu sizin ilgi alanınızın ne olduğuna bağlı olarak değişir. Antik dönemin yaşamına ait bir yerleşim alanı görmek ve ödediğimiz ek giriş ücreti ile kazılara bir nebzede katkıda bulunmak olarak bakarsak kesinlikle değdi. ( 2019 da en son kişi başı bilet fiyatı 15-TL idi.)

Kuretler Caddesi’nde ilerlediğinizde karşınızda göreceğiniz o güzel yapı Efes Antik Kenti denilince ilk akla gelen ve en çok fotoğrafı çekilen Celsus Kütüphanesi. Farklı kaynaklarda farklı tarihlerde yapıldığı belirtilse de M.S 135 yılında yapıldığı genel kanaatler arasında. Efes Valisi Julius Celsus Halemaeanus’un vefat etmesinin ardından oğlu Julius Agiula tarafından babasına ithafen yapılmış. Kütüphanede bulunan lahitte Celsus’un yattığı iddia edilse de bu kesinlik kazanmamış. Lahitin bulunduğu yerde ki heykeli İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde yer alıyormuş. Kaynaklara göre kütüphanede yaklaşık 9.500 ile 12.000 arasında kitap rulosu bulunduğu tahmin ediliyor.

Çeşitli depremler gören kütüphane birçok kez restorasyon görmüş ancak ön bölüm bugüne kadar bütün haşmeti ile ayakta kalabilmeyi başarabilmiş. Kütüphanenin ön bölümünde 4 ayrı heykel göreceksiniz. Celsus’un niteliklerini ortaya koyan bu heykellerden soldaki heykel Bilgelik (Sophia), ikincisi Erdem (Arete), üçüncüsü zeka (Ennoia) dördüncü sıradaki ise ilimi (Episteme) temsil ediyor. Pek çok tarihi eserimizin başına gelenler gibi bu heykellerin orijinalleri 1910 yılında Viyana’ya götürülmüş. Ve heykellerin aslı Viyana Ephesos Müzesi’nde sergileniyormuş. Bizim gördüklerimiz ise bunların birebir kopyaları, bu durum çok üzüntü verici.

Antik dünya tiyatroları arasında önemli bir yere sahip olan Efes Antik Tiyatrosu’na doğru gitme zamanı. Büyük Tiyatro ile Celsus Kütüphanesi’ni birbirine bağlayan Mermer Cadde üzerinde ilerlerken yolumuz üzerinde sol arka tarafta kalan Agora kalıntılarını görüp ve bir iki kare fotoğraf çekip ilerledik. Tiyatronun ilk inşa edildiği tarih Helenistik döneme ait iken sonrasında İmparator Cladius döneminde yeniden inşa edilmeye başlanmış ve son durumuna yaklaşık M.S. 117 yıllarında ulaşmış. Roma imparatorluğu döneminde tiyatro ve gladyatör gösterilerinin, konserlerin merkezi olmuş ve halkın toplandığı bir toplantı alanı görevini de üstlenmiş. Ayrıca St.Paul’ün vaazlarının gerçekleştiği yer olması nedeniyle de burası Hristiyanlık adına çok önemli bir yer. Tiyatro, 3 katlı ve  kimi kaynaklara göre 25 bin, kimi kaynaklara göre de 24 bin kişi kapasiteli, izleyici alanı 215 derecelik açıya sahip.

***Tiyatro yakın tarihte Efes Festivali kapsamında konserlere ev sahipliği yapsa da, mevcut eserlerin yüksek ses desibelinden zarar göreceği düşüncesi ile artık kullanılmıyor.

Çağımız insanları için önemi olmasa da Antik çağ insanları için büyük önem taşıyan Mil Taşları’na yer vermeden geçemedik. Zamanında bu taşlar insanların yönlerini bulmalarını sağlamış ve merkezden ne kadar uzaklıkta olduklarını göstermiş. Bu taşlar dönemlere göre farklı isimler ile adlandırılmış. Helenistik dönemde stadia (185 metre) denilirken Roma döneminde Milla Passuum (bin adım) ismini almış. Mil taşlarının üzerine o dönemin imparatoru kim ise onun adı kazınarak belirgin olması adına da bu isimler kırmızıya boyanmış. İmparator öldüğü zamanda adı taşlardan kazınıp silinerek, yeni dönem imparatorunun ismi yazılırmış.

Sıra geldi Tanrıça Artemis’e ithaf edilen ve M.Ö 550 yıllarında tamamlanan Artemis Tapınağı’na. Kaynaklarda diğer adı Diana Tapınağı olarak geçiyor. Dünyanın Yedi Harikası arasında yer alan bu tapınağı gördüğünüzde bu mudur diyeceğiniz kesin. Çünkü tapınağı oluşturan taşlar sökülerek İsa Bey Camii ve başka yerlerin yapımında kullanılmış. Sel suları, deprem gibi doğal afetler nedeni ile yıkılan tapınaktan bugün kalanlar, bir antik sütun ve antik döneme ait taşlardan ibaret.

Antik kenti gezdikten sonra Efes Müzesi’ne uğramamak olmazdı, kesinlikle bir şeyler eksik kalırdı. Önemli eserleri barındırması ve ziyaretçi kapasitesi ile Türkiye’nin en önemli müzelerinden biri olan Efes Müzesi’nde ağırlıklı olarak çevresinde bulunan antik kentlerden getirilen eserler sergileniyor. Eserler bulundukları yerlerin adlarına göre ayrılmış salonlarda sergileniyor. Bu salonların dışında müze içinde ve dışında da bir çok tarihi eser yer alıyor. Kaynaklarda 64.000 adet (https://izmir.ktb.gov.tr/TR-77103/selcuk-efes-muzesi.html )  eser bulunduğu belirtilse de her geçen gün yapılan kazılar sonucunda büyük bölümü Efes kazılarından olmak üzere bulunan eserlerde müzeye dahil ediliyor. Bu yeni kazılarda bulunan eserlerde ‘’Yeni Buluntular Salonu’nda sergileniyor. Müze salonlardan, bölüm, galeri ve avludan oluşuyor. Yamaç Evler ve Ev Buluntuları Salonu, Sikke ve Hazine Bölümü, Mezar Buluntuları Salonu, Efes Artemis Salonu, İmparator Kültleri Salonu, Arasta Bölümü, Antik Çağ’dan –  Osmanlıya Bölümü, Müze avlusu.

Müzede çok çeşitli ve kayda değer eserler olmakla birlikte aşağıda ilk fotoğrafta yer alan Efesli Artemis heykeli en ilginç olanıydı. Artemis,  Zeus’un kızı ve Apollon’un kız kardeşi ve ay tanrıçası olarak da bilinir. Ayrıca ölümlülere salgın hastalıklar ya da ani ölümler gönderme ve hastalıkları iyileştirme gücüne sahip. Doğa tanrısı olarak da hayvanların efendisi. Kazılar sırasında bulunan Efesli Artemis’in ise bir Anadolu tanrıçası olan Kibele’nin bir versiyonu  olduğu sanılıyor. Dayanaklardan bir tanesi çok memeli Tanrıçanın, Efes’te basılmış paraların üzerinde başında Kibele’nin bir özelliği olan bir taç ile resmedilmiş olması. Efes’e ne zaman geldiği saptanamasa da değişik dinlerin etkisi altında çeşitli evreler ve değişimler geçirerek Efesli Artemis’e dönüşmüş ve çok değerli kültür varlıklarımız arasına girmiş.

Antik dünya içindeki gezimiz şimdilik burada sona erdi. Efes’e gittiğinizde bu dünyaya uğramayı es geçmeyin deriz. Bireysel olarak alınan giriş biletleri bütçeyi sarsabileceğinden mutlaka Müze Kart alın ki o çevrede bulunan diğer yerleri de ücretsiz gezme imkanınız olsun. Kart bir yıl geçerli olduğundan diğer illerimizdeki güzide müzeleri, sergileri, antik kentleri de ücretsiz gezebilirsiniz. Yazımızı bitirmeden önce fotoğraflarımız içinden seçtiğimiz Efes Antik Kenti’ne ait birkaç kare fotoğraf daha paylaşmak istedik.

Sağlıklı, bol gezmeli, görmeli, keyifli, çok gülmeli yolculuklarınız olması dileğiyle .

 

Continue Reading

Gezi

Karadağ (Montenegro) Gezimiz

Adriyatik Denizi kenarında, istediğinizde tarihin içinde olacağınız, istediğinizde dağların karşısında deniz tatilini yapacağınız, gece hayatının rengarenk olduğu, yakın mesafede ve vizesiz Karadağ ( Montenegro) tatilimizi anlatmaya başlayalım.

Gideceğimiz ülkenin öncelikle tarihi olmak üzere doğal güzelliklerini araştırmayı seviyoruz. Bu, ülkenin tarihi ve doğal güzelliklerini değerlendirirken nereden beslendiklerini anlamamıza yardımcı oluyor. O zaman hemen ülkenin tarihinden çok kısa bahsedelim ki sonrasında nereleri gördük sırasıyla anlatalım. Yüzlerce yıl Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliği altında kalan Karadağ, Sovyetler Birliği döneminde Yugoslavya’nın altı cumhuriyetinden biri iken Yugoslavya’nın parçalanmasının ardından Sırbistan-Karadağ olarak anılmış. Ardından 2006 yılında yapılan referandum ile Sırbistan’dan ayrılarak bağımsızlığını kazanan bir ülke olarak yoluna devam etmiş. Çok genç bir ülke olan Karadağ, tarihi ve eşsiz güzelliği nedeni ile UNESCO tarafından da koruma altına alınan şehirleri, liman kentleri, Sveti Stefan gibi ada ve turistlerce pek bir rağbet gören şehirleri ile gezilip görülmeye değer bir Balkan ülkesi.

 

Yolculuk başlasın … İsmini Karadağ’ın başkenti Podgorica’dan alan havalimanına inişimiz yaklaşık 2 saat kadar sürdü. Valizlerimizi aldıktan sonra yaklaşık 1 saatlik otobüs yolculuğumuzun ardından eski yerleşim yerlerinden birisi olan ve en çok ismini duyduğumuz Budva’ya ulaştık. Burada gördüğümüz yerler Sveti Stefan, ünlü Dans Eden Kız Heykeli, St Sava’s Church  ve Stari Grad ( Eski Şehir ) oldu.

 

Old Town (Eski Şehir) labirent şeklinde uzayan dar sokaklar boyunca sıralanan tarihi binaların, kiliselerin, göze şirin görünen evlerin, çeşitli restoran ve kafelerin bulunduğu, kaybolmak istenilecek güzel bir bölge. Deniz keyfi dışında şehrin tarihi yapılarını da ziyaret ederek güzel kareler yakalamak isterseniz bence bu bölge en uygun yer. Kapılar, pencereler, labirent içindeymiş hissi veren sokaklar ve azımsanamayacak bir kalabalık. Biz gittiğimizde bir an sağanak yağmur yağdı ve herkes ilk bulduğu kafeye girdi. Biz de hediyelik eşya almak için bunu fırsat bildik. Yağmur çok kısa sürdü. Sokaklar dolana kadar biz de keyif içinde fotoğraflarımızı çekebildik.

Budva’da en çok fotoğraf çekilen yer olan Deniz Kızı Heykeli’ne doğru yürümeye başladık. Bu heykelin olduğu nokta ve çevresi turistler tarafından en çok ziyaret edilen yerlerin başında geliyor ki bunu biz de yolumuz üzerindeki kalabalık ile deneyimledik. Rivayet odur ki, bu heykel burada boğulan bir kızı simgeliyormuş. Ama gerçek olan şu ki, eğer kalabalıktan fırsat bulabilirseniz Old Town manzarasını da kareye alarak çok güzel kareler yakalayabilirsiniz. Bunun dışında arkanızda kalan kayalık alanların oluşturduğu görsel şöleni de es geçmeyin deriz. Kayalık alana biraz tırmanarak çok güzel kareler elde edebilirsiniz.

Ülke dağlık bir bölgede yer aldığından haliyle sahil şeritleri de genel olarak kayalıklardan ve taşlıklardan oluşuyor. Açıkçası ince kum sahilleri olan yerleri sevdiğimizden ve burada denize girerken akrobatik hareketler yaparak denizde ilerlenebildiğinden bu sahiller pek hoşumuza gitmedi.

Sabah erkenden yola çıktığımızdan ve gün sonu yavaş yavaş geldiğinden otelimize doğru yola koyulduk. https://www.booking.com/hotel/me/slovenska-plaza.tr.html Otelimizin bulunduğu alan merkezde, yeşillikler içinde ve farklı konsept binaları içinde barındıran binalar bütünüydü. Benim için en güzeli ise otelin odalarının temiz, sade ve rengarenk olmasıydı. Renk seven insana renkli bir şeyler göster mutlu olsun.

Güzel bir uykunun ardından sabah kahvaltısı yaptık. Otelimiz sahile yürüyüş mesafesinde olduğundan sabah yürüyüşümüzü de tamamlayıp sahilden tekne ile kısa süre içinde Budva’nın Hawai  Adası’na gittik. Adanın bir tarafı Old Town manzarasına sahip. Bilginiz olsun denize girmek için yine taş ve kayalar üzerinde keklik gibi sekmek gerekiyor.

Hawai Adası’nda keyifli vakit geçirdikten sonra Budva’ya geri döndük ve bizim gibi turistlerin uğrak yeri olan Sveti Stefan’ı görmeye gittik. Budva merkeze 5 km kadar yakın mesafede yer alan Sveti Stefan için Adriyatik kıyısında yer alan bir ada otel diyebiliriz. Google’dan edindiğimiz bilgilere göre önceleri kara ile bağlantısı olmayan, 19.yy da 400 kadar kişinin yaşadığı, etrafı surlarla çevrili, zaman zaman savunma ve sığınma yeri olarak kullanılmış, 1960’lı yıllara kadar balıkçı köyü olarak bilinen, Tito zamanında ise köylülerin karaya taşınarak zenginlerin özel tatil yerlerinden biri haline getirilmiş bir bölge burası. Yugoslavya’nın parçalanmasının ardından 30 yıl için kiraya verilerek restorasyon gördükten sonra 50 odalı ve 8 süitli 5 yıldızlı bir otel olarak hizmet vermeye başlamış. Birçok ünlü simayı konuk eden bu ada otelin içini günümüzde sadece otel müşterileri gezebiliyor. Otel müşterisi değil iseniz otel ziyaretçi almıyor ancak otelin yan tarafında yer alan plajdan yararlana biliyorsunuz.

Budva merkeze dönerek yemeğimizi yiyip, akşam Old Town sokak aralarında dolaştıktan, canlı müzik dinleyip keyif yaptıktan sonra otelimize geri dönerek bir güzel dinlendik. Sabah kahvaltımızın ardından küçük bir sahil kenti olan ve Kotor’a yakın mesafede bulunan Tivat’a doğru yola çıktık. Buradaki liman fazlaca lüks yat ve tekneye ev sahipliği yaptığından burası için yüksek gelir grubunda yer alan insanlara hitap eden bir yer diyebiliriz. Sanki burada gökyüzü bile başka parlak geldi birden 🙂 Tivat marinası çevresinde dolaştığımızda lüks yolcu gemileri, lüks oteller, kafeler, butikler ve oteller ile karşılaştık. Dolayısı ile buraya geldiğinizde bir kafede oturduğunuzda, Budva da ödediğiniz tutarların yaklaşık 2 katı kadar bir tutarda para harcayabileceğinizi buraya not düşelim.

Sırada biz gezentiler için Kotor şehri var. Tarihi ve mimari eserler açısından önemli bir yere sahip olan şehir 1979 yılından itibaren UNESCO‘nun Dünya Mirası Listesinde yer alıyor. Şehirde Old Town yani kalenin içinde kalan bölgede yok yok diyebiliriz; taş binalar, tarihi ve şirin evler, katedral, saat kulesi, Deniz Müzesi, tiyatro binası, güzel fotoğraf kareleri almanızı sağlayacak daracık sokaklar… Şehrin tam karşında ise görsel olarak hoşunuza gidecek yapay adayı da göreceksiniz. Şehri kuşbakışı seyretmek için Kotor Kalesi’ne de çıkabilirdi ancak bizim vaktimiz kısıtlı olduğundan kaleye çıkamadık ama ara sokaklarda gezmekte keyif verici oldu.

Kotar’a yakın mesafede bulunan Perast’a doğru yola koyulduk. Sanırım bu gezimiz içinde benim en sevdiğim yer burası oldu diyebilirim. Burası da Kotor gibi Unesco Dünya Mirası listesine eklenmiş. Öncelikle çok küçük bir yer olduğunu söyleyebiliriz. Burada gezip dolaşmak kısa sürebilir (Müze, kilise) ancak insan denize karşı oturup zaman dursun ve kimse size dokunmasın hissiyatını yaşıyor.

Şöyle bir denize bakayım dediğinizde Perast kıyısının biraz açığında St.George ve Lady of the Rocks (Kayaların Leydisi) adalarını göreceksiniz. Rehberimizin verdiği bilgiye göre St.George Adası 12.yy’da yapılma bir manastır barındıran doğal bir ada iken, Our Lady of Rocks adası şapel barındıran yapay bir adaymış. Yapay ya da doğal olsun kıyı şeridinden baktığınızda güzel görsel sundukları kesin. St. George Adası ziyarete kapalı iken diğer ada ziyaret açık ve sahilden kalkan botlarla oraya gidilebiliyor.

Sırada Sveti Nikola Kilisesi ya da diğer adıyla Çan Kulesi var. 17.yüzyılın ilk çeyreğinde yapılmış olan bu kilisenin merdivenlerinden çıkarak Perast manzarısını güzelce fotoğrafladık. Gezi grubumuzda olanların çoğu yemek yiyerek vakitlerini harcadılar ki sonra gezmeleri için vakit kalmadı. Bence önce gezmeli sonra yemek yemeliydiler. Mideleri doldu ama ruhları buradan ne yazık ki aç olarak dönmek zorunda kaldı.

Ertesi gün tekne ile Skadar Gölü’ne gittik. Sağlı sollu sazlıklar içinde nilüfer çiçekleri arasında salına salına giderken yeşil ve mavinin tonları çok güzel kareler verdi bizlere 🙂 Göl kenarında bir yerde durduk ve nefis göl manzarası karşısında balıklarımızı afiyetle yedik.

Gölde ki keyifli gezintimizin ardından otelimize geri döndük ve akşam yemeğimizin ardından ertesi gün yola çıkacağımızdan valizlerimizi toparladık. Budva da kaldığımız günlerin gecelerinde dışarıya çıktığımızda her yerde müzik, eğlence, dans vardı. Gündüzü ayrı güzel gecesi ayrı güzel yerlerden birisi:)

Vizesiz olması, ülkemize yakın mesafede bulunması, deniz tatili isteyen içinde, kültür turu isteyen içinde, gece hayatı renkli olsun diyen içinde kesinlikle bir şeyler bulabileceği, havası güzel, eğlencesi güzel keyifli bir ülke burası. En kısa zamanda ziyaret etmeniz dileğiyle.

Continue Reading

Gezi

Küba Gezimiz

Farklı kültürlere olan ilgim ve renklerin dünyasına olan tutkum nedeniyle elbette Küba’yı görmem gerekiyordu. Aylar öncesinden rezervasyonumuz tamamlandığında günler Küba’yı, oradaki yaşamı, gezi programındaki yerleri araştırmakla geçti daha doğrusu geçmek bilmedi. Uçuştan bir gece önce heyecan dorukta, içinde bilmem kaç rengarenk giysiden oluşan bavulum hazır şekilde kenarda ve ruhum çoktan Küba’ya hazır şekilde uyudum.

Nihayet uçuş günümüz geldiğinde çok erken saatlerde Atatürk Havalimanı Dış Hatlar da gezi grubumuz ile buluştuk. Air France Havayolları ile Paris aktarmalı Havana uçuşuna geçtik. Paris havalimanında yaklaşık 5 saat kadar bekledikten sonra 15 saat kadar havada  kaldık. Grubumuzda enerji o kadar yüksekti ve herkes o kadar heyecanlıydı ki kimse uykuya geçiş yapamadı. Bu uzun yolculuk çok eğlenceli geçti; sohbetler, kahkahalar, açık büfe haline getirdiğimiz uçağın mutfağı…Her şey çok güzeldi.

Küba gezimize başlamadan önce, Küba da kaldığımız otellerin ve öğlen yemeklerini yediğimiz yerlerin adı ile giderken aklınızda bulunması gereken kısa notları sayfanın en altına dipnot olarak aldım.

1.GÜN

Çok uzun süren uçak yolculuğumuzun ardından havalimanına yakın otelimize yerleşip akşam yemeğimizi yiyerek ama yorgunluktan ne yediğimizi anlamadan dinlenmeye çekildik. Oteli sadece gecelemek için kullanıp sabah erkenden adanın doğusuna inmek üzere ilk uçağa binip otelden ayrılacağız.

Gezimize adanın doğusundan başlayarak batıya doğru ilerleyecek ve doğu-batı arasındaki farklılıkları açık şekilde göreceğiz.

mappa_di_cuba_province

2.GÜN- HOLGUIN

Otelimizde kahvaltı yaptıktan sonra ilk uçak ile Holguin’e uçuyoruz. 1.5 saatlik uçuşun ardından Küba Milli Marşı’na da adını veren Bayamo şehrine gidiyoruz. Ortada büyük bir meydan ve bir park, her yerden kulağınıza gelen güzel Latin müzikleri, gülümseyen ve rengarenk kıyafetlerle yürüyen insanlar, sıcak hava, Küba ve ben.

 

 

 

Daha ne olsun. Ağzım kulaklarımda bu renkli şehri dolaşıp yemeğimizi yedikten sonra Holguin’e geri dönüyoruz.

 

 

 

 

 

 

Gezimiz boyunca her daim göreceğimiz üzere kadınlar ve özellikle yaşlılar elinde büyük şemsiyeler taşıyor. İlk başta bu sıcak havada neden şemsiye taşıdıklarına anlam veremesek de güneşin kavurucu sıcaklığını hissettikçe ve 1-2 gün sonra da aniden tropikal yağmurlara yakalanınca çok net anladık.

Yemek saati gelince midemden çok kulağıma seslenen bir restoranta gittik. Ses güzel, figürler güzel, müzik desen hadi ne oturuyorsun kalk türünden.

 

Yemek sonrası sokak aralarında dolaşırken enteresan görüntülere de rastlıyoruz.

Biz de bulunan minibüslerin karşılığı bu araçlar.

 

Yollarda ya da küçük dükkanlarda açıkta et satışı yapıyorlar.

 

 

Ve görünce yüzümüzü gülümseten bir kare.

 

Ve oturma odaları…Sallanan sandalyeler olmazsa olmazlarından.

 

 

 

Akşam otelimizi de görünce keyfimiz ve kahyasına diyecek yoktu.

 

 

 

3.GÜN- SANTİAGO DE CUBA

Sabah kahvaltı saatinde grubumuzla birlikte daha dinç bir şekilde bir araya geliyoruz. Ülkede her şey kısıtlı ve az olduğundan sabah kahvaltılarında verilen domates ve salatalık dilimlerine hayretle bakar bulduk kendimizi . O kadar ince dilimlenmişlerdi ki salatalık dilimin altından diğer dilimi çok net şekilde görebiliyorduk.

 

Yol güzergahımız üzerinden birkaç kare.

 

 

 

 

Yolculuk sırasında dikkatimi ilk çeken ülkenin doğu kesimlerinde kullanılan ve zaman zaman karşılaştığımız, ülkemizdeki cezaevi arabalarına benzeyen kafesli araçlarla yolculuk etmeleri oldu. Tıklım tıkışık, basık, sıcak, doğal olarak o ortamda insanların ifadesiz yüzleri…

Kahvaltı sonrası 1.5 saatlik otobüs yolcuğunun ardından Kristof Kolomb’a ”cennet varsa burasıdır” dedirten, 1959 yılında Castro’nun  zaferi ilan ettiği, eski başkent ve 2. Büyük şehir olan Santiago De Cuba’ya geçiyoruz. Bu şehir diğerlerine göre daha bir renkli ve canlı gibi geldi.

 

 

 

 

 

Gün içinde Bacardi ailesine ait Bacardi Binası’nı, Jose Marti’nin de anıtsal mezarının bulunduğu Cementerio Santa Ifıgeni‘yi, Moncada Karargahı’nı, Fidel tarafından devrim zaferinin ilan edildiği Belediye Sarayı ile birlikte daha birçok noktayı geziyoruz.

Bacardi Binası…Bacardi Küba’da ünlü bir rom firması.

Küba’daki ilk devrim hareketi, Fidel Castro ve yol arkadaşlarının 26 Temmuz 1953 günü, adanın en büyük askeri  karargâhı sayılan Moncada Kışlası’na saldırmasıyla başlamış ancak bu saldırı başarıya ulaşamamış. Yine de bu  saldırı Amerika’nın boyunduruğu altındaki yönetimdeki Batista’ya karşı özgürlük bilincinin uyanmasında etkili olmuş. Fidedel Castro bu girişim sonucu 16 yıl hapis cezasına çarptırılmış ancak bu hareketi ciddiye almayan Batista yönetimi, Fidel ve  yol arkadaşlarını 21 ay sonra serbest bırakmış.

 

Kurşun delikleri hala duvarlarda duruyor.

Küba da en çok etkilendiğim yerlerden birisi de Cementerio Santa Ifıgeni. Bu yer için mezarlık demek pek içime sinmiyor çünkü  sanat eserlerinin bulunduğu açık hava müzesi gibi. Salgın hastalıklardan ölenlerin, özgürlük mücadelelerinde hayatlarını kaybedenlerin, Buena Vista Social Club’ın üyelerinden Compay Segundo’nun ve Küba’nın ulusal kahramanı ve şairi Jose Marti’nin de mezarı burada.

 

 

 

 

 

 

 

 

Gün yavaş yavaş biterken en son uçsuz bucaksız deniz manzarasına sahip El Morro Kalesi’ne gidiyoruz. Kalenin kapısı ve asma mekanizması, günümüze kadar sağlam bir şekilde ulaşmış.

1997’de UNESCO Dünya Mirası listesine girmiş bu kalenin burçlarına çıktığımızda Karayip kıyılarının muhteşem görüntüsü ile karşılaşacağımızı bilmiyorduk.

 

 

4.GÜN-CAMAGÜEY
Küba’nın yüzölçümü bakımından en büyük ama nüfus bakımından 4. en kalabalık şehri olan CAMAGÜEY’e doğru yola çıkıyoruz.

Otobüs durağı

 

Camagüey geçmişte önce kıyıda kurulmuş ancak sonrasında korsan istilaları nedeniyle iç taraflara doğru taşınmış bir şehir. Eski Şehir bölgesi ile Unesco koruma listesinde.

 

Renk renk, tek katlı evlerle çevrili bir meydan, her yerde olduğu gibi bu şehirde de kulağımıza sürekli bir tını şeklinde gelen Latin müzikleri…Her şehirde ayrı bir güzellik, ayrı bir hava var.

Yemekten sonra Carmen Meydanı’na geliyoruz. Nuestra Senora del Carmen Manastırı’nın da bulunduğu bu meydanı, tunçtan yapılmış heykeller süslüyor.

 

 

 

Serinleyip bir şeyler içtikten sonra sokak aralarında dolaşıp Küba’nın insanlarını da fotoğraflayarak Agramonte Parkı’na gidiyoruz. Bu ara içecek olarak burada Tukola ve Crystal (Bira) çok fazla tüketiliyor. Kafein ihtiyacınız varsa Tukola’dan karşılayabiliyorsunuz.

 

Ve şehirden yaşama dair fotoğraflar.

 

 

 

5.GÜN-TRİNİDAD

Otelde yaptığımız kahvaltının ardından yola çıkıyoruz. Trinidad’a varmadan önce 30 binden fazla kölenin çalıştığı ve 70’ten fazla şekerkamışı değirmeninin bulunduğu VALLE DE LOS INGENIOS/ ŞEKER VADİSİ’ni gezmeye gidiyoruz. Köleleri izlemek için inşa edilen Iznaga Kulesi’ne mutlaka çıkmalıyız diyoruz. Sonra manzarayı görünce iyi ki çıkmışız diyerek gülümsüyoruz.

 

 

Sonrasında Unesco Dünya Miras Listesi’ndeki Trinidad şehrinde, pastel renkli evler, Arnavut kaldırımları, saray ve meydanları, dar sokaklarında kadınların sattığı elişlerine bakıp alışveriş yapabilme imkanı…Bir cafede oturup Afro-Küba ritimleri ile danslarına eşlik edip, Küba’nın özel içeceği olan Canchanchara’larımızı yudumluyoruz.

 

 

 

Küba denildiğinde ilk akla gelenlerden biri de purodur. Proların nasıl yapıldığını izleyebileceğimiz puro fabrikasına gidiyoruz ancak fotoğraf makineleri yasak olduğundan bu ilginç fabrikayı fotoğraflayamıyoruz. Fabrika çalışanları neredeyse diz dize çalışıyor. Seri bir üretim var ki son kontrol aşamasında tütün sahip olduğu özelliklere göre sınıflandırılıp tütünün satış fiyatı belirleniyor.

Fabrika ve çevre gezileri sonrası otele dönüyoruz.

6.GÜN / SANTA CLARA
Sabah otelde aldığımız kahvaltı sonrasında Trinidad’tan 1 saat sürecek otobüs yolculuğu ile SANTA CLARA’ya geçiyoruz.

 

 

İlk olarak Ernesto Che Guevara Anıtı’na gidiyoruz. Che’nin anıtının hemen önündeki devasa meydan Plaza de la Revolucion Ernesto Guevara. Çok büyük bir meydan, devrime tanıklık etmiş yüzlerce noktadan biri. Küba’daki tüm meydanlar gibi temiz ve düzenli ki bu insana kendini iyi hissettiriyor .

Burada askeri üniforması içinde CHE nin bir heykeli bulunuyor. Heykel, yaklaşık 12 metre yüksekliğinde ve bronz. Heykelin altında ise, 1967 yılında, Bolivya’da çatışmada öldürülen Che ve arkadaşlarının mezarları var.

CHE Guevera, 17 Ekim 1997 tarihinde, askeri bir törenle buraya defnedilmiş. Mezarın bulunduğu yerde, fotoğraf çekmek kesinlikle yasak.

Sıra CHE’nin AnıtMezarı’nı ziyaret etmeye geldi. Mezarı, küçük bir oda içinde en yakın arkadaşları ile birlikte duvar mezar şeklinde… Odaya girerken belli sayıda insan alınıyor, kısa süre kalıp çıkarılıyorsunuz. Odanın bir köşesinde devrimin sürekliliğini simgeleyen ve hiç sönmeye devrim ateşi yanıyor. Fotoğraf çekilmesi yasak olduğu için sadece gözlerimize hapsettiğimiz görüntüler ile oradan ayrılıyoruz. Mezar alanının yanındaki bölümde Che Guevera’ya ait eşyaların ve fotoğrafların olduğu Che Müzesi yer alıyor. Binanın dışında oldukça büyük bir mozalenin üzerinde de Che’nin heykeli bulunuyor.

 

Sırada Monumento a la Tome del Tren Blindado var. Küba tarihi açısından önem taşıyan ve Batista askerlerinin bir kısmının pusuya düşürüldüğü trenin vagonlarını ve içindeki çeşitli fotoğraflar ile döneme ait eşyaları görüyoruz.

CHE’nin gömleği

Santa Clara’da öğle yemeğimiz sonrasında UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde yer alan CIENFUEGOS’a hareket ediyoruz. 1 saatlik otobüs yolculuğu sonrasında varışımızla şehri gezerek Küba’nın keyfini çıkartıyoruz.

 

Santa Clara’nın Vidal Meydanının dört bir yanında birçok tarihi bina yer alıyor. 1885 yılında yapılmış Caridad Tiyatrosu ilgi çeken binalardan bir tanesi.

2 saatlik yolculuk sonunda akşam saatleri yaklaşırken Karayip Denizi deyince akla ilk gelen şehir VARADERO’ya geçerek deniz kenarındaki her şey dahil otelimize varıyoruz. Günün yorgunluğunu, içeceklerimizin eşliğinde bembeyaz kumlarda sahilde dinlenerek atıyoruz.

7.GÜN- VARADERO-CAYO BLANCO ADASI

VARADERO da tam pansiyon otelimizde keyifte yapabilirdik ama biz ekstra olarak düzenlenen CAYO BLANCO ADASI turuna katılıyoruz. İyi ki de gitmişiz, bir deniz ve kum bu kadar mı güzel olur!

Diğer adı Beyaz Ada olan bu adadaki mercan ve süngerler görselliği daha da muhteşem hala getiriyor.

Bir de ada da yediğim istakozun tadı hala damağımda. Küba da bir çok yerde yedik ama buradaki ayrı bir lezzetliydi. Belki de bu güne kadar gördüğüm en muhteşem manzara yüzündendir.

8.GÜN / HAVANA

Her gün yeni baştan ritmin, tarihin, kültürün ve müziğin içinde Küba’ya uyanmak. Bugün tüm gün Havana gezimiz var ve biz çok heyecanlıyız. Eski model arabaları, binaları, Fidel Castro’nun eskiden konuşmalar yaptığı ünlü Devrim Meydanı’nı, Devrim Müzesi’ni, Armas Meydanı’nı, gurur kaynağımız ATATÜRK’ün Büstü’nü, Prad ve sahil caddesini görerek akşam saatine kadar şehri turlayacağız.

Havana denilince akıllara gelen ilk yerlerden biri Devrim Meydanı. Meydanın bir köşesinde önünde Jose Marti heykeli bulunan dev bir dikilitaş bulunuyor. Çevresinde ise İçişleri Bakanlığı binasının üzerinde demirden Che silüeti yer alırken yine resmi binalardan bir diğerinin üstünde ise Camilo Cienfuegos’un silüeti var. 1 Mayıs kutlamaları bu büyük meydanda yapılıyor.

20161121_214941

 

semiha-whats-up-2896

Havana’daki Devrim Müzesi’ni ziyaret etmeden olmaz. Bu bina devrim öncesi başkanlık sarayı iken devrim sonrası müze haline getirilerek halka açılmış. Kesinlikle vakit ayrılması gereken tarih kokan bir bina. Gezerken biraz hüzün, çokça haklı gurur, başarı ve tabi devrim ruhunu hissediyorsunuz.

 

 

 

 

1956’da Fidel Castro önderliğindeki 82 kişi, 12 kişilik Granma yatı ile Meksika’dan Küba’ya gelerek Sierra Maestra dağlarına çıkmışlar. Granma yatı Küba Devrim Müzesi bahçesinde sergileniyor ancak fotoğrafını çekmek yasak. Alttaki fotoğrafta Devrim için ölenlerin anısına sonsuza kadar yaşayacak olan simgesel ateş ve arkada Granma yatının  küçük bir bölümü görünüyor.

 

Küba Devrim Müzesi’nde Che Guevara ve Camilo Cienfuegos’un gerçek boyutlu balmumu heykelleri de var.

 

Müzeden sonra Museo del Ron Havana Club’a gidiyoruz. İçki kültürünüz varsa ve Rom’un nasıl yapıldığını merak ediyorsanız bu müzeye uğramalısınız. Müze rehberi eşliğinde, bölünmüş ve birbiriyle bağlantılı odalar halinde Rom’un nasıl yapıldığını dinleyebilirsiniz.

 

 

Ayrıca binanın üst katında Afrikalı kölelerin adaya getirilirken kullandıkları aletleri de görebilirsiniz. Rehberimiz Kristof Kolomb’un keşfederek (Ekim 1492) İspanyol toprağı ilan ettiği Küba’da ilk kalıcı yerleşimin 1511′de kurulduğunu, İspanya’dan düzenli gemi seferlerinin başlaması sonucu Havana’nın ticari ve stratejik önemini artırdığını, bu arada hayvancılığın, tütün ve şekerkamışı üretiminin artmasından ve işgücü ihtiyacından dolayı Afrika’dan çok sayıda köle getirildiğini anlatıyor.

 

 

 

Ardından Armas Meydanı’na gidiyoruz. Yaşayan capcanlı, rengarenk bir yer burası. Kitaplar, CD’ler, kulağınıza her daim uzaktan da olsa ulaşan müzikler, belirli bir ücret karşılığı birlikte fotoğraf çektirebileceğimiz rengarenk insanlar.

 

 

Küba da duygu seli yaşadığımız anlara geldik. 2008 yılında Metin Yurdanur’un eseri olarak Havana’ya dikilen ATA’mızın büstünü görmek çok ama çok onur verici idi. Grubumuzla birlikte hep bir ağızdan İstiklal Marşımızı okuduk. ATA’mızın değerinin binlerce km uzakta da bilinmesinden dolayı çok mutlu olduk. Ayrıca büstün meydana konulmasına izin verdiği için sevdiğim Küba’yı biraz daha sevdim.

 

 

 

Prado ve Sahil Caddesi’ni de dolaştıktan sonra otelimize döndük.

 

 

 

 

9.GÜN- PINAR DEL RİO
Kahvaltı sonrası puroları ile ünlü Küba’nın mutlaka görülmesi gereken başka bir bölgesi olan Pınar Del Rio’ya gidiyoruz. Rehberimizden bu şehrin Küba’nın tarım merkezi olduğunu, topraklarında dünyanın en kaliteli tütünün yetiştiğini ve Vinales’in, Pınar del Rio’ya bağlı bir kasaba olduğunu öğreniyoruz.

 

 

Ekstra tur olarak aldığımız Vinales Valley gezimize başladık bile. Pınar del Rio bölgesindeki Vinales Vadisi UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan önemli bir doğal bölge.

 

 

Cueva del Indio Vinales mağarasının içi oldukça geniş ve tavanı çok yüksek. Mağarada sarkıt ve dikitlerden oluşmuş aydınlatmalı bir yoldan kısa bir mesafe ilerledikten sonra, mağara içinde sandalla ufak bir gezinti yaparak yine doğa ile kucaklaşıyoruz.

 

Küba’ya gitmeden önce görsellerinden dolayı çok merak ettiğim Brezilyalı ünlü ressam Diego Riviera’nın öğrencisi Leovigildo Gonzalez tarafından vadinin kenarındaki dik ve sarp bir kayanın üzerine çizilmiş Mural de la Prehistoria adlı 120 metre yükseklik ve 180 metre genişliğindeki evrim teorisini anlatan dev duvar resmini görünce çok heyecanlanıyorum. Muhteşem bir görsellik sunuyor vadiye, etkilenmemek mümkün değil.

 

 

Otele dönerken gördüğümüz evler ise sanki film setindeymişiz gibi bir his uyandırdı.

 

Akşam son anda program değişikliği ile gittiğimiz bar… Mojito, enfes müzikler ve en güzeli/değerlisi Buena Vista Social Club Orkestrası’nı dinleme şansını elde etmenin verdiği mutluluk.‘’ Chan Chan’’

 

 

 

Grubun fotoğrafları için Atakan Baykoçak’a teşekkür ederim.

10.GÜN / OLD HAVANA-ERNEST HEMİNGWAY-FLORİDİTA
Bugün Yazar Ernest Hemingway’in San Francisco de Paula kasabasındaki çiftlik müze evine gidiyoruz. İçi olduğu gibi korunduğu için sadece dışarıdan gezilebiliyor. Bugüne kadar içeriye sadece Sovyet lideri Gorbaçov’un girmesine izin verilmiş. Geniş pencerelerden, duvarlarda sanatçının Afrika’da vurduğu hayvanların dondurulmuş başları, kütüphanesinin bölümlerini, yazı masasını, daktilosunu, dinlenme odasını görüyoruz.


Evini gezdikten sonra Old Havana yani Eski Havana’ya dönüp Hemingway’in de sürekli uğradığı bir bar olan Floridita’da yemeğimizi yiyiyoruz. Küba’lıların papa adı ile andığı yazarın, barın sol köşesinde, sol kolunu bar tezgahına yaslamış şekilde duran bronz heykeli bulunuyor. Mekan oldukça popüler ve turistler yoğunlukta.

 

 

Sıra geldi El Capitolio binasına…Burası A.B.D’ nin Washington D.C şehrindeki Kongre Binası’na çok benzeyen bir yapı. 1959 yılına kadar hükümetin yönetim merkezi olarak kullanılmış ama şu anda Küba Bilimler Akademisi ve Ulusal Bilim ve Teknoloji Kütüphanesi. Yüksek bir bina olduğundan şehrin birçok noktasından rahatlıkla görülebiliyor.

 

 

Grubumuza serbest zaman verildiğinde Old Havana’nın ara sokaklara girip dolaşıyoruz ve alışveriş yapıyoruz.

 

 

KÜBA… Renklerin, müziğin, kültür çeşitliliğinin ve en önemlisi de devrimin ülkesi. Belki bir 10 yıl sonra tekrar gidip görmek ve yaşanan gelişmelere tanıklık etmek gerekir. Bakalım, gün neler getirir bilinmez.

 

İyi gezmeler.

Kaldığımız otellerin listesi aşağıdadır.

1.GÜN / Panorama Hotel 4*
2. GÜN / Playa Costa Verde 4*
3. GÜN / Casa Grande 4*
4. GÜN / Brisas Santa Lucia 4*

5. GÜN / Trinidad Del Mare 4*
6. GÜN / Melia Sol Palmeras 5*
7. GÜN / Melia Sol Palmeras 5*

8. GÜN / İberostar Park Central 5*
9. GÜN / İberostar Park Central 5*

Öğlen yemeklerini yediğimiz yerler.

1.GÜN / 7 Haziran Uçakta
2. GÜN / 8 Haziran Bayamo’da yerel restaurantta
3. GÜN / 9 Haziran Santiago De Cuba – Matamoros Restaurant
4. GÜN / 10 Haziran Camagüey – La Campana De Toledo
5. GÜN / 11 Haziran Trinidad – Plaza Mayor
6. GÜN / 12 Haziran Santa Clara – Los Canayes Restaurant
7. GÜN / 13 Haziran Varadero otelde veya ekstra tekne turunda
8. GÜN / 14 Haziran Havana – Santo Angel Restaurant
9. GÜN / 15 Haziran Pınar Del Rio – Dos Hermanas Restaurant
10. GÜN / 16 Haziran Old Havana’da Floridita Restaurant

NOTLAR

Kapıda vize ile ülkeye giriş-çıkış yapılabiliyor. Pasaportunuza giriş-çıkış işlemleri yapılmıyor.

Para birimi CUC  1cuc=1Euro  CUC, sadece turistler tarafından kullanılıyor. Küba da havalimanında döviz büroları var. Ülkeye gittiğinizde orada değiştirebilir, artan paranız kalırsa dönüşte tekrar Euro ya dönüştürebilirsiniz. Küba halkının kullandığı para birimi ise Peso’dur. Bunu sadece kendileri kullanıyor.

Ülkede şampuan var ancak çok pahalı. Dolayısı ile bazı yerlerde özellikle otel giriş ve çıkışlarında sizden şampuan isteyen kadınlarla karşılaşabilirsiniz.

Adanın doğu bölgelerinde pencerelerde cam yok çünkü ülkede cam imalatı yok. Dolayısı ile evlerin pencereleri tahtadan. Özellikle ülkenin doğusunda her evde 37 ekran TV ve ülkenin her yerinde göreceğiniz üzere sallanan sandalye mutlaka var.

Açık tenli iseniz yanınızda mutlaka bir iki kutu 50 faktör güneş yağı bulundurun. Ekvatora yakın olduğundan güneş ışıkları daha dik açı ile geliyor ve gerçek anlamda yakıcı bir sıcaklık oluyor.

Kral palmiyesinin ülkenin sembol ağacı olduğunu öğreniyoruz

En önemlisini en sona sakladım. Tur ile gidecek olursanız rehberinizin mutlaka deneyimli ve bilgili olmasına dikkat edin. Bilgi ile görseller birleşince akılda daha kalıcı oluyor .

HAZİRAN 2013

Continue Reading

Popüler