Connect with us

Kitap

Eduard Einstein Vakası

Published

on

”Bir annenin ıstırabı; bir dahinin zaafından ötürü duyduğu utanç ve suçluluk duygusu; terk edilip unutulmuş bir oğlun acı dolu sesi… Dramın üç kahramanının iç dünyalarını büyük bir başarryla bize aksettiren Laurent Seksik.” (Kitabın arka kapak yazısından)

Fransız yazar Laurent Seksik’in bu biyografik romanı, yüzyılın fizik dehası, e=mc2’nin babası Albert Einstein’ın şizofreni hastası oğlu Eduard Einstein’ın hikâyesini anlatıyor. Kitap, Eduard Einstein’in 1930 yılında İsveç’teki Burghölzli Kliniğine yatırılması ile başlıyor.

Einstein oğlunun hastalığını hiçbir zaman kabul edememiş, ondan sürekli uzak durmuş ve oğlu da babasını çok iyi anmamış.

”Babamdan bahsederken dilim niye mi böyle zehir saçıyor? Haberin yok mu? Cümle alem biliyor zannediyordum. Babam bizi; annemi, ağabeyimi beni 1914 Ağustos’unda Berlin’deki peronda terk etti. O günden sonra da savaş ilan edildi.”

Babam dışında meşru bir varlığım yok. Kalkıp buraya gelmeden önce benden bahsedildiğini işitmiş miydiniz? Hayır. Yoktum. Var olmamak için ne yaptım? Hiç. Hiçbir şey yapamadım. Bu dünyada bir başka Einstein’a yer yok. Yere göğe konamayan ünlü şahsiyet derdinden mustaribim.” (Sayfa 42)

Eduard’ın sık sık hastaneye yatması, hastane çıkışlarında yaşamını hasta bakıcı eşliğinde sürdürmesi, her geçen gün masraflarının artmasına neden olmuş.

”Eski kocasının her ay verdiği para zar zor yetiyor. Nobel ödeneği var tabii. Albert, ödülü kazanana tahsis edilen 80.000 kronu ona teslim edeceğine dair verdiği sözü tuttu. Para iki kısma bölünmüştü. 40.000’iyle iki daire satın alınmıştı. 40.000’i bankaya yatırılmıştı. Birikim, 1929 buhranı sırasında eriyip gitti. Bugün, matematik ve piyano derslerini veriyor. Şartlar gerektirirse temizliğe gider. Kalçalarının dayanacağını ümit ediyor. Tek ümidi bu işte: dayanmak. Kendisine daha çok para vermesini rica etti eski kocasından. Ama Naziler onun malına mülküne el koydu, bankaya yatırılmış parayı gasp etti. Capurh’daki evi, Berlin’deki daireyi elinden aldılar. Albert Avrupa’dan her şeyini kaybetmiş olarak ayrılacak. Sürgün vakti geldi onun için. Hitler iktidarda olduğundan beri, rejimin azılı düşmanı.” ( Sayfa 67)

Eduard’ın annesi Mileva…. Albert Einstein ile Mileva’nın yolları Zürih Politeknik Üniversitesi’nde kesişir.  Mileva, Fizik ve Matematik bölümündeki tek kadındır. Einstein, O’nun zekâsına, ve sakinliğine hayran olur. Evlenmeden hamile kalan Mileva okulu bırakmak zorunda kalır ve doğumu hiçbir kütükte kayıtlı olmayacak kızı Liesel’i doğurur.  Daha sonrasında da Einstein’ın gölgesinde zorunlu nedenlerle ev hanımı kimliğine bürünür.

Mileva, her daim oğlunun yanında olup onun tek destekçisi olur. Şizofreni teşhisi konduktan sonra durumu daha da ağırlaşan, öfkesini bastırmakta zorlandığından ona zaman zaman zarar veren, annesini çok üzen Eduard onun ölümü ile başa çıkmakta çok zorlanır.

”Mezarlığa gelince ağır ağır ilerleyen şapkalı bir adam gördüm arkadan. Kısacık bir an, onun babam olduğunu sandım. İçimdeki muazzam sevinci bastıramadım. Gidip kollarına atılmak istedim. Yerimden fırladım. Yanına varınca başka biri olduğunu anladım. Tetikte bulunmazsam olacağı bu işte. Ağabeyim de orada değildi. Annenin cenaze törenine katılmıyor musun? Tam ismine layıksın, Hans -Albert.

On kişi kadardık. Böyle nitelikli bir kadına göre gerçekten çok az. Babam için, kalabalıklar ta nerelerden kalkıp gelecektir, bundan adım gibi eminim.”  (Sayfa 200)

1933 yılında Burghölzli kliğinde son kez görüşen ve sonrasında 22 yıl birbirini görmeyen Albert Einstein ile oğlu Eduard’ın bu kopuk ve sancılı ilişkisi yazarın anlatım tarzı ile insanın içine işliyor. Eduard’a ilişkin bölümler Eduard’ın gözünden aktarılırken, Einstein ve Milena ile ilgili bölümler üçüncü bir göz tarafından anlatıyor.

Çaresizlikten oğlundan kaçışı tek çözüm olarak gören bir baba, babasından nefret eden, hastalıklar, karamsarlıklar, sesler, görüntüler arasında bir ömür geçiren bir oğul ve kendisini oğluna adayan sessiz ama mücadeleci Mileva’nın hayatına dokunmak benim açımdan ilgi çekiciydi.

Size de benim gibi keyifli okuma saatleri dilerim.

Haziran 2020   @gezipduru_ys      @okumali_ys

 

Gidilecek yollar, okunacak kitaplar, izlenecek filmler sınırsız ve ucu açık. Nefes alacağımız sayı bile belli dedik. Başladık gezmeye, okumaya, gözlemlemeye… Gezdikçe çoğaldık, okudukça bilinçlendik ve izleyip, gözlemledikçe çevremizde devasa olarak nitelenen sorunları, sıkıntıları !!! minnacık görmeye başladık ve sonuç olarak birlikte huzur bulduk. İnsan bu zamanda başka ne ister ki ! Dünya ne büyük biz insanlar ne kadar küçük demeye ara vermeden devam ettik. Kim bilir hayatımızın sonuna kadar daha ne kadar çok söyleyeceğiz. Franz Kafka ne kadar güzel demiş. ‘’Ölümün olduğu bu dünyada, hiçbir şey çok da ciddi değildir aslında." Öncelikle sağlığımızın değerini bilip, kendimize iyi davranalım ve yatırım yapalım. Geze, göre ne tür yaşamlar varmış tanıklık edelim. Hayatınızı istediğiniz şekilde yaşamanız dileğiyle. Mutlu ve her zaman umutlu kalın .

Continue Reading

Kitap

Yürümenin Felsefesi

Published

on

Yürümenin Felsefesi olur mu ? Kitabın adını okuyunca aklıma gelen bu soruya hemen hayır ya da evet demenin erken olduğuna ve kitabı okumam gerektiğine kanaat getirdim. Yürümek ilk düşündüğüm anda ancak bir eylem olarak aklıma gelir. Otomatik olarak yaptığımız hareketlerden yalnızca bir tanesidir ki bunu felsefeyle bağdaştırmak ilginç geldi. Yürümek aslında ne çok  eyleme başlangıç teşkil eder. İki bacağın sırasıyla ileriye doğru devinimiyle oluşan yürümek, gezmek, kaçmak, spor yapmak, düşünmek, umutlanmak, huzur bulmak, sanatsal bir eser üretmek …

Frederic Gros tarafından yazılan Yürümenin Felsefesi kitabı birbirinden bağımsız 25  başlıktan ve bir kaynakçadan oluşuyor. İçindekiler sayfasında yer alan başlıklardan bazıları şunlar ki bu başlıkları görmek belki sizi okumaya sevk edebilir ; Yürüyenin Gündüz Düşleri Rousseau, Gündelik Gezinti Kant, Yerçekimi, Temel Şeyler, Yavaşlık, Kaçma Arzusu, Niçin bu kadar  bir Yürüyüşçüyüm, Dışarısı, Yürümek Spor Değildir.

Kitapta yer alan başlıklar altında yer alan yazılardan birkaç cümleyi sizinle paylaşmak istiyorum ki bu şekilde kitabın geneli hakkında bir bilgiye sahip olabilirsiniz.

Niçin Bu Kadar  İyi Bir Yürüyüşçüyüm Nietzsche

‘’’ Bir kitabın, bir insanın veya bir müzik kompozisyonunun değerini anlamaya yönelik ilk sorumuz şudur: Yürüyebiliyor mu.’’

Yalnızlıklar

‘’…Dünyaya sahip olunca kim yalnız hissedebilir ki kendini? Görmek, egemen olmak, bakmak sahip olmak demektir. Hem de mülkiyetin külfetleri olmadan; dünyanın manzarasından adeta çalarak faydalanırız. Ama tam olarak çalmak da değildir bu, çünkü tırmanmak emek sarf etmeyi gerektirir. Gördüğüm, görebildiğim her şey bana aittir. Ne kadar uzağı görüyorsam, o kadar çoğuna sahibim. Yalnız değilim: Dünya bana ait; benim için ve benimle var .’’

Sessizlikler

‘’Yürürken sessizlik dediğimiz şey, gevezeliğin, kulaklarımıza perde indiren, her şeyi birbirine katan ve bilincimizin engin düzlüklerini ayrıkotu misali istila eden daimi gürültünün kesilmesidir. Öncelikle gevezelik sağır eden insanı; Her şeyi saçma kılar, sizi serseme çevirir, pusulanızı şaşırtır. Gevezelik her zaman her yerdedir, dört bir yanı basar, dört bir yana yayılır . Ama en çok da dilimizin çarçur edilişidir gevezelik.”

Yürüyenin Gündüz Düşleri Rousseau

‘’ Rousseau ormanda yürürken, dünyevi duyguların sağanağından kurtulmuş, toplumsal arzuların artık nüfuz etmediği, nihayet ilk zamanlardaki gibi atan yüreğindeki coşkuyu dinler. Ayrıca bu gün boyu süren yürüyüşlerde,-kendinde homo viator’u, yürüyen insanı-kültürle, eğitimse, sanatla bozulmamış doğal insanı bulmaya yönelik çılgın planının çatısını kurar: Kitaplardan ve entelektüel toplantılardan önceki, toplumdan ve ücretli emekten önceki, maziye karışmış insandır bu . ‘’

Yabanın Fethi Thoreau

”Yürümek insana kar değil fayda sağlar, hem de fazlasıyla. Karla fayda arasındaki fark, kar getiren eylemleri benim yerime bir başkasının da yapabilecek olmasıdır. Ve gerçekte de kar getiren eylemler zaten başkaları tarafından da yapılabilir olagelmiştir. Rekabet ilkesinin yarattığı sabit bir gerçektir bu. Öte yandan, benim için faydalı olan şey tavırlara ,davranışlara , yaşamın başkasına katı surette devredemeyeceğim anlarına bağlıdır. THOREAU bir mektubunda, kendiniz için saptadığınız herhangi bir eylemi tartabilmek için şu soruyu sormanızı tembihler: Bunu benim yerime başkası da yapabilir mi? Cevabınız evetse, o fikri bırakın, tabii hayati önem taşımıyorsa.’’

İyi Olma Halleri

‘’Karar vermeye, düşünmeye, hesaplamaya gerek yoktur. Tek yapılacak şey yürümektir. Belki ileriyi düşünebilirsiniz, ama yürürken her şey yavaşlar; tahminler, beklentiler, cesaretiniz kırar. O halde yolculuğun bu ayağını bitirmek için kendi temponuzda yola devam etmeniz gerekir sadece. Huzur yalnızca yolu takip etmekten gelir. Sıkıntı ve trajediler, yaşamlarınız ve bedenlerinizdeki boş tarlaları eşeleyen şeylerdir. Siz uzaklarda yürürken bütün bunlar, durumunuzla alakasız ve müphem oldukları için rafa kalkar, bu yüzden huzur sizi yürürken yakalar. Büyük tutkuların yarattığı yorgunluğun, stres altında ezilen harala gürele yaşamların tatsızlığın yerini sadece yürüyüşün amansız bitkinliği alır. Huzur artık hiçbir şey beklemiyor olmanın, yalnızca yürümenin, yalnızca ilerlemenin hissettirdiği tazeliktir.

Gündelik Gezinti Kant

‘’Kant mavi gözlü, büyük kafalı, omuzlarından biri(sağ) ötekine göre daha yukarıda kalan hassas yapılı, orta boylu bir adamdı. Gözlerinden biri de bir süre sonra kör oldu. Kant tam bir düzenlilik örneğiydi, öyle ki ona Königsberg saati lakabını takmışlardı. Ders günlerinde onu evden çıkarken görenler saatin dakikası dakikasına sekiz olduğunu bilirdi. Sekize on kala şapkasını takar, sekize beş kala bastonunu alır, sekizde kapıdan çıkardı. Kant kullanmayı bırakabileceği son nesnenin saati olduğunu söylerdi. Hep aynı yolda yürürdü, öyle ki parktaki bu güzergah daha sonra Filozofun Yolu olarak adlandırıldı. Söylentiye göre, bu yolu hayatında sadece iki defa değiştirmişti: birinde Rousseau’nun Emile’ini edinmek, öteinde de Fransız Devrimi ilan edildikten sonra yayılan haberleri almak için.

Doğayla büyük bir mistik bağlantı kurmadan geçen bu sade yürüyüş; hijyenik bir gereklilik olarak kabul edilen bu haz vermeyen yürüyüş; tek bir gün bile aksatılmadan her gün çıkılan bu bir saatlik yürüyüş, yürümenin üç önemli yönünü gözler önüne sere. Bunlardan ilki tek düzeliliktir. Temelde, yürümek hep aynıdır bir ayağı diğerinin önüne atmaktır. Fakat tekdüzeliğin sırrı, can sıkıntısına deva olmasıdır. Can sıkıntısı, boş zihinle karşılaşan bedenin hareketsizliğidir. Yürümenin ikinci yönü düzenliliktir. Kant’ın etkileyici yanı, kusursuz disiplinidir. O gündelik yürüyüşler, her gün çalışarak geçirdiği saatlerin simgesi ve refakatçisidir. Her bir gün bir sayfa yazı, bir fikir, bir kanıt, bir ispat demekti. Bu günler bir araya gelince de devasa bir külliyata dönüştü. Üçüncü ve son yön ise kaçınılmazlıkla alakalıdır. Kant’ın öğleden sonra saat beşte evden çıkıp yürüyüşünü yapacağı kesinkes bilinirdi. Değişmez bir ritüeldi ve güneşin doğudan doğması kadar kesindir.

Tekrar

‘’Şairin nerde çalıştığını sorduklarında kız kardeşi eliyle bahçeyi gösterip ‘İşte çalışma odası’ demiş. Meşhur şair lirik şiirlerini yürürken yazarmış. Mırıldanarak bir aşağı bir yukarı dolaşır, doğru mısraları bulurken bedeninin ritminden faydalanırmış. Yürümenin tarihini incelerken Wordworth mutlaka karşınıza çıkar; bu tarihçeyle uğraşan pek çok kişi onu uzun gezintilerin fikir babası sayar.’’

Mayıs 2021

@okumali_ys

Continue Reading

Kitap

Kurtlarla Koşan Kadınlar

Published

on

Kurtlarla Koşan Kadınlar Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler

Tavsiye üzerine edindiğim kitaplardan biri olan Clarissa Pinkola Estés’in Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabını bitirdiğim zaman bugüne kadar okuduğum kitaplar arasında çok farklı bir yere sahip oldu ve başucu kitaplarımın arasında yerini aldı. Estés’, kadınları, kadınların bilinçaltında yatanları, ezilmişliklerini, sen bilmezsinleri, sen yapamazsınları, sevgisizliklerini, içlerinde yer alan güçlü kadının sesini isteyerek ya da istemeyerek, bilerek ya da bilmeyerek nasıl kıstıklarını, öz güven ve öz saygılarını nasıl yitirdiklerini ve en sonunda içlerindeki Vahşi Kadın’ı nasıl çıkaracaklarını masallarla bizlere çok detaylı bir şekilde anlatmış. Siz de okudukça göreceksiniz ki,  bazen bir sayfa bile yer tutmayan masalların onlarca sayfa süren yorumları ve isabetli analizleri okudukça parmak ısırtıcı hale gelecek.

Küçük bir bilgi….Bu anlatım sırasında karşınıza çıkan bazı kelimelerin anlamlarını bilmek ve bu bilgiler üzerinden sayfalar arasında ilerlemek gerekiyor. Bu kelimeler sıkça kullanılmakla birlikte okuma sürecine başladığınızda Estés’in diline bir süre sonra alışacaksınız.

Yukarıda bahsettiğim gibi kitabın ilk sayfalarını okumaya başladığınızda bilmediğiniz kelimelerle karşılaşacağınız için okuma süreci ilk başlarda sınırlı ve çok yavaş olacaktır. Bu aslında çok normal ve olması gereken bir durum. Ben kitabı ilk okumaya başladığımda roman okuyormuşum zihniyetindeydim. Neden kitap akmıyor, ben sayfalarda ilerleyemiyorum diye düşündüm. Sonrasında aklıma yazarın hayatını okuma fikri geldi. Yaşam mücadelesi içinde-çocuklar, çalışma hayatı ve aynı zamanda okul hayatı-kendisine çok az zaman ayırabildiği anlarda, günde 15-20 dakika ayırarak bilgileri resmen damıtarak kağıda geçirmiş. Dolayısı ile bu kadar uzun süreçte yazılan bir kitabı oturup bir gün de bitirmeyi istemek verimsiz bir okuma olacaktır diye düşündüm. Her kitap için geçerli olan bunun içinde geçerliydi, önemli olan kısa sürede bitirmek değil kitaptan maksimum fayda sağlamak gerekiyordu.

Kadınlar geçmişten gelen içsel güçlerini tekrar tanımak, iş seslerine kulak vermek, ayağa kalkmak, omuzlarını silkmek,  güçlü durmak, zaman zaman yeri geldiğinde kanatlanmak, mutlu olmak, öz saygıyı ve öz sevgiyi kendilerine göstermek, bunların hepsini gelecek kuşaklara aktarmak zorundadır.

Bu kitabı bir an önce okumaya başlamanız ve sonrasında bir başka kadına acilen tavsiye etmeniz gerekir. Ben kitabın son sayfasını okuyup kitabı kapattığımda bir damla yaş süzüldü gözümden. Yazarın  masallarını yazdıktan sonrasında yaptığı uzun uzun detaylı açıklamalarında bahsettiği karakter özelliklerini sergilediğimi ve bunu şimdiye kadar adını koyamadığım o vahşi kadının sesini bilinçli olmasa da dinlediğimi fak ettim. Bildiklerim ve kendiliğinden uyguladıklarım için kendimi tebrik ettim, öğrendiklerimi de bir kenara not ettim.

***Bu kitap kadınlar ve genç kızlar için bir başucu kitabıdır. Kitap bittikten sonrada ara ara açıp okumak masalların gücünden tekrar tekrar yararlanmak isteyeceksiniz.

Teşekkür ederim Estés.

Kitap yılların deneyimini içerdiğinden kitapla ilgili ne kadar yorum okursanız okuyun kitabı kendiniz okumadan fikir edinmeniz mümkün olmayacaktır. Bilmeniz gereken bilmediğiniz potansiyel gücünüzü açığa çıkaracak, anlamdıracak ya da var olan potansiyel gücünüze güç katacak, sayfalar arasından daha da güçlenerek çıkacaksınız.

Şimdi kitaptan bazı alıntılar yapalım.

  • ‘’Sağlıklı kurtlar ve sağlıklı kadınlar belirli ruhsal karakteristikleri paylaşırlar. Keskin bir duyarlılık, oyuncu bir ruh ve yoğun bir kendini adama kapasitesi. Kurtlar ve kadınlar, doğaları, araştırıcılıkları, büyük bir dayanıklılık ve güce sahip olmaları bakımından yakın akrabadırlar. Sezgileri çok güçlüdür; yavruları, eşleri ve sürüleriyle yoğun bir şekilde ilgilenirler. Sürekli değişen koşullara uyum sağlamakta deneyimlidirler; tuttuklarını koparmalarının yanında çok da cesurdurlar.‘’ Sayfa 16
  • ‘’ Öyleyse vahşi sözcüğü burada denetimden yoksun anlamına gelen günümüzdeki küçümseyici kullanımıyla değil, doğal bir hayat criatura’nın (yaratığın) doğuştan bir bütünlüğe ve sağlıklı sınırlara sahip olduğu bir hayat sürmesi anlamına gelen özgün haliyle kullanılmıştır. Bu sözcükler (Vahşi ve Kadın sözcükleri), kadınların kim olduklarını ve neyle meşgul olduklarını hatırlamalarını sağlar, bütün dişilere destek veren gücü ifade eden bir metafor yaratır. Kadınların onsuz yaşayamayacağı bir gücü simgeler.’’ Sayfa 20  
  • ‘’Psişedeki vahşi güçle ilişkinin koptuğuna dair duygu tonlu belirtilerden bazıları nelerdir? ….. Sadece kadınların dilini kullanırsak bu belirtiler şunlardır : Kendini had safhada yavan, yorgun, kırılgan, çökkün, kafası karışık, suskun, dizginlenmiş, heyecansız hissetmek. Kendini korkmuş, aksak ya da zayıf, esinsiz, cansız, ruhsuz, anlamsız, utangaç, sürekli kızgın, hafifmeşrep, sıkışıp kalmış, yaratıcılıktan uzak, bastırılmış, aklını yitirmiş hissetmek. Kendini güçsüz, sürekli kuşku içinde, sarsak, tıkanmış, bir işin sonunu getiremez, yaratıcı hayatını başkalarına teslim eden, eş, iş ya da arkadaş seçiminde hayatın altını oyan tercihler yapan, kendi döngülerinin dışında yaşamaktan, mustarip, kendini aşırı koruyucu, uyuşuk, belirsiz, mütereddit, kişiliğine uygun adımlar atamayan ya da sınırlar koyamayan biri olarak hissetmek. Kendi temposunda ısrar etmeyen, çekingen, Tanrı’sından ya da Tanrılarından ayrı düşmüş, kendini yenilemekten uzaklaşmış, içgüdülerini yitirmiş biri için en güvenli yer olduğundan ev hayatına, entelektüelliğe, işe ya da tembelliğe çekilmiş biri olmak… Durmadan korkmak; harekete geçmekten korkmak; durmadan üçe kadar sayıp başlayamamak; üstünlük kompleksi, müphemlik hissetmek ama yine de başka açılardan tamamen yetenekli, tamamen işlevsel olmak. Bu saydıklarımız bir çağın ya da yüzyılın hastalığı değildir ve kadınların her tutsak alınışında, vahşi doğanın her tuzağa düşürülüşünde, her zaman ve her yerde bir salgın şeklinde kendini gösterir. ‘’ Sayfa 24
  • ‘’Sağlıklı kadın tıpkı bir kurt gibidir: Sağlam, kunt, diri, hayat verici, konumunun bilincinde, yaratıcı, sadık ve göçebedir. Ancak vahşi doğadan ayrılmak kadının kişiliğinin zayıflamasına, bir hortlak ve hayalet halini almasına yol açar. Postu kolay deldiren, çelimsiz, sıçrayamayan, avlanamayan, doğuramayan, bir hayat yaratma yeteneğinden yoksun biri olmak için burada değiliz. Kadınların hayatı durağanlık içindeysek ya da can sıkıntısıyla dolu olduğunda, bu her zaman için Vahşi Kadın’ın ortaya çıkma zamanının geldiğini gösterir; ruhun yaratıcı işlevinin deltayı doldurmasının zamanıdır. Vahşi Kadın kadınları nasıl etkiler? Vahşi Kadın, müttefikimiz, önderimiz, modelimiz, öğretmenimiz olursa, iki gözümüzle değil, birden çok gözü olan sezginin gözleri aracılığıyla görürüz. Sezgiye sahip çıktığımızda, yıldızlı göğe benzeriz. Dünyaya binlerce göz aracılığıyla bakarız.’’ Sayfa 25
  • ‘’ İçgüdüsel doğayla yan yana olmak; hayat alanını belirlemek, kendi sürüsünü bulmak, yetenek ve kusurlarına bakmaksızın güven ve gurur duyarak bedeninin içinde olmak, kendi yararına konuşmak ve hareket etmek, farkında ve uyanık olmak, sezgi ve alanın doğuştan gelen dişil güçlerine dayanmak, kendi döngülerine girmek, ait olunan yeri bulmak, vakarla yükselmek, mümkün olduğunca yüksek bir bilinç düzeyini korumak demektir.’’ Sayfa 25
  • ‘’ Vahşi Kadın’ı oluşturan unsurlar nelerdir? Hem arketipsel psikolojinin bakış açısından, hem de kadim geleneklerde, Vahşi Kadın dişil ruhtur. O, Hayat/Ölüm/ Hayat kuvvetidir, yaşatma gücüdür, kuluçkadır. Sezgidir, uzağı görendir, derin dinleyicidir, sadık yürektir. İnsanları çok dilli kalmaya cesaretlendirir; düşlerin, tutkuların ve şiirin dilini akıcı bir şekilde konuşmaya yüreklendirir. O, fikirler, duygular, dürtüler, duygular, dürtüler ve bellektir. O, kaynaktır, ışıktır, gecedir, karanlıktır ve şafaktır. O, iyileştirici balçığın kokusu ve tilkinin arka bacağıdır. Bize sırları söyleyen kuşlar ona aittir. ‘Şu yoldan, şu yoldan’ diyen sestir. Haksızlık karşısında tehditler savuran odur. Büyük bir çark gibi dönen odur. Döngülerin yaratıcısıdır. Aramak için evi terk ettiğimiz odur. Eve gelmemiz onun içindir. O, nerede bulunur? Onu nerede hissedebilir, nerede hissedebilir, nerede bulabilirsiniz ? O çölleri, ormanları, okyanusları, kentleri dolaşır, kulübe ve şatolarda gezer. Nerede yaşar? Kuyunun dibinde, membalarda, zamandan önceki eterde. Gözyaşında ve okyanusta yaşar. O büyüdükçe hışırdayan ağaçların kabuklarında yaşar. Bugündedir, soframız da bir yeri vardır, arkamızda sıraya girer ve yolda önümüzde gider. Gelecektedir ve şimdide bizi bulmak için zaman içinde geriye doğru yürür. Dilin üretildiği yerde yaşar. Şiirde, perküsyon da ve terennüm de yaşar.’’ Sayfa 26 
  • ‘’Gerçek, yani fiziksel yazım süreci ise 1971’de temelleri tinsel köklerimizin şarkı dilinde bulunan özel bir çalışma yazmak üzere büyüklerimden kutsama isteyip aldıktan sonra evime dönmek için çölde yaptığım hac yolculuğun ardından başladı. Hepsine o zaman birçok doğrultuda sözler vermiştim ve bu sözler bütün bu yıllar boyunca harfi harfine korundu, bunların en önemlisi de şudur: ‘’ Bizi ve çektiklerimizi unutma.’’ Sayfa 514
  • ‘’ Çalışma özünde bütünsel içgüdüsel doğayı hastalıklı halinden kurtarmaya ve onun doğal dünyayla ruh dolu ve temel psişik bağlarını göstermeye çalışmaktadır. Bütün çalışmalarım boyunca kendini gösteren temel önerme tüm insanların yetenekli olarak doğduklarını iddia eder.’’ Sayfa 514  
  • ‘’Okura not… Kurtlarla Koşan Kadınlar bireyleşmeyle ilgili bilinçli çalışmaları desteklemeye gayret eder. Kitaba, yirmi kadar bölüm halinde yazılmış düşündürücü bir çalışma olarak yaklaşılırsa daha iyi olur. Her bölüm kendi başına okunabilir. Kitap her bir okurun kişisel hayatının burada önerilenlerin karşısında tartılmasına, lehinde ya da aleyhinde bir karar verilmesine, ötesine geçilmesine, derinleştirilmesine, ona geri dönülmesine ve süre giden bir olgunlaşma sürecinden bakılmasına dönük bir çağrı yapmaktadır. Okumaya zaman ayırın. Bu çalışma yavaş yavaş ve uzun bir zaman diliminde yazıldı. Yazdım, çıkıp gittim, üzerine düşündüm, geri döndüm ve biraz daha yazdım, çıkıp gittim, biraz daha düşündüm ve geri döndüm ve biraz daha yazdım. Çoğu kişi bu çalışmayı yazıldığı şekilde okudu. Bir parça okuyup dışarı çıktılar, üstünde düşündüler, sonra tekrar geri geldiler .’’ Sayfa 515 

İçinizdeki Vahşi Kadını bulmanız, çok daha öncesinde bulduysanız da dal budak salarak onu beslemeniz ve güçlendirmeniz dileğiyle

Keyifli okumalar dilerim.

Ocak 2021  @gezipduru_ys    @okumali_ys

Continue Reading

Kitap

Eşekli Kütüphaneci

Published

on

Eşekli Kütüphaneci tanımlamasının kitap sever ve araştırarak kitap almayı seçen kişilere yabancı gelmeyecek bir tanımlama olduğunu düşünüyoruz. Sanırım ben de sosyal medya kanallarının birinde kitap tanıtımı yapılırken karşılaşmıştım. Öncelikle kitabın ismi dikkatimi çekerken, sonrasında yazarı ve en önemlisi de köylü kadınlarımızın aydınlanması için didinen bu kütüphaneciyi tanımak istedim. Kitabı okuyup bitirdikten sonra çok kıymetli insan Mustafa Güzelgöz’ü birkaç kişiye ulaştırmamıza vesile olabilirse diye de bu yazıyı hazırlamaya karar verdik.

Kitabın arka kapak yazısı aslında kitabın geniş özeti diyebiliriz.

‘’Sıcak bir yaz günü, peribacaları diyarına Yunanistan’ın Larisa şehrinden Dimitrios Katsikas adında biri gelir. Bu genç adam, yıllar önce bu topraklardan göçe zorlanan büyükbaba ve büyükannelerinin izini sürmek, bir daha buraya dönemeyen akrabalarının yerine bu güzel yerleri gezmek istemiştir. Tesadüfler karşısına yörenin sevilen şahsiyetlerinden “Baba” lakaplı Aziz Güzelgöz’ü çıkarır. Aynı yaşlardaki bu iki genç kısa sürede kaynaşır. Dimitrios, Aziz’in evine konuk olunca, bu büyüleyici diyarda inanılmaz bir adamla tanışır. Aziz’in babası Mustafa Güzelgöz’dür bu kişi; namı diğer Eşekli Kütüphaneci.

Fakir Baykurt’un, klasik anlatımının tüm olanaklarından yararlanarak, gücü yetene, hatta bitene dek, hasta yatağında yazdığı bu son romanında, sevgi, kardeşlik, azim, cesaret gibi duygular yine okuru sarıp sarmalıyor.

Kitaptan alıntılar;

  • ‘’Cahilliği yok edecek ilaç bilim değil mi ? Evet, bilim. İşte o da kitapların içindedir. Cahilliği ancak okumakla yenebiliriz. Karanlığı okuyup öğrenmekle, kafayı ışınlandırmakla yenebiliriz .’’ sy. 40
  • ‘’Kitap sevgisi de bütün öbür sevgiler gibi doğuştan vardır; ama uyuyordur. Zamanla uyandırılması; yoksa olan yerlerden alınıp aşılanması gerekir.’’ sy. 42-43
  • ‘’ Elimin altındaki kitapları ışık topları gibi, karanlığın, hem de karanlıkçıların üstüne fırlatıp fırlatıp atasım geliyor .’’ sy 45
  • ‘’ Bilmezliğin tarlasına bir küçük kültür fidanı diktim .’’ sy 49
  • ‘’Akıl uyanmayınca kafa çalışır mı? Kafa çalışmayınca para kazanılır mı ? Aklı uyandıracak olan da kitap, kitaplık.  Ben böyle  düşünüyorum.’’ sy  56
  • ‘’…toplam 36 köye eşeklerle kitap ulaştırılıyor.’’ sy 73
  • ‘’Az söz er yükü, çok söz eşek yüküdür.’’ sy 103

Mustafa Güzelgöz’ün Hayatı

‘’ 1921 yılında Ürgüp’te doğdu. İstanbul’da Tiftik ve Yapağı Dışsatım Birliği’nde depo memuru olarak çalışmaya başladı. II. Dünya Savaşı nedeniyle 1940 yılında askere alınarak üç buçuk yıl Tokat’ta askerlik yaptı. Askerlikten sonra memleketine döndü. Futbola olan ilgisini gören dönemin kaymakamı, kendisinden Ürgüplü gençleri futbola çalıştırmasını istedi ve karşılığında kendisini Tahsin Ağa Kütüphanesi emekliye ayrılan memuresinden boşalan kadroya atadı.

Böylece kütüphaneciliğe başlayan Güzelgöz, kütüphanecilik alanında herhangi bir bilgisi olmadığı halde kendini yetiştirerek modern bir kütüphane oluşturma çabasına girişti. İlk iş olarak Harf Devrimi’nden sonra kütüphanenin bir odasında çürümeye terkedilmiş Osmanlıca kitapları oradan çıkartarak kurtardı. Yakın çevresindeki tanıdıkları ile konuşarak ellerindeki kitapları kütüphaneye bağışlamalarını sağladı..

Köylülerin yararlanamadığı kütüphaneyi onların ayağına götürmek üzere kitapları eşeklerle taşıma fikrini hayata geçerdi ve 36 köye eşek sırtında hizmet verdi. Bakanlıktan aldığı iki yeni memur kadrosu ve eşekler için yem bedeli talepleri karşılandı. Yeni görevlilerin kendi bölgesinde en az beş köye kendi eşekleri ile hizmet götürmesini sağladı.

Ürgüp dışındaki hemşerilerine mektup yazarak kitap bağışı, gazete ve dergi abonelikleri sağladı. Kütüphaneye radyo koyarak erkeklerin toplanması için köy kahvesine bir alternatif haline getirdi. Kadınların kütüphaneye gelmesi için dikiş makineleri satın alıp kütüphanede dikiş kursları başlattı.

Güzelgöz’ün yöredeki sosyal ve kültürel hayatı zenginleştiren diğer çalışmaları arasında spor teşkilatı kurması, Mustafapaşa ve Çökek köylerinde, köy duvar gazetesi köy duvar gazetesi için panolar oluşturması (Ulus Gazetesi, 1963), Ürgüp ilçesinde folklor çalışmalarını başlatması ve bando kurma çalışması, köylerde sineme makinesiyle gösterimler yapması, fotoğrafçılık çalışmaları için fotoğraf makineleri, agrandizör ve baskı sarf malzemeleri temin etmesi, jeneratör edinerek elektrik olmayan köylerde dahi saydam gösterimi gerçekleştirmesi yer alır. Ayrıca Çökek köyünde köylülerin ürünlerini değerlendirebilmesi için onları kooperatifçilik çalışmalarına yöneltmiştir.

Çalışmaları, halkına gönüllü olarak hizmet eden yaratıcı insanları ödüllendirmek üzere 1963 yılında ABD’de düzenlen bir yarışmada “The Lane Bryant Uluslararası İnsanlık Hizmetinde Gönüllü Takdirnamesi” ile ödüllendirildi. Kütüphaneye Amerikan Barış Gönüllüleri tarafından 1963 yılında bir cip, 1967 yılında ise Ürgüp’e geziye gelen ABD büyükelçisi tarafından bir pikap hediye edildi.

Çalışmaları ile bir bölgesel kalkınma önderi haline gelen Güzelgöz, kütüphane müdürlüğü dışında bir çok kurumda daha görev aldı. Asli görevi olan kütüphane müdürlüğünü ihmal ettiği, diğer görevlerinde şahsi çıkar sağladığı şikayetleri üzerine bir soruşturma geçirdi ve emekliye ayrılması istendi. 1972 yılında düzenlenen bir jübile ile 28 yıl sürdürdüğü kütüphanecilikten ayrıldı.

Emekli olduktan sonra yaşamını Ürgüp’te sürdüren Güzelgöz, ilerleyen yaşına bağlı solunum yetmezliği nedeniyle 18 Şubat 2005 tarihinde öldü.

(Alıntı :   https://tr.wikipedia.org/wiki/Mustafa_G%C3%BCzelg%C3%B6z)

Anlatım dili basit, akıcı, bilgilendirici olmasının yanında Mustafa Güzelgöz’e ve yaptıklarına saygı duymak adına kesinlikle okunması ve kütüphanenizde yer bulması gereken bir eser.

Keyifli okumalar dilerim.

Aralık 2020

@okumali_ys      @ gezipduru_ys

Continue Reading

Facebook

Popüler