Connect with us

Film

Mekanlar ve Yüzler

Published

on

Orjinal adıyla Visages Villages belgeseli, Avrupa sinemasının en önemli yönetmenlerinden Agnès Varda ile Fransız sokak sanatçısı ve fotoğrafçısı JR’nin ortaklaşa çalışması.

Varda ve JR’nin Fransa kırsalında dolaşırken birbirleriyle, karşılaştıkları insanlar ile sıcak diyaloglarına, sonrasında da o sevimli arabalarında insanların fotoğraflarını çekerek bunları büyük ebatlarda basmalarına ve bunları sanatsal bakış açılarını da işin içine katarak uygun mekanlara asmalarına eşlik ediyoruz. İki sanatçı arasında 55 yaş kadar bir fark olsa da aralarındaki uyum, sohbetlerinin esprilerle bezenmiş olması, Varda’nın geçmişe dair anıları ve iki sanatsal aklın fotoğraf projelerinin ortaya çıkarttıkları kareler keyifle izlenebilir bir belgesel film ortaya çıkarmış.

Öncelikle Fransız sokak sanatçısı JR hakkında kısa bir bilgi verelim. Berlin’den Şangay’a kadar çeşitli şehirlerde gerçekleştirdiği Şehrin Kırışıklıkları (Wrinkles of the City)* projesi için 2015  yılında İstanbul’a gelerek projesi kapsamında Tarlabaşı, Galata, Eminönü, Balat ve Mahmutpaşa gibi semtlere gitmiş, yanına gönüllüleri de alarak siyah portre fotoğrafları dev ölçeklerde basmış, bunları derme çatma binaların yan cephelerine, duvarlarına yapıştırarak mekanları ve yüzleri yorgunlukları/eskimişlikleri ile çok net şekilde gözümüzün önünde sergilemiştir.

*Prestijli TED (Yaymaya Değer Fikirler) Ödülü’ne layık görülen sanatçı JR tarafından dünyanın çeşitli şehirlerinde gerçekleştirilen “The Wrinkles of the City” özel bir tarihe sahip şehirlerin dahil edildiği dünya çapında bir sanat projesi olarak tanınmaktadır.

Agnes Varda kimdir ? Yeni Dalga (Nouvelle Vague)*** sinema akımının tek kadın temsilcisi olan, yönetmen, sinemadan belgesele, belgeselden fotoğrafa kadar geniş bir yelpazede sanatın kolları arasında sarmaş dolaş olan ruhu özgür bir kadın.

Varda, Cléo de 5 à 7″ (5’ten 7’ye Cléo ) ve “Le Bonheur” (Mutluluk) filmleriyle sinema dünyasının öncüleri arasında yer alırken, 2017’de Akademi’nin Onur Ödülü’nü alan ilk kadın yönetmendir. Ayrıca Cannes Film Festivali’nde de 2015’teki Altın Palmiye Onur ödülü alan ilk kadın yönetmen olurken, Fransa’nın en yüksek seviyedeki Ulusal Madalyası Légion d’Honneur ve Fransız Akademisi’nin René Clair Ödülü’nü de almıştır.

*** Yeni Dalga akımı ile ilgili bilgi ve film adları yazımızın en altında yer almaktadır.

Mekânlar ve Yüzler ile kendi alanlarında iki başarılı sanatçının el birliği yaparak, zaman zaman geçmişe giderek, çoğu zaman gittikleri yerlerdeki insanlarla güzel dostluklar kurarak, duygusal anlar yaşayarak, yaşamın içinden kareler sunarak, sonuç itibariyle bize keyifli anlar yaşatan bir belgesel ortaya çıkarmışlar. Özellikle Agnes Varda’nın gözlerinin ve o şirin mi şirin ayaklarının yurdun dört bir yanına giden trenin dış cephesini kaplaması gerçekten görülmeye değer. Varda gidemediği her yere böylelikle gidiyor ve her yeri görebiliyor 🙂

“Yeni Dalga akımının büyükannesi”, üretken, yaratıcı ve yenilikçi, Fransız fotoğrafçısı ve yönetmen Agnes Varda 2019 yılında, kanser tedavisi görürken 90 yaşında hayatını kaybetti. Kendisini geç tanımakla birlikte eserleri güncelliğini koruduğundan en azından eserlerine yetişebildim diye teselli buluyorum.

Hayat dolu bu belgeseli izlemeniz dileğiyle.

Mayıs 2020  @gezipduru_ys     @okumali_ys

***Yeni Dalga (Fransızca: la Nouvelle Vague) 60’ların başında durağanlaşan Fransız sinema sektörüne karşı konulmuş bir protesto, bir başkaldırı, François Truffaut, Jean-Luc Godard, Éric Rohmer, Claude Chabrol ve Jacques Rivette’in öncülüğündeki bir sanat akımıdır. Bu Yeni Dalga’nın özelliklerini kısaca şöyle sıralayabiliriz; monotonluğa karşı çık, var olanı değiştir, denemekten korkma. Yeni Dalga akımını benimsemiş filmler bu  özellikleri barındırdığından dolayıda birbirine benzemez. Her yönetmen, her filminde farklı, kendine özgü yeni bir şeyler dener. Bu akım, başta Truffaut ve Godard gibi iki yönetmeni sinema dünyasına kazandırırken, Andre Bazin de, Yeni Dalga akımına yaptığı katkılardan dolayı “Yeni Dalga’nın manevi babası” olarak anılmıştır.

Yeni Dalga akımı içinde yer alan film örneklerini aşağıda görebilirsiniz.

1- 400 Darbe / Les Quatre Cents Coups (1959) – François Truffaut

2- Hiroşima Sevgilim / Hiroshima Mon Amour (1959) – Alain Resnais

3- Serseri Aşıklar / À bout de Souffle (1960) – Jean-Luc Godard

4- Piyanisti Vurun / Tirez sur le Pianiste (1960) – François Truffaut

5- Lola (1961) – Jacques Demy

6- Kadın Kadındır / Une Femme est une Femme (1961) – Jean-Luc Godard

7- Cléo Beşten Yediye / Cléo de 5 à 7 (1962) – Agnès Varda

8- Jules ve Jim / Julet et Jim (1962) – François Truffaut

9- Alphaville (1965) – Jean-Luc Godard

10- Koleksiyoncu Kadın / La Collectionneuse (1967) – Éric Rohmer

Gidilecek yollar, okunacak kitaplar, izlenecek filmler sınırsız ve ucu açık. Nefes alacağımız sayı bile belli dedik. Başladık gezmeye, okumaya, gözlemlemeye… Gezdikçe çoğaldık, okudukça bilinçlendik ve izleyip, gözlemledikçe çevremizde devasa olarak nitelenen sorunları, sıkıntıları !!! minnacık görmeye başladık ve sonuç olarak birlikte huzur bulduk. İnsan bu zamanda başka ne ister ki ! Dünya ne büyük biz insanlar ne kadar küçük demeye ara vermeden devam ettik. Kim bilir hayatımızın sonuna kadar daha ne kadar çok söyleyeceğiz. Franz Kafka ne kadar güzel demiş. ‘’Ölümün olduğu bu dünyada, hiçbir şey çok da ciddi değildir aslında." Öncelikle sağlığımızın değerini bilip, kendimize iyi davranalım ve yatırım yapalım. Geze, göre ne tür yaşamlar varmış tanıklık edelim. Hayatınızı istediğiniz şekilde yaşamanız dileğiyle. Mutlu ve her zaman umutlu kalın .

Continue Reading

Film

Narayama Türküsü

Published

on

Narayama Türküsü filmini izlerken görecekleriniz ve duyacaklarınız hakkında peşin hüküm vermemek adına filmi izlemeden hemen önce Ubasute hakkında bilgi sahibi olmak gerekiyormuş. Size fikir vermesi adına biz bilgileri kısaca derleyip toparladık.

Ubasute nedir ?

Ubasute’un varsayılan kökleri Japonya’nın uzak geçmişine dayanıyor. Ubasute yaşlı ya da hasta yakınlarını ormanın ücra bir köşesinde ölüme bırakmak anlamına gelen eski bir Japon halk adeti. Ubasute aynı zamanda obasute olarak da bilinir ki bu yaşlı bir kadını terk etmek anlamına gelir. Bir diğer kullanılan terim ise ebeveyni terk etmek anlamına gelen oyasute’dir.

Ubasute birçok efsaneye konu olmuştur. Bu efsaneler her ne kadar bir yakını terk etme üzerine olsa da aslında aileye saygıyı da öğütlemektedir. En bilinen anlatılardan olan Ubasuteyama’da annesini bırakmak için onu dağ tepesine çıkaran çocuğun annesinin bütün yolu oğlunun kolay geri dönmesi için kemikle işaretlemesi anlatılır. Bu hikâye annenin her şeyin farkında olmasına rağmen bu yaptığıyla oğlunu hala önemsediğini ve sevdiğini gösteren detayı da içerir.

Gelelim filmimize ….1983 yapımı, Shohei Imamura imzalı, Cannes Altın Palmiye “En İyi Yönetmen” ödüllü Narayama Türküsü ile Narayama Dağının eteklerinde, ıssız küçük bir köyde yaşanan Ubasute geleneğine şahit oluruz. Bu dağ köyünde hayatta kalmak için sürekli mücadele verilir. Kıtlık en büyük tehdittir ve bu nedenle yoksullukla başa çıkabilmek için fazla çocuklar satılmakta, öldürülmekte ve 70 yaşına gelen ihtiyarlar aileleri tarafından dağın doruğuna taşınarak orada bırakılmaktadır.

Bu köyde yaşayan 69 yaşındaki Orin de dağa gitme hazırlıkları yapar ve bunu geleneğin bir parçası olarak gördüğünden durumu çok  doğal karşılar. Bir sene sonra ise oğlu Tatsuhei tarafından sırtında dağa taşınıp kaderine terk edilecektir.

Filmi izlerken insanların davranışları ile doğadan görüntüler birbiri ardına verilir ki o anlarda doğa mı yoksa insan mı daha vahşi sorusu aklımıza gelir. Yaşlılık, topluluğa değer katma, feragat, üretme gücünden yoksun kalma ve insan doğasının şartlar oluştuğunda ortaya çıkan acımasız yönleri film de nakış gibi işlenmiş.

Vaktiniz olursa izleyin yerine mutlaka vakit ayırıp izleyin diyebileceğimiz bir film.

İyi Seyirler.

Haziran  2021   @ gezipduru_ys

Continue Reading

Film

Mary ve Max

Published

on

Adam Elliot’ın ilk yönetmenlik denemesi olan ve bence animasyona sınıf atlatan Mary and Max’i kısa süre önce izledim.  Animasyon, ”Stop-motion” denilen, kişilerin ya da fiziksel objelerin görüntülerinin anlık olarak alınmasından sonra birleştirilerek çekilenlerin, hareket ediyormuş gibi görünmesinin sağlandığı özel bir teknikle yapılmış. 1976 yılında geçen animasyon da yalnızlıktan muzdarip, toplum içinde yer edinemeyen, görüntülerinden dolayı çevrelerinden dışlanmış iki kişinin dostluk hikayesine tanık oluyoruz. Ayrıca günümüzde unutulmuş bir arkadaşlık biçimi olan mektup arkadaşlığı ön plana çıkarıldığından karakterlerimizin yaşamlarını ve zaman zaman da sırlarını paylaşıyoruz.

Mektup arkadaşlığı ile New York’ta yaşayan Max’in ve Avustralya’da yaşayan 8 yaşındaki Mary’nin günlük yaşamlarına, gözlemlerine, akıllarına takılan sorulara, yükselip alçalan duygu durumlarına, zaman zaman tebessüm ederek, zaman zaman  hüzünlenerek eşlik ettim. Birbirini hiç görmeden seneler boyunca mektuplaşan ve o mektuplarla bambaşka hayatlarda nefes alan iki farklı karakterin hayat macerası…

Şimdi biraz karakterlerimizi tanıyalım.

Mary’nin gözleri çamurlu su birikintisi renginde ve kozmik ruh hali tablosu bulunuyor ki bu tabloya göre ya dalgın ya hırslı ya da her zaman aç oluyor. Babası poşet çay fabrikasında çalışıyor. Mary en çok Early Grey çayı seviyor ve bir gün bu isimde bir kişi ile evlenmek istiyor:)  Nobletleri çok amaçok seviyor. Kardeşi yok ve annesi ona kendisinin bir kaza olduğunu söylüyor. Büyükbaba çocukların bira bardaklarının dibinden geldiğini söylediğinden Mary’nin kafası karışıyor. Annesi hep sağa sola sallanıyor ve sherry içiyor. Annesi sherry için büyüklere özgü çay diyor.

Max Yahudi, ateist ve her şeyi kafa karıştırıcı buluyor.Asperger Sendromu var, yaşıtları ile empati kuramıyor ve iletişim becerileri eksik.  44 yaşında ve uyku sorunu var ve bu nedenle geceleri TV izliyor.Her şey bir gün Mary’nin Max’e rastgele attığı bir mektupla başlıyor.  Mary mektubunda annesinden, babasından, horozlardan bahsediyor. Amerika da bebekler kutu kolaların içinden mi çıkar diye soruyor ve kendi resmini çizip mektubu gönderiyor. Max, Mary’nin  mektubunu 4 kez okuyup, 18 saat camdan baktıktan sonra karar veriyor ve mektubu yanıtlıyor. Yanıt olarak ; kilo vermek  istediğinden, gönderdiği resmi ilginç bulduğundan, Amerika da bebeklerin kola kutusundan çıkmadığından, bebeklerin hahamların yumurtladığı yumurtalardan geldiğinden, eğer Yahudi değilsen Katolik rahibelerin yumurtalarından, ateist isen pis ve yalnız fahişelerin yumurtalarından geldiğini yazıyor. Son olarak da ekmek arası çikolata sevdiğinden ve görünmez bir arkadaşı olduğundan bahsediyor.

Max ‘in gönderdiği mektup Mary’nin annesinin eline geçtiğinden ve bu kaçık adamın kızının mektup arkadaşı olmasını istemediğinden Mary’e mektuptan bahsetmiyor ancak bir tesadüf eseri mektup Mary’nin eline geçiyor ve mektuplaşmalar devam ediyor.

”Kusurlarımızı biz seçemeyiz, onlar bizim bir parçamız ve onlarla yaşamak zorundayız. Ama yine de arkadaşlarımızı seçebiliyoruz ben seni seçtiğim için çok ama çok memnunum. Herkesin yaşamı uzun bir kaldırım gibidir. Bazılarının taşları iyi döşenmiştir benim gibi diğerlerininkiler çatlaklar, muz kabukları ve izmaritlerle doludur …Umarım bir gün kaldırımlarımız kesişir .’’

Çizimlerin, renklerin, oluşturulan karakterlerin kesinlikle çok başarılı olduğunu ve bu güzel animasyonun her yaş aralığına hitap ettiğine inanıyorum. Hiç animasyon seyretmediyseniz başlangıç olarak Mary ve Max mükemmel bir seçim olacaktır.

İyi seyirler, bakıp görmeniz, görüp , içselleştirmeniz dileğiyle.

1  Nisan 2021

Continue Reading

Film

Sarhoş Atlar Zamanı

Published

on

Sarhoş Atlar Zamanı uzun süredir seyretmek istediğimiz ama bir türlü kendisine sıra gelmeyen kült filmler listemizde yer alıyordu. Dün İranlı bir lise öğrenci Mahi’nin, ülkelerine gelen Afganlı bir işçiye aşık olmasını konu eden Heiran filmini izledikten sonra İran-Irak sinemasına biraz ağırlık verelim istedik.

Sarhoş Atlar Zamanı, yönetmen Bahman Gobadi’nin 2000 yılında yaptığı film, İran yakınlarında sınıra çok yakın ve yönetmeninde köyü olan Bane de geçiyor. Film ile orada yaşayanlar için sıradan bizim içinse acımasız gerçeklikle karşı karşıya kalacağımız bir hikaye ortaya çıkarılmış.

 

Gerçek bir hikayeden esinlenen film, kaçakçılık ile geçinen bir aileyi konu ediniyor. Anne çocuğunu doğururken ölmüş, geriye 5 çocuk bırakmış ve çocukların babası da kaçakçılık yaparken öldürülmüş. Hikaye bundan sonra başlıyor ve zaten çok zor şartlar da devam ettikleri yaşamları artık tamamen bir mücadeleye dönüşüyor. Bu mücadeleye töreler ve coğrafi şartlar da tuz biber ekiyor. Kardeşlerden Madi, engelli ve çok hastadır. Çocukların geçimini sağlamak evin en büyüğü Ayoub’a kalmıştır ve okulu bırakmak zorunda kalır. Sürekli ilaç içen ve iğne vurulan kardeşin bir an önce ameliyat ettirilmesi gerekmektedir. Bu nedenle Ayoub da oradaki herkes gibi kaçakçılık işine girmek zorunda kalır.

Vazgeçilmez geçim kaynağı  olan kaçakçılık ile geçinmeye ve kardeşinin ameliyat parasını toplamaya çalışan Ayaub bunda başarılı olamayınca, kız kardeşi amcası tarafından Madi’nin tedavi ettirilmesi şartıyla evlendirilir ancak böyle bir şarttan haberi olmayan damadın annesi Madi’yi görünce istemez  ve Madi tekrar eve  döner.

Ayoub kaçakçıların yanında çalışmaya devam eder. Çetin kış şartları nedeniyle katırların soğuktan ölmemesi ve vücut ısılarının dengede olması için katırlara alkol içirilir. Filmin adı da buradan gelmektedir. Katırlar bu hava şartlarına alkol ile direnç göstermeye çalışırken, insanları sıcak tutacak doğru düzgün kıyafetleri bile bulunmaz.

Gerçeklik, hayatın acımazlığı karşısında insanların bir şekilde hayatlarını sürdürebilmek için kader olarak kabul ettikleri işler, çocukların çocuk olmadığı, erkek çocukların adam, kız çocukların kadın gibi davranmak zorunda kaldıkları bir dünyayı ajitasyona yer vermeden bize aktaran yönetmen, film ile farklı ülkelerden Altın Kamera Ödülü, Jüri Özel Ödülü, En iyi uzun metrajlı film ödülü ve Büyük Jüri Ödülü gibi ödüller kazanmıştır.

Filmi izlerken, yüreğiniz burkulacak, üzülecek, belki kendi veya çocuklarınızın içinde bulunduğu imkanları filmdeki çocukların imkanları ile karşılaştıracak ve sonuçta halinize şükredeceksiniz. Gerçekler acıdır ama bu onların yaşanmadığı anlamına gelmez.

İyi seyirler.

Şubat 2021       @gezipduru_ys       @okumali_ys

Continue Reading

Facebook

Popüler