Connect with us

Kitap

Ömür Diyorlar Buna

Published

on

Dünya Ağrısı kitabı ile tanıştım yazarla.

https://www.gezipduru.com/2016/10/31/dunya-agrisi/

Ömür Diyorlar Buna…Bu kitabını da en az onun kadar ilgiyle okudum ki yazarın diğer kitapları da okuma listeme girdi.

Yaşanmış hayatlar, hikayeler, anılar…Kitap içindeki her başlık ayrı bir yaşama dokunuyor. Dil akıcı olduğundan ömür gibi kitap da akıp geçiyor gözümüzün önünden.

Kitabın 152. sayfasında yer alan hikayeyi okuyalım. Beğenirseniz daha neler neler var.

”Adım Zebercet’ti, Anayurt Oteli’nin kâtibiydim. Ortaboylu denemezdi bana, kısa da değildim. Askerlik ölçülerime göre boyum bir altmış iki, kilom elli dörttü. Gene don gömlek kantara çıksaydım elli altı ya da elli yedi kiloyu bulurdum. Otuz üçümdeyken, bir On Kasım sabahı, hem de saat dokuzu beş geçerken intihar ettim. İple astım kendimi. Yazarım öyle istemişti. Yazarım, Yusuf Atılgan…

Bir roman kişisi olarak intihar ettim. 1972′de bir romanın sayfalarını kaplayan bir otel kâtibi olarak doğmuştum, yedi aylık doğduğu ikide bir başına kakılan bir roman kişisi. Ben hâlâ yaşıyorum. Kendi ipimi kendim çektiğim halde. Yaşayacağım da. Yazarı ölmüş bir roman kişisi olarak. Garip bir adamdım. Hatta biraz nevrotiktim. Perşembe gecesi gecikmeli Ankara treniyle gelen o kadını bekledim hep. Çok güzel bir kadındı. “Odanız var mı?” diye sormuştu. Gelmedi bir daha. Yazarım, Yusuf Atılgan getirmedi onu bana. Kapattım oteli ben de. “Boş oda yok” dedim gelenlere. O kadının kaldığı odada geçirdim günlerimi. Yalnız, yabancı, gitgide hasta biri olarak.

Yazarım bir de ortalıkçı kadın bulmuştu bana. Durmadan uyuyan, şişman ve aptal bir kadındı. Geceleri onun odasına gidiyordum. Yatıyordum ortalıkçı kadınla, ama o hep uyuyordu. Gecikmeli Ankara treniyle gelen o kadın gelene kadar ortalıkçı kadınla yattım. Bekledim onu, hep bekledim. Odasını bozmadım. Gelmedi. Bir gece ortalıkçı kadının odasına gittim yine, sevişmek istiyordum ve o hep uyuyordu. “Uyan!” dedim ona, “uyan artık!” Uyanmadı. Boğdum onu. Onu boğduğumu gören kedinin başını da tavayla ezdim. Ben vardım. Romanın son satırında ölen bir roman kişisiydim.

Kitaplar yaşadıkça yaşayacak biçimde yaratmıştı beni yazarım. Satırların içine binlerce yedirilmiş olarak vardım ben. Onun Moda’daki çalışma odasında duruyordum, rafta. 9 Ekim sabahı saat yedide bir şeyler hissettim. Bir gariplik… Sanki bir On Kasım sabahı boynuma geçirdiğim ip çıtırdadı yeniden. Öldüm mü ne? İndim raftan. Gevşek karın kaslarım, bedenime göre büyükçe başım, geniş alnım, koyu kahverengi bıyığım, kuru yüzümle çıktım dışarı. Çıktım içinde yaşadığım kitaptan. Bir gariplik vardı.

Ölmüş. Beni yaratan, yazarım Yusuf Atılgan o ipi boynumda yeniden çıtırdar gibi hissettiğim saatlerde kalp krizinden ölmüş. Ben şimdi nasıl yaşarım? Moda’daki evimden çıktım. Yazarımla ben kitap olup sayfalara yazıldığımdan beri konuşmazdık. Sessizce dururdum raflarda. Dışarı çıktım. Yazarım yoktu. Moda’da yürüyordum. İnsanlar vardı sokaklarda. Kimisi güler yüzlü, kimisi bezgin, kimisi sıkıntılı…

Merhaba! Ben Zebercet! Merhaba, ben Zebercet! Hani şu Anayurt Oteli’nin kâtibi. Ben mi yokum gerçekte? Ben bir roman kişisiyim, Yusuf Atılgan yarattı beni! Ölmüş! Ona gidiyorum hey insanlar! Kimse fark etmedi beni. Aralarından geçtim. Görmediler beni, tanımadılar!

Ben Zebercet! Anayurt Oteli’nin kâtibi! Hayır, beni görmüyorlar. Oysa ben ölümsüzüm, onlar değil. Moda Camii’ne doğru gidiyorum. Yazarım ölmüş. Yazarım gömülecek, beni boynuma ipi geçirip son satırlarda öldüren yazarım, böylelikle beni kitaplar varoldukça yaşayacak bir kişi yapan yazarım ölmüş. Ben de bulunmalıyım töreninde. Otelimin kapıları kilitli. Ortalıkçı kadının ve kedinin cesetleri çoktan kokmuştur. Ama yanılmışım, ortalıkçı kadın benden habersiz, başına eşarbını bağlamış, kediyi de kucağına almış, Moda sokaklarında. Selamlaşıyoruz. “Duydun mu ağam, Yusuf Atılgan ölmüş. Hani yazarımız…” diyor. Ben ona karşı hep ciddiyimdir, bakıyorum yüzüne, tabii biliyorum.

Kıskandım şimdi. Sanıyordum ki tek, bir tek ben yazarımın dostuydum, romanın kişisi yalnızca benim, ortalıkçı kadın da yaşıyormuş meğer. Yan yana yürüyoruz camiye doğru. Dostuz şimdi. Ben onun katiliyim ama aynı kitabın kişileriyiz. Kedi de ortalıkçı kadının kucağında, yürüyoruz. Caminin kapısında emekli subay var. O da duymuş yazarımızın öldüğünü. Üçümüz birlikte giriyoruz caminin avlusundan içeri. Birtakım gözleri yaşlı insanlar. Siz kimsiniz be bizim yanımızda? Bağırıyorum: “Kimsiniz siz bizim yanımızda? Kimsiniz? Siz onun ölümlü dostlarısınız yalnızca. Siz kimsiniz be bizim yanımızda?” Kimse duymadı söylediklerimi. Biz yok muyuz? Yazarlar, sanatçılar ağlıyorlar, herkes üzgün. Bir tören bu, ölümlü bir yazarın arkasından yapılan. Kimsenin bizi duyduğu yok. Hoca bir şeyler söylüyor, dualar ediliyor. Bir tabut duruyor ortada, musalla taşının üzerinde.

Ortalıkçı kadın kendini tutamıyor, ağlamaya başlıyor. “Sus” diyorum ona. Kızıyorum. “Biz roman kişileriyiz, yazarımız ağlatmadıkça ağlayamayız.” “Artık yazarımız yok ki” diyor. Doğru… artık yazarımız yok. Emekli subay birlikte sinemaya gittiğimiz oğlan çocuğunu işaret ediyor bana, sonra da birlikte horoz dövüşüne gitmiştik. Oğlan yanıma geliyor. “Beni bırakma sakın Ahmet Abi” diyor, elimi tutuyor. Benim adım Zebercet ama oğlana Ahmet demiştim. Yan yana dikiliyoruz yazarımızın başında. Arkadaşları, dostları konuşuyorlar. Kimseler fark etmiyor bizi. Emekli subay, oğlan, ortalıkçı kadın ve ben Zebercet; yalnızlığımızı, öksüzlüğümüzü düşünürken biri çıkıyor. Bağırıyor avazı çıktığı kadar:

“Ben Aylak Adam! Gerçek sevgiyi arayan, böylece korkuluksuz köprüden yuvarlanmamaya çalışan adam. Aylak Adam! Ben!” “Bu da kim?” diyorum emekli subaya. “Sesini yalnızca bizim duyabildiğimiz bu adam da kim?” “Aylak Adam” diyor. “Öbür romanın kahramanı. Onu yalnız biz duyabiliriz.”

Kitabın son sayfalarındaki “Üç Portre Denemesi” içinde Mina Urgan’ın, Hüseyin Rahmi  Gürpınar’ın ve Zeki Müren’in yaşamlarına ait ilginç kesitler bulunuyor.-

Bu kitabı alıp okuduğunuzda belki de benim dediğim gibi, yazarı iyi ki tanımışım dersiniz.

İyi okumalar.

 

Gidilecek yollar, okunacak kitaplar, izlenecek filmler sınırsız ve ucu açık. Nefes alacağımız sayı bile belli dedik. Başladık gezmeye, okumaya, gözlemlemeye… Gezdikçe çoğaldık, okudukça bilinçlendik ve izleyip, gözlemledikçe çevremizde devasa olarak nitelenen sorunları, sıkıntıları !!! minnacık görmeye başladık ve sonuç olarak birlikte huzur bulduk. İnsan bu zamanda başka ne ister ki ! Dünya ne büyük biz insanlar ne kadar küçük demeye ara vermeden devam ettik. Kim bilir hayatımızın sonuna kadar daha ne kadar çok söyleyeceğiz. Franz Kafka ne kadar güzel demiş. ‘’Ölümün olduğu bu dünyada, hiçbir şey çok da ciddi değildir aslında." Öncelikle sağlığımızın değerini bilip, kendimize iyi davranalım ve yatırım yapalım. Geze, göre ne tür yaşamlar varmış tanıklık edelim. Hayatınızı istediğiniz şekilde yaşamanız dileğiyle. Mutlu ve her zaman umutlu kalın .

Kitap

İnce Memed

Published

on

İnce Memed…. Uzun süredir çok ciltli bir kitap olduğundan ve ara vermeden tüm ciltleri bitirmek  istediğimden okumayı ertelediğim, başka kitaplara vakit ayırdığım doğrudur. Çok ciltli kitaplardan olan Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde serisinin ilk cildini alıp okumak istediğimde bir türlü ilerleyememiştim. Açıkçası İnce Memed’de de olur mu diye endişelendim. Her kitabı okumanın belirli bir zamanı var sanırım. Buna inanarak sonunda İnce Memed serisinin ilk cildini okumaya başladım ve okumaya başladıktan çok kısa bir süre sonra da neden bu kitabı bu kadar geç okudum diyerek kendime hayıflandım.

Otuz iki yıllık bir zaman dilimi içinde yazılan İnce Memed serisi, mevcut düzene başkaldıran Memed’in mücadelesini ve iç dünyasında yaşadığı çelişkileri, köylüler ile ilişkilerini, sömürülen, ezilen Anadolu insanını, zaman zaman Anadolu insanının olaylar karşısındaki tutarsız davranışlarını, kaypaklıklarını zaman zaman kurnazlıklarını ve nihayetinde ağaların zalimliklerini sade ama çok akıcı şekilde bize anlatıyor. İnsan tasvirleri, doğa betimlerimi, kısacası anlatım dili o kadar muhteşem ki bu kitabın neden okunması gereken kitaplar listesinin en başlarında olduğunu anlıyorum.

İnce Memed 1: ‘’ Toroslar’ın eteğindeki Değirmenoluk köyünden İnce Memed’in yaşadığı yoksulluk ve aşağılanmaya isyan ederek eşkıyalığa sürüklenmesinin, giderek yörede hüküm süren ağalık düzenine karşı direnişin simgesi haline gelmesinin öyküsü.’’

İnce Memed 2: ‘’ Zalim ve acımasız ağalara karşı köylülerin yanında yer alması, İnce Memed’i halkın gözünde bir efsaneye dönüştürür. Ancak Memed’in içine zulmedenlerin öldürmekle bitmeyeceği konusunda bir kuşku düşmüştür.”

İnce Memed 3: ‘’Romana katılan yeni kişilerle zenginleşen bu üçüncü kitapta Memed, ağalara ve her türlü haksızlığa karşı mücadelesini şaşırtıcı gelişmelerle sürdürür. Zulmedenlerin öldürmekle bitmeyeceği yönündeki kuşkuları ‘bir İnce Memed gitse de, yerine bin İnce Memed gelir’ fikriyle umuda dönüşür.”

İnce Memed 4: ”Eşkıyalığı bırakan Memed, evlendiği Seyran ile birlikte bir Akdeniz kasabasına yerleşmiştir. Ancak tanık olduğu zulüm ve haksızlıklara tahammül edemez. Yeniden dağa çıkar.”

Türk Edebiyatının nadide eserlerinden biri olan, gerek yurt içinde gerekse yurtdışında okuyucuları tarafından hak ettiği övgüyü alan İnce Memed serisi siyasete, doğaya, özelde Anadolu insanına genelde ise insanın içindeki başkaldıran asi sese tanıklık etmenizi sağlayacaktır. En kısa zamanda okumanız gerektiğini söyleyebileceğim eserler arasında yer alan bu seriyi elinize aldığınızda ne zaman kitaplara başladığınızı ne zaman kitapları bitirdiğinizi anlamayacak ve bir anda serinin son kitabının son sayfasında olduğunuzu fark edeceksiniz.

Bazı şeyler anlatılamaz sadece yaşanır derler ya, bu kitap serisi içinde anlatılamaz sadece okunur ve bu emek karşısında saygıyla susulur demek istiyorum.

Keyifli okumalar dilerim.

Haziran 2021

Continue Reading

Kitap

Yürümenin Felsefesi

Published

on

Yürümenin Felsefesi olur mu ? Kitabın adını okuyunca aklıma gelen bu soruya hemen hayır ya da evet demenin erken olduğuna ve kitabı okumam gerektiğine kanaat getirdim. Yürümek ilk düşündüğüm anda ancak bir eylem olarak aklıma gelir. Otomatik olarak yaptığımız hareketlerden yalnızca bir tanesidir ki bunu felsefeyle bağdaştırmak ilginç geldi. Yürümek aslında ne çok  eyleme başlangıç teşkil eder. İki bacağın sırasıyla ileriye doğru devinimiyle oluşan yürümek, gezmek, kaçmak, spor yapmak, düşünmek, umutlanmak, huzur bulmak, sanatsal bir eser üretmek …

Frederic Gros tarafından yazılan Yürümenin Felsefesi kitabı birbirinden bağımsız 25  başlıktan ve bir kaynakçadan oluşuyor. İçindekiler sayfasında yer alan başlıklardan bazıları şunlar ki bu başlıkları görmek belki sizi okumaya sevk edebilir ; Yürüyenin Gündüz Düşleri Rousseau, Gündelik Gezinti Kant, Yerçekimi, Temel Şeyler, Yavaşlık, Kaçma Arzusu, Niçin bu kadar  bir Yürüyüşçüyüm, Dışarısı, Yürümek Spor Değildir.

Kitapta yer alan başlıklar altında yer alan yazılardan birkaç cümleyi sizinle paylaşmak istiyorum ki bu şekilde kitabın geneli hakkında bir bilgiye sahip olabilirsiniz.

Niçin Bu Kadar  İyi Bir Yürüyüşçüyüm Nietzsche

‘’’ Bir kitabın, bir insanın veya bir müzik kompozisyonunun değerini anlamaya yönelik ilk sorumuz şudur: Yürüyebiliyor mu.’’

Yalnızlıklar

‘’…Dünyaya sahip olunca kim yalnız hissedebilir ki kendini? Görmek, egemen olmak, bakmak sahip olmak demektir. Hem de mülkiyetin külfetleri olmadan; dünyanın manzarasından adeta çalarak faydalanırız. Ama tam olarak çalmak da değildir bu, çünkü tırmanmak emek sarf etmeyi gerektirir. Gördüğüm, görebildiğim her şey bana aittir. Ne kadar uzağı görüyorsam, o kadar çoğuna sahibim. Yalnız değilim: Dünya bana ait; benim için ve benimle var .’’

Sessizlikler

‘’Yürürken sessizlik dediğimiz şey, gevezeliğin, kulaklarımıza perde indiren, her şeyi birbirine katan ve bilincimizin engin düzlüklerini ayrıkotu misali istila eden daimi gürültünün kesilmesidir. Öncelikle gevezelik sağır eden insanı; Her şeyi saçma kılar, sizi serseme çevirir, pusulanızı şaşırtır. Gevezelik her zaman her yerdedir, dört bir yanı basar, dört bir yana yayılır . Ama en çok da dilimizin çarçur edilişidir gevezelik.”

Yürüyenin Gündüz Düşleri Rousseau

‘’ Rousseau ormanda yürürken, dünyevi duyguların sağanağından kurtulmuş, toplumsal arzuların artık nüfuz etmediği, nihayet ilk zamanlardaki gibi atan yüreğindeki coşkuyu dinler. Ayrıca bu gün boyu süren yürüyüşlerde,-kendinde homo viator’u, yürüyen insanı-kültürle, eğitimse, sanatla bozulmamış doğal insanı bulmaya yönelik çılgın planının çatısını kurar: Kitaplardan ve entelektüel toplantılardan önceki, toplumdan ve ücretli emekten önceki, maziye karışmış insandır bu . ‘’

Yabanın Fethi Thoreau

”Yürümek insana kar değil fayda sağlar, hem de fazlasıyla. Karla fayda arasındaki fark, kar getiren eylemleri benim yerime bir başkasının da yapabilecek olmasıdır. Ve gerçekte de kar getiren eylemler zaten başkaları tarafından da yapılabilir olagelmiştir. Rekabet ilkesinin yarattığı sabit bir gerçektir bu. Öte yandan, benim için faydalı olan şey tavırlara ,davranışlara , yaşamın başkasına katı surette devredemeyeceğim anlarına bağlıdır. THOREAU bir mektubunda, kendiniz için saptadığınız herhangi bir eylemi tartabilmek için şu soruyu sormanızı tembihler: Bunu benim yerime başkası da yapabilir mi? Cevabınız evetse, o fikri bırakın, tabii hayati önem taşımıyorsa.’’

İyi Olma Halleri

‘’Karar vermeye, düşünmeye, hesaplamaya gerek yoktur. Tek yapılacak şey yürümektir. Belki ileriyi düşünebilirsiniz, ama yürürken her şey yavaşlar; tahminler, beklentiler, cesaretiniz kırar. O halde yolculuğun bu ayağını bitirmek için kendi temponuzda yola devam etmeniz gerekir sadece. Huzur yalnızca yolu takip etmekten gelir. Sıkıntı ve trajediler, yaşamlarınız ve bedenlerinizdeki boş tarlaları eşeleyen şeylerdir. Siz uzaklarda yürürken bütün bunlar, durumunuzla alakasız ve müphem oldukları için rafa kalkar, bu yüzden huzur sizi yürürken yakalar. Büyük tutkuların yarattığı yorgunluğun, stres altında ezilen harala gürele yaşamların tatsızlığın yerini sadece yürüyüşün amansız bitkinliği alır. Huzur artık hiçbir şey beklemiyor olmanın, yalnızca yürümenin, yalnızca ilerlemenin hissettirdiği tazeliktir.

Gündelik Gezinti Kant

‘’Kant mavi gözlü, büyük kafalı, omuzlarından biri(sağ) ötekine göre daha yukarıda kalan hassas yapılı, orta boylu bir adamdı. Gözlerinden biri de bir süre sonra kör oldu. Kant tam bir düzenlilik örneğiydi, öyle ki ona Königsberg saati lakabını takmışlardı. Ders günlerinde onu evden çıkarken görenler saatin dakikası dakikasına sekiz olduğunu bilirdi. Sekize on kala şapkasını takar, sekize beş kala bastonunu alır, sekizde kapıdan çıkardı. Kant kullanmayı bırakabileceği son nesnenin saati olduğunu söylerdi. Hep aynı yolda yürürdü, öyle ki parktaki bu güzergah daha sonra Filozofun Yolu olarak adlandırıldı. Söylentiye göre, bu yolu hayatında sadece iki defa değiştirmişti: birinde Rousseau’nun Emile’ini edinmek, öteinde de Fransız Devrimi ilan edildikten sonra yayılan haberleri almak için.

Doğayla büyük bir mistik bağlantı kurmadan geçen bu sade yürüyüş; hijyenik bir gereklilik olarak kabul edilen bu haz vermeyen yürüyüş; tek bir gün bile aksatılmadan her gün çıkılan bu bir saatlik yürüyüş, yürümenin üç önemli yönünü gözler önüne sere. Bunlardan ilki tek düzeliliktir. Temelde, yürümek hep aynıdır bir ayağı diğerinin önüne atmaktır. Fakat tekdüzeliğin sırrı, can sıkıntısına deva olmasıdır. Can sıkıntısı, boş zihinle karşılaşan bedenin hareketsizliğidir. Yürümenin ikinci yönü düzenliliktir. Kant’ın etkileyici yanı, kusursuz disiplinidir. O gündelik yürüyüşler, her gün çalışarak geçirdiği saatlerin simgesi ve refakatçisidir. Her bir gün bir sayfa yazı, bir fikir, bir kanıt, bir ispat demekti. Bu günler bir araya gelince de devasa bir külliyata dönüştü. Üçüncü ve son yön ise kaçınılmazlıkla alakalıdır. Kant’ın öğleden sonra saat beşte evden çıkıp yürüyüşünü yapacağı kesinkes bilinirdi. Değişmez bir ritüeldi ve güneşin doğudan doğması kadar kesindir.

Tekrar

‘’Şairin nerde çalıştığını sorduklarında kız kardeşi eliyle bahçeyi gösterip ‘İşte çalışma odası’ demiş. Meşhur şair lirik şiirlerini yürürken yazarmış. Mırıldanarak bir aşağı bir yukarı dolaşır, doğru mısraları bulurken bedeninin ritminden faydalanırmış. Yürümenin tarihini incelerken Wordworth mutlaka karşınıza çıkar; bu tarihçeyle uğraşan pek çok kişi onu uzun gezintilerin fikir babası sayar.’’

Mayıs 2021

@okumali_ys

Continue Reading

Kitap

Kurtlarla Koşan Kadınlar

Published

on

Kurtlarla Koşan Kadınlar Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler

Tavsiye üzerine edindiğim kitaplardan biri olan Clarissa Pinkola Estés’in Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabını bitirdiğim zaman bugüne kadar okuduğum kitaplar arasında çok farklı bir yere sahip oldu ve başucu kitaplarımın arasında yerini aldı. Estés’, kadınları, kadınların bilinçaltında yatanları, ezilmişliklerini, sen bilmezsinleri, sen yapamazsınları, sevgisizliklerini, içlerinde yer alan güçlü kadının sesini isteyerek ya da istemeyerek, bilerek ya da bilmeyerek nasıl kıstıklarını, öz güven ve öz saygılarını nasıl yitirdiklerini ve en sonunda içlerindeki Vahşi Kadın’ı nasıl çıkaracaklarını masallarla bizlere çok detaylı bir şekilde anlatmış. Siz de okudukça göreceksiniz ki,  bazen bir sayfa bile yer tutmayan masalların onlarca sayfa süren yorumları ve isabetli analizleri okudukça parmak ısırtıcı hale gelecek.

Küçük bir bilgi….Bu anlatım sırasında karşınıza çıkan bazı kelimelerin anlamlarını bilmek ve bu bilgiler üzerinden sayfalar arasında ilerlemek gerekiyor. Bu kelimeler sıkça kullanılmakla birlikte okuma sürecine başladığınızda Estés’in diline bir süre sonra alışacaksınız.

Yukarıda bahsettiğim gibi kitabın ilk sayfalarını okumaya başladığınızda bilmediğiniz kelimelerle karşılaşacağınız için okuma süreci ilk başlarda sınırlı ve çok yavaş olacaktır. Bu aslında çok normal ve olması gereken bir durum. Ben kitabı ilk okumaya başladığımda roman okuyormuşum zihniyetindeydim. Neden kitap akmıyor, ben sayfalarda ilerleyemiyorum diye düşündüm. Sonrasında aklıma yazarın hayatını okuma fikri geldi. Yaşam mücadelesi içinde-çocuklar, çalışma hayatı ve aynı zamanda okul hayatı-kendisine çok az zaman ayırabildiği anlarda, günde 15-20 dakika ayırarak bilgileri resmen damıtarak kağıda geçirmiş. Dolayısı ile bu kadar uzun süreçte yazılan bir kitabı oturup bir gün de bitirmeyi istemek verimsiz bir okuma olacaktır diye düşündüm. Her kitap için geçerli olan bunun içinde geçerliydi, önemli olan kısa sürede bitirmek değil kitaptan maksimum fayda sağlamak gerekiyordu.

Kadınlar geçmişten gelen içsel güçlerini tekrar tanımak, iş seslerine kulak vermek, ayağa kalkmak, omuzlarını silkmek,  güçlü durmak, zaman zaman yeri geldiğinde kanatlanmak, mutlu olmak, öz saygıyı ve öz sevgiyi kendilerine göstermek, bunların hepsini gelecek kuşaklara aktarmak zorundadır.

Bu kitabı bir an önce okumaya başlamanız ve sonrasında bir başka kadına acilen tavsiye etmeniz gerekir. Ben kitabın son sayfasını okuyup kitabı kapattığımda bir damla yaş süzüldü gözümden. Yazarın  masallarını yazdıktan sonrasında yaptığı uzun uzun detaylı açıklamalarında bahsettiği karakter özelliklerini sergilediğimi ve bunu şimdiye kadar adını koyamadığım o vahşi kadının sesini bilinçli olmasa da dinlediğimi fak ettim. Bildiklerim ve kendiliğinden uyguladıklarım için kendimi tebrik ettim, öğrendiklerimi de bir kenara not ettim.

***Bu kitap kadınlar ve genç kızlar için bir başucu kitabıdır. Kitap bittikten sonrada ara ara açıp okumak masalların gücünden tekrar tekrar yararlanmak isteyeceksiniz.

Teşekkür ederim Estés.

Kitap yılların deneyimini içerdiğinden kitapla ilgili ne kadar yorum okursanız okuyun kitabı kendiniz okumadan fikir edinmeniz mümkün olmayacaktır. Bilmeniz gereken bilmediğiniz potansiyel gücünüzü açığa çıkaracak, anlamdıracak ya da var olan potansiyel gücünüze güç katacak, sayfalar arasından daha da güçlenerek çıkacaksınız.

Şimdi kitaptan bazı alıntılar yapalım.

  • ‘’Sağlıklı kurtlar ve sağlıklı kadınlar belirli ruhsal karakteristikleri paylaşırlar. Keskin bir duyarlılık, oyuncu bir ruh ve yoğun bir kendini adama kapasitesi. Kurtlar ve kadınlar, doğaları, araştırıcılıkları, büyük bir dayanıklılık ve güce sahip olmaları bakımından yakın akrabadırlar. Sezgileri çok güçlüdür; yavruları, eşleri ve sürüleriyle yoğun bir şekilde ilgilenirler. Sürekli değişen koşullara uyum sağlamakta deneyimlidirler; tuttuklarını koparmalarının yanında çok da cesurdurlar.‘’ Sayfa 16
  • ‘’ Öyleyse vahşi sözcüğü burada denetimden yoksun anlamına gelen günümüzdeki küçümseyici kullanımıyla değil, doğal bir hayat criatura’nın (yaratığın) doğuştan bir bütünlüğe ve sağlıklı sınırlara sahip olduğu bir hayat sürmesi anlamına gelen özgün haliyle kullanılmıştır. Bu sözcükler (Vahşi ve Kadın sözcükleri), kadınların kim olduklarını ve neyle meşgul olduklarını hatırlamalarını sağlar, bütün dişilere destek veren gücü ifade eden bir metafor yaratır. Kadınların onsuz yaşayamayacağı bir gücü simgeler.’’ Sayfa 20  
  • ‘’Psişedeki vahşi güçle ilişkinin koptuğuna dair duygu tonlu belirtilerden bazıları nelerdir? ….. Sadece kadınların dilini kullanırsak bu belirtiler şunlardır : Kendini had safhada yavan, yorgun, kırılgan, çökkün, kafası karışık, suskun, dizginlenmiş, heyecansız hissetmek. Kendini korkmuş, aksak ya da zayıf, esinsiz, cansız, ruhsuz, anlamsız, utangaç, sürekli kızgın, hafifmeşrep, sıkışıp kalmış, yaratıcılıktan uzak, bastırılmış, aklını yitirmiş hissetmek. Kendini güçsüz, sürekli kuşku içinde, sarsak, tıkanmış, bir işin sonunu getiremez, yaratıcı hayatını başkalarına teslim eden, eş, iş ya da arkadaş seçiminde hayatın altını oyan tercihler yapan, kendi döngülerinin dışında yaşamaktan, mustarip, kendini aşırı koruyucu, uyuşuk, belirsiz, mütereddit, kişiliğine uygun adımlar atamayan ya da sınırlar koyamayan biri olarak hissetmek. Kendi temposunda ısrar etmeyen, çekingen, Tanrı’sından ya da Tanrılarından ayrı düşmüş, kendini yenilemekten uzaklaşmış, içgüdülerini yitirmiş biri için en güvenli yer olduğundan ev hayatına, entelektüelliğe, işe ya da tembelliğe çekilmiş biri olmak… Durmadan korkmak; harekete geçmekten korkmak; durmadan üçe kadar sayıp başlayamamak; üstünlük kompleksi, müphemlik hissetmek ama yine de başka açılardan tamamen yetenekli, tamamen işlevsel olmak. Bu saydıklarımız bir çağın ya da yüzyılın hastalığı değildir ve kadınların her tutsak alınışında, vahşi doğanın her tuzağa düşürülüşünde, her zaman ve her yerde bir salgın şeklinde kendini gösterir. ‘’ Sayfa 24
  • ‘’Sağlıklı kadın tıpkı bir kurt gibidir: Sağlam, kunt, diri, hayat verici, konumunun bilincinde, yaratıcı, sadık ve göçebedir. Ancak vahşi doğadan ayrılmak kadının kişiliğinin zayıflamasına, bir hortlak ve hayalet halini almasına yol açar. Postu kolay deldiren, çelimsiz, sıçrayamayan, avlanamayan, doğuramayan, bir hayat yaratma yeteneğinden yoksun biri olmak için burada değiliz. Kadınların hayatı durağanlık içindeysek ya da can sıkıntısıyla dolu olduğunda, bu her zaman için Vahşi Kadın’ın ortaya çıkma zamanının geldiğini gösterir; ruhun yaratıcı işlevinin deltayı doldurmasının zamanıdır. Vahşi Kadın kadınları nasıl etkiler? Vahşi Kadın, müttefikimiz, önderimiz, modelimiz, öğretmenimiz olursa, iki gözümüzle değil, birden çok gözü olan sezginin gözleri aracılığıyla görürüz. Sezgiye sahip çıktığımızda, yıldızlı göğe benzeriz. Dünyaya binlerce göz aracılığıyla bakarız.’’ Sayfa 25
  • ‘’ İçgüdüsel doğayla yan yana olmak; hayat alanını belirlemek, kendi sürüsünü bulmak, yetenek ve kusurlarına bakmaksızın güven ve gurur duyarak bedeninin içinde olmak, kendi yararına konuşmak ve hareket etmek, farkında ve uyanık olmak, sezgi ve alanın doğuştan gelen dişil güçlerine dayanmak, kendi döngülerine girmek, ait olunan yeri bulmak, vakarla yükselmek, mümkün olduğunca yüksek bir bilinç düzeyini korumak demektir.’’ Sayfa 25
  • ‘’ Vahşi Kadın’ı oluşturan unsurlar nelerdir? Hem arketipsel psikolojinin bakış açısından, hem de kadim geleneklerde, Vahşi Kadın dişil ruhtur. O, Hayat/Ölüm/ Hayat kuvvetidir, yaşatma gücüdür, kuluçkadır. Sezgidir, uzağı görendir, derin dinleyicidir, sadık yürektir. İnsanları çok dilli kalmaya cesaretlendirir; düşlerin, tutkuların ve şiirin dilini akıcı bir şekilde konuşmaya yüreklendirir. O, fikirler, duygular, dürtüler, duygular, dürtüler ve bellektir. O, kaynaktır, ışıktır, gecedir, karanlıktır ve şafaktır. O, iyileştirici balçığın kokusu ve tilkinin arka bacağıdır. Bize sırları söyleyen kuşlar ona aittir. ‘Şu yoldan, şu yoldan’ diyen sestir. Haksızlık karşısında tehditler savuran odur. Büyük bir çark gibi dönen odur. Döngülerin yaratıcısıdır. Aramak için evi terk ettiğimiz odur. Eve gelmemiz onun içindir. O, nerede bulunur? Onu nerede hissedebilir, nerede hissedebilir, nerede bulabilirsiniz ? O çölleri, ormanları, okyanusları, kentleri dolaşır, kulübe ve şatolarda gezer. Nerede yaşar? Kuyunun dibinde, membalarda, zamandan önceki eterde. Gözyaşında ve okyanusta yaşar. O büyüdükçe hışırdayan ağaçların kabuklarında yaşar. Bugündedir, soframız da bir yeri vardır, arkamızda sıraya girer ve yolda önümüzde gider. Gelecektedir ve şimdide bizi bulmak için zaman içinde geriye doğru yürür. Dilin üretildiği yerde yaşar. Şiirde, perküsyon da ve terennüm de yaşar.’’ Sayfa 26 
  • ‘’Gerçek, yani fiziksel yazım süreci ise 1971’de temelleri tinsel köklerimizin şarkı dilinde bulunan özel bir çalışma yazmak üzere büyüklerimden kutsama isteyip aldıktan sonra evime dönmek için çölde yaptığım hac yolculuğun ardından başladı. Hepsine o zaman birçok doğrultuda sözler vermiştim ve bu sözler bütün bu yıllar boyunca harfi harfine korundu, bunların en önemlisi de şudur: ‘’ Bizi ve çektiklerimizi unutma.’’ Sayfa 514
  • ‘’ Çalışma özünde bütünsel içgüdüsel doğayı hastalıklı halinden kurtarmaya ve onun doğal dünyayla ruh dolu ve temel psişik bağlarını göstermeye çalışmaktadır. Bütün çalışmalarım boyunca kendini gösteren temel önerme tüm insanların yetenekli olarak doğduklarını iddia eder.’’ Sayfa 514  
  • ‘’Okura not… Kurtlarla Koşan Kadınlar bireyleşmeyle ilgili bilinçli çalışmaları desteklemeye gayret eder. Kitaba, yirmi kadar bölüm halinde yazılmış düşündürücü bir çalışma olarak yaklaşılırsa daha iyi olur. Her bölüm kendi başına okunabilir. Kitap her bir okurun kişisel hayatının burada önerilenlerin karşısında tartılmasına, lehinde ya da aleyhinde bir karar verilmesine, ötesine geçilmesine, derinleştirilmesine, ona geri dönülmesine ve süre giden bir olgunlaşma sürecinden bakılmasına dönük bir çağrı yapmaktadır. Okumaya zaman ayırın. Bu çalışma yavaş yavaş ve uzun bir zaman diliminde yazıldı. Yazdım, çıkıp gittim, üzerine düşündüm, geri döndüm ve biraz daha yazdım, çıkıp gittim, biraz daha düşündüm ve geri döndüm ve biraz daha yazdım. Çoğu kişi bu çalışmayı yazıldığı şekilde okudu. Bir parça okuyup dışarı çıktılar, üstünde düşündüler, sonra tekrar geri geldiler .’’ Sayfa 515 

İçinizdeki Vahşi Kadını bulmanız, çok daha öncesinde bulduysanız da dal budak salarak onu beslemeniz ve güçlendirmeniz dileğiyle

Keyifli okumalar dilerim.

Ocak 2021  @gezipduru_ys    @okumali_ys

Continue Reading

Facebook

Popüler