Connect with us

Film

Çizgili Pijamalı Çocuk (The Boy in the Striped Pyjamas )

Published

on

Yayın tarihi: 12 Eylül 2008 (Birleşik Krallık)

Yönetmen: Mark Herman

Öykü: John Boyne

Ödüller: En İyi Kadın Oyuncu Dalında Britanya Bağımsız Film Ödülü

Oyuncu direktörleri: Leo Davis, Pippa Hall

Oyuncular : Zac Mattonn, Asa Butterfield

Çizgili Pijamalı Çocuk, John Boyne’nin aynı adlı romanından uyarlanan II. Dünya Savaşı sırasında bir Alman askerinin 8 yaşındaki çocuğu Bruno ile geçmişte ülkelerin kör/sağır olarak baktıkları toplama kampı Auschwitz’deki Yahudi çocuğun arkadaşlıklarını anlatan bir film.

Filmin ana karakteri Bruno, babası asker olan, mutlu bir çocukluk geçiren, araştırmacı ruhlu, ailenin en küçük bireyi olan küçük bir çocuktur. Bruno, hayatından memnun bir şekilde arkadaşları ile gönlünce oyunlar oynamakta ve evini çok sevmektedir. Ancak bir gün Bruno’nun babası, asker olduğundan babaannesi dışında aileye büyük bir mutluluk yaşatan bir terfi alır . Bu terfi nedeniyle Nazi Almanyası’ndan Polonya’ya başka bir bölgesine gitmek  zorunda kalırlar.Bruno bu duruma çok üzülür hem sevdiği arkadaşlarını hem de kocaman evlerini bırakmak zorunda kalacaktır.

Ana karakterimiz, babasının asker olduğunu bilmekte ama küçük yaşı nedeniyle tam olarak hangi görevde olduğunu anlamamaktadır. Sadece iyi yürekli, başarılı, çok sevdiği babası askerdir. Yeni evlerine taşındıklarında Bruno bundan hiç hoşlanmaz. Çünkü evin içi karargah gibidir ve sürekli askerler koşuşturmaktadır. Yaşıtı kimse yoktur ve çok sıkılmaktadır. Eve öğretmen getirilmekte ve Almanya’nın muhteşemliklerle dolu tarihi anlatılmakta  ve sonrasında Yahudiler ilgili olumsuz propaganda yapmaktadır. O tarih öğrenmek için değil Odasının penceresinden çok uzakta gördüğü tuhaf görünümlü köylüler ve çocuklar görür. Bunu annesine söyler ve annesi de başta bir anlam  veremez.  Ancak mutfak hizmeti için gelen kişi gelince Bruno’nun gözünden bakıldığında çizgili pijamalı köylü, bu tuhaf köylü olarak nitelendirdiği kişilerden biridir.

Bruno’nun annesinin koyduğu kurallar doğrultusunda evin bahçesi dışına çıkılmayacak ve arka bahçeye gidilmeyecektir. Bruno meraklı ve yeni şeyler keşfetmekten kendini alamayan bir çocuk olduğundan ve oyun arkadaşı aradığından arka bahçeye girer ancak annesine yakalanır, bu konuda birkaç kez uyarı alır. Bundan sonraki hedefi annesine yakalanmadan- gittikçe gizem dolu olan- arka bahçede dolaşabilmektir. Bir gün  arka bahçenin kapısını yine açık bulduğundan merakı baskın gelir ve arka bahçeye ve oradan ardiye odasına girer. Bu tuhaf köylülerin yaşadığı yere gitmek için orada bir pencere bulur ve fırsatı değerlendirir. Bu penceren çıkar ve güle oynaya , özgürlüğün verdiği rahatlıkla koştura koştura ilerler .

Küçük Bruno toplama kampı olduğunu doğal olarak bilmediği kampa yaklaşır ve tellerin ardında kendi yaşıtıı olan, çizgili pijama giyen sarışın bir çocuk görür. Bruno çok mutludur çünkü kendine oyun arkadaşı bulmuştur. Kendisi mutlu ve üstü başı temiz, arkadaşı Shmuel’in üstü başı toz içinde, mutsuz, umutsuz ve pijamasının üzerinde numaralar olan bir çocuktur.  Adı garip gelir Bruno’ya. Shmuel adını daha önce hiç duymadığından bahseder. Aslında adı pekte umurunda değildir çünkü o artık kendine bir arkadaş bulmuştur. Bu numaraların oyun oynarken kullandıkları numaralar olduğunu zanneder. Arkadaşı ile oynamak için top götürü yanında, santranç oynarlar  ve Shmuel  için evden yemek götürmeye başlar . Zamanla elektrik teller ardında yaşayan bu arkadaşının Yahudi olduğunu öğrenir. Onun için bir anlam ifade etmez. O sadece iyi bir arkadaştır. Öğretmenin dediği gibi tüm Yahudiler kötü değildir.

Babası ise Auschwitz-Birkenau kampında, Almanya’nın savaşı kaybetmesine, ülkelerinin kaynaklarını sömürmesine ve ülkelerinin gelişmesini engelleyen Yahudileri gaz odalarına göndermekle meşguldür. Zaman zaman evlerinden görülen gökyüzünü kaplayan kara dumanlar ve evlerini saran kötü kokular artık Bruno’nun annesinin bazı şeyleri fark etmesinden neden olur ve olaylar beklenmedik şekilde gelişir.

Filmin son sahneleri ve oyunculuklar çok etkileyici. Yazının devamını, filmi izleyerek sizin hayalinizde tamamlamanız daha doğru olur 🙂 Bruno küçük dev adam, arkadaşı Shmuel’in sanki o toplama kampı içinde gerçekten yaşarmış gibi ürkek görüntüsü  oyunculukta usta olacağını şimdiden müjdeler gibi . 2 .Dünya Savaşı’na,  savaşın anlamsızlığına çocuk gözünden vurgu yapan, detaya ve hiçbir ateşli silaha yer verilmeden savaşın anlatılması, etkileyici sahneleri ve  replikleri göz önünde bulundurulduğunda kesinlikle vakit ayırmaya değer bir film diyebiliriz.

Gidilecek yollar, okunacak kitaplar, izlenecek filmler sınırsız ve ucu açık. Nefes alacağımız sayı bile belli dedik. Başladık gezmeye, okumaya, gözlemlemeye… Gezdikçe çoğaldık, okudukça bilinçlendik ve izleyip, gözlemledikçe çevremizde devasa olarak nitelenen sorunları, sıkıntıları !!! minnacık görmeye başladık ve sonuç olarak birlikte huzur bulduk. İnsan bu zamanda başka ne ister ki ! Dünya ne büyük biz insanlar ne kadar küçük demeye ara vermeden devam ettik. Kim bilir hayatımızın sonuna kadar daha ne kadar çok söyleyeceğiz. Franz Kafka ne kadar güzel demiş. ‘’Ölümün olduğu bu dünyada, hiçbir şey çok da ciddi değildir aslında." Öncelikle sağlığımızın değerini bilip, kendimize iyi davranalım ve yatırım yapalım. Geze, göre ne tür yaşamlar varmış tanıklık edelim. Hayatınızı istediğiniz şekilde yaşamanız dileğiyle. Mutlu ve her zaman umutlu kalın .

Film

Apples

Published

on

Yunan sinemasından izlediğim filmler arasında Theo Angelopoulos’un yönettiği, aklımda müziği ile yer etmiş Sonsuzluk ve Bir Gün filmi ve Yorgos Lantimos’un izlerken beni huzursuz eden Köpek Dişi , Lobster var.  Özellikle Lantimos’un bu da ne şimdi dedirten, koltuğunuzda yer değiştirmenize neden olan filmlerini bir ara seyretmenizi tavsiye ederim. Gelelim yönetmen Christos Nikou’nın ilk uzun metrajlı filmi olan ve 2021 yapımlı Apples filmine Tuhaf diyebileceğimiz bir konusu var desem de, uzun süredir evlere kapanmak zorunda kaldığımız pandemi dönemini düşününce tuhaflık bunun neresinde diyorum kendi kendime.

Distopik bir salgın düşünelim ama bu salgın ölüm ile sonuçlanan salgınlar gibi değil . Ya nasıl ? Amnezi… Ani hafıza kaybı yaşayan insanların olduğu bir ülkedeyiz. Yolda giderken , uyandığınızda, bir eğlenceden dönerken birden bire kim olduğunuzu ve geçmişinizi dönüşü olmayacak şekilde unutuyorsunuz. Bizim kahramanımızda bir gün otobüste giderken uyuya kalıyor ve uyandığında hiçbir şey hatırlamıyor. Toplum bu olayları kanıksadığından çevresindekiler tarafından bu hastalığa yakalanan kişilerin kaldığı hastaneye götürülüyor. Bir müddet kendisini almaları için akrabalarının gelmesi bekleniyor ancak uzun bir süre beklendikten sonra, kimse gelmeyince hastane tarafından “Nasıl Yaşayacağını Öğrenmek” adındaki iyileştirme programına kaydoluyor. Bu programda kendisine ev ve geçimini sağlayacak kadar para veriliyor.

Tabi bu yardımlar karşılığında kahramanımız Aris’den yeni anılar yaratması ve bu anılarını polaroid fotoğraf makinesi ile ölümsüzleştirmesi bekleniyor. O gün nasıl bir anı oluşturacağı ile ilgili bilgiler posta kutusuna ses kaydı talimatı ile bırakılıyor. Aris de bu anıları oluşturmak için harekete geçiyor. İlk anıları oluşturmak çok kolay oluyor. Örneğin bisiklete binmek çünkü bisiklete binmek unutulmaz. Parkta oynayan çocukların bisikletini alıyor, bir iki tur atıyor ve bisikletle fotoğrafını çekiyor. Evet ilk anısı hazır. Bu anılara dair oluşturduğu fotoğraflar ne mi oluyor ? Zaman zaman doktorları evine giderek bu fotoğrafları kontrol ediyor ve program dahilinde hareket edilmiş mi ona bakıyor.

Buraya kadar normal seyir izleyen film kadın karakterimiz Anna’nın filme dahil olması ile birlikte yavaş yavaş seyrini değiştiyor. Anna da kendisi gibi bu hastalığa yakalanmış ve o da “Nasıl Yaşayacağını Öğrenmek” programına dahil olmuş birisi. Tek farkı Anna’nın ondan bir anı öncesinde hareket ediyor olması. Bundan sonrası anlatılamaz izlenir 🙂 Unutmak mümkün mü ? Elmanın ne anlamı var ? Küçüklüğümden hatırladığım daha dün annemizin şarkısının melodisi de filmde ne arıyor ? ve daha fazla sorunun cevabı filmi seyrettiğinizde sizi bekliyor olacak.

.

Aris’in içinde bulunduğu karmaşık duygu durumu ve sonrasında birden bire aslında hayattan kopmadığını, için için yaşadığını gösteren sahneler başarılı şekilde aktarılmış. Aris’in içinde bulunduğu ruh haline uzaktan bakıp onunla tam olarak iletişim kuramasak da film boyunca birazda merak duygusu ile filmin içinde kalmayı başarabildim.‘’Tuhaf’’ bir film izlemek isterseniz ve elmalar bu filmin neresin de derseniz izlemeyi ihmal etmeyin derim:)

@gezipduru_ys

@okumali_ys

Continue Reading

Film

Anomalisa

Published

on

Her Şeyi Bitirmeyi Düşünüyorum ve New York Yanılsamaları filmini seyrettiğimde bu düşünen ama düşünürken toplumun genelinden farklı düşünen ve bunları filmine yansıtan yönetmen Charlie Kaufman hakkında araştırma yapma ihtiyacı duydum. Eternal Sunshine of The Spotless Mind ve Adaptation filmlerinin uyarlamasını yaptığını öğrendiğimde ilgim bir kat daha arttı. Karşıma Amerika’da 2015 tarihinde gösterime giren Charlie Kaufman ve Duke Johnson tarafından yönetilen ve senaryosu Kaufman tarafından yazılan stop-motion animasyon Anomalisa çıktı.

Kaufman’ın aynı adlı tiyatro oyunundan beyaz perdeye uyarlanan Anomalisa kadın erkek ayırt etmeksizin herkesin aynı ses tonuna sahip olduğu (aynılaşmak ve Fregoli Sendromu*) bir dünyada müşteri hizmetleri alanında yazdığı kitaplarla üne kavuşan ve kitapları hakkında konuşma yapmak üzere iş seyahatine giden Michael’ın otelde geçirdiği bir geceyi anlatıyor. Animasyon diyoruz ama çok kısa süre içinde karakterlerin mimikleri, hareketleri o kadar gerçekmiş gibi geliyor ki izlediklerinizin kuklalar olduğunu unutup bildiğiniz animasyon dünyasından çıkıp canlı bir aksiyon ile karşı karşıya kalıyorsunuz.

İnsanlarla başarılı ilişkiler kuramayan, varoluş krizi içinde debelenen, çevresinde hayran kitlesi her geçen gün artsa da kendisini sevmeyen, özel hayatında sıkılmış, bastırılmış kapana kısılmış gibi hisseden Michael, eşi ve çocuğu da dahil olmak üzere tekdüze bir sese sahip olan herkesten uzaklaşmak istiyor. Bir gün karşısına ses tonu diğerlerinden farklı, konferansını dinlemek için gelen Lisa ile tanışınca tekdüzelikten artık kurtulduğunu düşünüyor ve kulağının pasını silen bu kadına aşık oluyor. Sonrasın da mı ? Bu hikayenin devamını öğrenmek için seyretmeniz gerekecek.

Michael ile Lisa dışındaki tüm karakterleri Tom Noonan seslendirirken ki bu durum sıradanlaşmış olan hayatlarımıza bir atıf halidir, hayatımıza yeni bir nefes olarak girebilecek Lisa’yı Jennifer Jason Leigh ve Michael’ı David Thewlis muhteşem bir performans ile seslendirip karakterlere hayat veriyorlar. Kuklaların, maketlerin ve mekanların en ince detaylarına kadar önem verilen çekimleri 3 yıla yakın süren bu emeği görmek sizi de mutlu edebilir. En azından görsel bir şölen yaşamış olursunuz.

‘’Normal ‘’ kabul edilenin dışında anomaliyi bulmanız dileğiyle.

*Fregoli Sendromu : Fregoli sendromu dilimize ‘binbir surat sendromu’ olarak geçmiştir. Hastalığın ortaya çıkışı İtalyan bir tiyatro oyuncusu olan Leopoldo Fregoli’nin rol aldığı ve çok kısa süreler içerisinde farklı rollere bürünerek oynadığı bir tiyatro oyunundan sonra, izleyiciler içerisinde genç bir kadının bu durumdan etkilenmesi ve süregelen hayatında her yerde onu gördüğünü düşünmesiyle başlamıştır. Ve bu kadın kayıtlara geçen ilk ‘fregoli sendromu’ hastası olmuştur. Anlayacağınız üzere hastalık adını ünlü tiyatrocudan almıştır. Nadir görülen bir nörolojik bozukluktur.

Fregoli sendromuna sahip biri, gördüğü herkesin bir kişinin kılık değiştirmiş hali olduğunu düşünür.

Continue Reading

Film

Dogville

Published

on

“Film geleneğinin altına bomba yerleştiren adam”, “sinema geleneğinin manyak put kırıcısı” olarak anılan, huzursuz ve rahatsız edici bakış açısı olan yönetmen Lars Von Trier’in Dancer in the Dark (2000) ve özellikle Melancholia (2011) filmlerini izledikten sonra yönetmenin diğer filmlerini merak ettim ve araştırmaya başladım. Her filminin konusu merak uyandırmakla birlikte, Dogville’in çekimi sırasında bildik mekanlar yerine boş bir alan üzerine tebeşir ile çizilmiş sınırları olan mekanları içeren filmi izlemeye karar verdim. Biraz araştırınca bahsettiğim bu filmler ile birlikte diğer bazı filmlerin Dogma 95 Manifestosu kapsamında yapıldığı bilgisine ulaştım. Bu hareket ve daha fazlası için aşağıdaki linkten yararlanabilirsiniz.

https://filmloverss.com/dogma-95-hareketinin-kisa-bir-tarihi/

Amerikan üçlemesinin (“Dogville” – “Manderlay”  – “Washington”) ilk bölümü Dogville.

DOGVİLLE, ABD de Tanrı’nın unuttuğu diyebileceğimiz bir kasaba. Kasaba halkı dışarıdan bakıldığında kendi halinde, etliye sütlüye karışmayan, evimde her akşam kaynayan kazanım olsun diyen, Tanrı’ya inanan iyi insancıklarla dolu bir yer !!! Filmin baş karakteri Grace, gangasterlerden kaçan, sığınacak başka bir yer bulamadığından Dogville’e yolu düşen genç ve güzel bir kadın. Grace kasabaya sığınmak istediğinde kasaba halkı önce bunu hoş karşılamamış, bu yabancıyı istememiş ama Tom’un sayesinde 2 hafta kadar Dogville de kalmasına müsaade edilmiştir. Ancak bu arada Grace bu iyiliklerine karşılık olarak minnettarlığını göstermelidir. Kasaba halkı kendi işini yaptığından ve bir başkasına gerek duymadığından öncelikle ne iş yapılacağı konusunda tereddüt duyulsa da Tom sayesinde yapılacak ufak tefek işler bulunur.

9 bölümden oluşan filmde bölümler ilerledikçe Grace ‘in kasaba halkı için yaptığı işler artmaya, hafif  olandan ağır işlere doğru kaymaya, evler arasında neredeyse mekik dokurcasına koşturmaya başlar. Grace’in bu işlerinin artmasının nedeni polis ve gangasterlerin Grace’i aramaya devam etmesi, kasabanın onu saklaması ve karşılığında iş yükünün de artmasıdır. Bir süre sonra kasabanın iyi niyetli kadınları Grace hakkında dedikodu yapmaya, kasaba erkekleri de Grace’e güzel ve sahip olunması gereken bir kadın olarak bakmaya başlar. Zaman ilerledikçe mutlu ve huzurlu günler geride kalır ve Grace için kasaba artık bir kurtuluş yeri değil cehennem azabı yaşadığı, kötü niyetli insanların olduğu bir yer olur. Grace’in pembe bulutlar üzerinde uçarken kara bulutların dolaştığı havayı solumaya başlamasına neden olan olaylar zincirini filmi izlediğinizde anlayacaksınız. Gerisi sizde:)

Dogville kasabasını küçük ölçekli bir dünya olarak kabul edersek yönetmen iyilik, kötülük, bencillik, din, merhamet, suçluluk, ceza, intikam, iktidar, hırs, acımasızlık, kadın sömürüsü, ikiyüzlülük …vb bir çok konuya nokta atışı yapıyor. Filmin sonunda suça bir noktada bizi de ortak eden yönetmeni tebrik ediyorum ve alkışlıyorum.

”Benim işim tahrik etmek çünkü bu şekilde iyi film yaparsınız!” diyen bir yönetmen Lars Von Trier’i tanımak isteyenler okumaya devam edebilir 🙂 30 Nisan 1956 yılında Danimarka’da doğdu. 30 Nisan 1956 yılında ailenin ikinci erkek çocuğu olarak dünyaya gelen Lars von Trier’in ailesinin hayatı, tıpkı kendi kuşaklarından olan çoğu insanın ki gibi İkinci Dünya Savaşı’ndan derin izler taşımaktadır.

Kitapları, sanat eserleri, hatta bir piyanosuyla tipik bir yüksek düzey devlet memuru aile evinin ilerici bir atmosferinde büyüyen Trier, popüler kültür çöplüğünün duygusal ve zevksiz ürünlerinden hiçbirine maruz kalmadan, ilerici-hümanist bir felsefeyi benimseyen ve kültürel radikalizm gözetilerek yetiştirilen bir aile ortamında yaşamıştır. Annesi, oğlunun içindeki yaratıcılık içgüdüsünü beslemek için elinden geleni yapmış, bir kâğıt parçasının üzerine bir çizgi çizdiği zaman bile onu övgülere boğarak yetiştirmiştir. Böylece Lars von Trier daha henüz yedi yaşındayken, anne babasının kendisi için yazdığı küçük bir cinayet romanını bile dikte etmiş durumdaydı.

Lars von Trie, her ne kadar ilerleyen yaşlarında ailesinin dürüstlük misyonunu sarsıntılı bir şekilde sorgulayacaksa da çocuklarını eski moda disiplin yöntemleriyle eğitmek yerine onlara karşı her zaman dürüst davranmayı tercih eden ebeveynleri sayesinde hayatın karmaşıklığıyla çok erken yaşlarda tanışmıştı. Bu yıllar okuldaki bu disiplinden nefret eden Trier bu süre içinde sürekli kendi kurallarını koymak ve kendi iç disiplinini yaratmak zorunda kalmıştır, ancak yıllar geçtikçe okul hakkındaki katı görüşleri yumuşamaya başlayan Trier, sahip olduğu çalışma disiplinini ve kendi yaratıcılığına olan güvenini bu yıllarda edindiğini kabul etmiştir.

Lars von Trier on yaşındayken bir zamanlar Danimarkalı Film Yönetmenleri Birliği’nin kurulmasına yardımcı olan amcasının teşvik etmesiyle film çekme konusuna merak salmıştı. Amcasının ona hediye ettiği bir miktar hammadde ve materyal ile deneysel bir şekilde kendi filmlerini çekmeye başladı. Kendi yaşıtları o yıllarda bir bisiklet ya da oyuncak tüfeğin hayalini kurarken Trier bunlar yerine gerçek bir montaj masasının hayalini kuruyor, bir ağaç ev yapmak yerine bir kamera vinci yapmanın imkanlarını araştırıyordu. Ama okul bu süre içinde ona hala işkence olmaya devam ediyordu, bu yüzden 1970 yılında yedinci sınıfa başlayacağı sene kendi kararıyla okulu bırakarak bir süre çeşitli işlerde çalışmaya başlamıştı; beton döşeme işine girdi, annesinin ofisinde haberci olarak çalıştı, bir dönem tüm enerjisini resim yapmaya verdi ancak bu alandaki çabaları da istediği sonuca ulaşmadı. Daha önceki psikolojik sorunları nedeniyle orduya alınmadı ve zorunlu askerlik görevini yapmadı.Bu defa üniversiteye devam edebilmek için yarım kalan eğitimini tamamlamak için yeniden bir çaba içine girdi ve nihayetinde 1976 yılının eylül ayında, yirmi yaşındayken, Kopenhag Üniversitesi’nde sinema bölümüne başladı. Daha sonraları, sinema üslubunu burada oluşturduğunu ve film çekme becerilerini burada kazandığını itiraf eden Lars von Trier ayrıca üniversitede gelecekteki filmlerine önemli katkılarda bulunacak olan, iş birliği yapabileceği insanlarla da tanışmış ve iyi destekçiler kazanmış oldu.

Lars von Trier’in çekim süreçlerinde neredeyse hastalık derecesine ulaşmış olan kontrolü kendi elinde tutma saplantılarının yanı sıra çalışacağı oyuncularla yaptığı anlaşmalar da diğer yönetmenler gibi değildi. İnsanların rol yapmasını değil, olayları yaşamasını isteyen; çünkü rol yapan bir oyuncunun asla olayları gerçekten yaşayan bir insan kadar sahici görünmeyeceğini savunan Trier, filmlerinde rol yapan oyuncular istemeyen ve her zaman gerçek duygular yaşayan gerçek insanlara yer vermeyi amaçlayan biriydi. Bu misyon ve vizyon çerçevesinde film üretimine devam eden Lars von Trier’in her defasında ayakkabıya kaçmış bir taş gibi kitleleri rahatsız eden filmografisindeki filmleri izleyebilirsiniz.

  • Liberasyon Görüntüleri
  • Suç Unsuru
  • Salgın
  • Medea
  • Avrupa
  • Dalgaları Aşmak
  • Geri Zekalılar
  • Karanlıkta Dans
  • Dogville
  • Beş Engel 
  • Manderlay
  • Emret Patronum
  • Deccal
  • Melankoli
  • İtiraf: Bölüm 1
  • İtiraf: Bölüm 2
  • Jack’in Yaptığı Ev

1967-1971 yılları arasında çektiği her filmin yazarlığını, görüntü yönetmenliğini, yönetmenliğini ve kurgu editörlüğünü kendisi üstlenen Lars von Trier’in sinema için çektiği uzun metraj filmleri haricindeki gençlik dönemlerinden başlayıp üniversitede devam eden ve sonrasında günümüze dek uzanan kronolojik olarak sıralanmış diğer çalışmaları şöyle:

  • Squashland’a Yolculuk (Turen Til Squashland, 1967, Kısa film)
  • İyi Geceler Tatlım / Gece, Hazine (Nat, Skat, 1968, Kısa film)
  • Satranç Oyunu (Et Skakspil, 1969, Kısa film)
  • Ölümcül Sıkıcı Bir Deneyim (En Røvsyg Oplevelse, 1969, Kısa film)
  • Niçin Kaçamayacağın Şeyden Kaçmaya Çalışıyorsun? Çünkü Bir Korkaksın (Hvorfor Flygte Fra Det Du Ved Du Ikke Kan Flygte Fra? Fordi Du Er En Kujon, 1970, Kısa film)
  • Bir Çiçek (En Blomst, 1971, Kısa film)
  • Orkide Bahçıvanı (Orchidégartneren, 1978, Kısa film)
  • Mutlu Menthe (Menthe – La Bienheureuse, 1979, Kısa film)
  • Noktürn (Nocturne, 1980, Kısa film)
  • Son Detay (Den Sidste Detalje, 1981, Kısa film)
  • Laid Back: Elevator Boy (1983, Müzik klibi)
  • Avrupa’ya Açılan Kapı (Gateway to Europe, 1985, Reklam filmi)
  • Laid Back: Bakerman (1989, Müzik klibi)
  • Laid Back: Bet It on You (1990, Müzik klibi)
  • Manu Katché: Change (1992, Müzik klibi)
  • Kim Larsen & Bellami: Leningrad (1992, Müzik klibi)
  • Kim Larsen & Bellami: Danas Have (1992, Müzik klibi)
  • Öğretmenler Odası (Lærerværelset, 1994, Televizyon dizisi)
  • Joachim Holbek: The Shiver (1994, Müzik klibi)
  • Krallık Riget (1994-1997, Televizyon dizisi)
  • Marathon (1996, Radyo dizisi)
  • Lars von Trier & The Idiot All Stars: You’re a Lady (1998, Müzik klibi)
  • Durgun Sular (Morten Korch, 1998-1999, Televizyon dizisi)
  • Çıkartma Günü Projesi (D-dag, 2000, Televizyon filmi)
  • Çıkartma Günü Projesi (D-dag: Lise, 2000, Televizyon filmi)
  • Björk feat. Thom Yorke: I’ve Seen It All (2000, Müzik klibi)
  • Çıkartma Günü Projesi (D-dag: Den Færdige Film, 2001, Televizyon filmi)
  • Dogville: The Pilot (2003, Kısa film)
  • En Büyük Kısalar (Le Court Des Grands, 2005, Kısa film)
  • Herkesin Kendi Sineması (Chacun Son Cinéma Ou Ce Petit Coup Au Coeur Quand La Lumière S’éteint Et Que Le Film Commence, 2007)
  • Boyut 1991-2024 (Dimension 1991-2024, 2010, Kısa film)
  • Exodus Krallığı (Riget Exodus, 2021, Televizyon dizisi)

 

KAYNAK : http://•https://www.indyturk.com/node/306621/k%C3%BClt%C3%BCr/y%C3%B6netmen-sinemas%C4%B1-ayakkab%C4%B1ya-ka%C3%A7m%C4%B1%C5%9F-bir-ta%C5%9F-lars-von-trier

Continue Reading

Facebook

Popüler