Connect with us

Kitap

Ömür Diyorlar Buna

Dünya Ağrısı kitabı ile tanıştım yazarla.

http://www.gezipduru.com/2016/10/31/dunya-agrisi/

Ömür Diyorlar Buna…Bu kitabını da en az onun kadar ilgiyle okudum ki yazarın diğer kitapları da okuma listeme girdi.

Yaşanmış hayatlar, hikayeler, anılar…Kitap içindeki her başlık ayrı bir yaşama dokunuyor. Dil akıcı olduğundan ömür gibi kitap da akıp geçiyor gözümüzün önünden.

Kitabın 152. sayfasında yer alan hikayeyi okuyalım. Beğenirseniz daha neler neler var.

”Adım Zebercet’ti, Anayurt Oteli’nin kâtibiydim. Ortaboylu denemezdi bana, kısa da değildim. Askerlik ölçülerime göre boyum bir altmış iki, kilom elli dörttü. Gene don gömlek kantara çıksaydım elli altı ya da elli yedi kiloyu bulurdum. Otuz üçümdeyken, bir On Kasım sabahı, hem de saat dokuzu beş geçerken intihar ettim. İple astım kendimi. Yazarım öyle istemişti. Yazarım, Yusuf Atılgan…

Bir roman kişisi olarak intihar ettim. 1972′de bir romanın sayfalarını kaplayan bir otel kâtibi olarak doğmuştum, yedi aylık doğduğu ikide bir başına kakılan bir roman kişisi. Ben hâlâ yaşıyorum. Kendi ipimi kendim çektiğim halde. Yaşayacağım da. Yazarı ölmüş bir roman kişisi olarak. Garip bir adamdım. Hatta biraz nevrotiktim. Perşembe gecesi gecikmeli Ankara treniyle gelen o kadını bekledim hep. Çok güzel bir kadındı. “Odanız var mı?” diye sormuştu. Gelmedi bir daha. Yazarım, Yusuf Atılgan getirmedi onu bana. Kapattım oteli ben de. “Boş oda yok” dedim gelenlere. O kadının kaldığı odada geçirdim günlerimi. Yalnız, yabancı, gitgide hasta biri olarak.

Yazarım bir de ortalıkçı kadın bulmuştu bana. Durmadan uyuyan, şişman ve aptal bir kadındı. Geceleri onun odasına gidiyordum. Yatıyordum ortalıkçı kadınla, ama o hep uyuyordu. Gecikmeli Ankara treniyle gelen o kadın gelene kadar ortalıkçı kadınla yattım. Bekledim onu, hep bekledim. Odasını bozmadım. Gelmedi. Bir gece ortalıkçı kadının odasına gittim yine, sevişmek istiyordum ve o hep uyuyordu. “Uyan!” dedim ona, “uyan artık!” Uyanmadı. Boğdum onu. Onu boğduğumu gören kedinin başını da tavayla ezdim. Ben vardım. Romanın son satırında ölen bir roman kişisiydim.

Kitaplar yaşadıkça yaşayacak biçimde yaratmıştı beni yazarım. Satırların içine binlerce yedirilmiş olarak vardım ben. Onun Moda’daki çalışma odasında duruyordum, rafta. 9 Ekim sabahı saat yedide bir şeyler hissettim. Bir gariplik… Sanki bir On Kasım sabahı boynuma geçirdiğim ip çıtırdadı yeniden. Öldüm mü ne? İndim raftan. Gevşek karın kaslarım, bedenime göre büyükçe başım, geniş alnım, koyu kahverengi bıyığım, kuru yüzümle çıktım dışarı. Çıktım içinde yaşadığım kitaptan. Bir gariplik vardı.

Ölmüş. Beni yaratan, yazarım Yusuf Atılgan o ipi boynumda yeniden çıtırdar gibi hissettiğim saatlerde kalp krizinden ölmüş. Ben şimdi nasıl yaşarım? Moda’daki evimden çıktım. Yazarımla ben kitap olup sayfalara yazıldığımdan beri konuşmazdık. Sessizce dururdum raflarda. Dışarı çıktım. Yazarım yoktu. Moda’da yürüyordum. İnsanlar vardı sokaklarda. Kimisi güler yüzlü, kimisi bezgin, kimisi sıkıntılı…

Merhaba! Ben Zebercet! Merhaba, ben Zebercet! Hani şu Anayurt Oteli’nin kâtibi. Ben mi yokum gerçekte? Ben bir roman kişisiyim, Yusuf Atılgan yarattı beni! Ölmüş! Ona gidiyorum hey insanlar! Kimse fark etmedi beni. Aralarından geçtim. Görmediler beni, tanımadılar!

Ben Zebercet! Anayurt Oteli’nin kâtibi! Hayır, beni görmüyorlar. Oysa ben ölümsüzüm, onlar değil. Moda Camii’ne doğru gidiyorum. Yazarım ölmüş. Yazarım gömülecek, beni boynuma ipi geçirip son satırlarda öldüren yazarım, böylelikle beni kitaplar varoldukça yaşayacak bir kişi yapan yazarım ölmüş. Ben de bulunmalıyım töreninde. Otelimin kapıları kilitli. Ortalıkçı kadının ve kedinin cesetleri çoktan kokmuştur. Ama yanılmışım, ortalıkçı kadın benden habersiz, başına eşarbını bağlamış, kediyi de kucağına almış, Moda sokaklarında. Selamlaşıyoruz. “Duydun mu ağam, Yusuf Atılgan ölmüş. Hani yazarımız…” diyor. Ben ona karşı hep ciddiyimdir, bakıyorum yüzüne, tabii biliyorum.

Kıskandım şimdi. Sanıyordum ki tek, bir tek ben yazarımın dostuydum, romanın kişisi yalnızca benim, ortalıkçı kadın da yaşıyormuş meğer. Yan yana yürüyoruz camiye doğru. Dostuz şimdi. Ben onun katiliyim ama aynı kitabın kişileriyiz. Kedi de ortalıkçı kadının kucağında, yürüyoruz. Caminin kapısında emekli subay var. O da duymuş yazarımızın öldüğünü. Üçümüz birlikte giriyoruz caminin avlusundan içeri. Birtakım gözleri yaşlı insanlar. Siz kimsiniz be bizim yanımızda? Bağırıyorum: “Kimsiniz siz bizim yanımızda? Kimsiniz? Siz onun ölümlü dostlarısınız yalnızca. Siz kimsiniz be bizim yanımızda?” Kimse duymadı söylediklerimi. Biz yok muyuz? Yazarlar, sanatçılar ağlıyorlar, herkes üzgün. Bir tören bu, ölümlü bir yazarın arkasından yapılan. Kimsenin bizi duyduğu yok. Hoca bir şeyler söylüyor, dualar ediliyor. Bir tabut duruyor ortada, musalla taşının üzerinde.

Ortalıkçı kadın kendini tutamıyor, ağlamaya başlıyor. “Sus” diyorum ona. Kızıyorum. “Biz roman kişileriyiz, yazarımız ağlatmadıkça ağlayamayız.” “Artık yazarımız yok ki” diyor. Doğru… artık yazarımız yok. Emekli subay birlikte sinemaya gittiğimiz oğlan çocuğunu işaret ediyor bana, sonra da birlikte horoz dövüşüne gitmiştik. Oğlan yanıma geliyor. “Beni bırakma sakın Ahmet Abi” diyor, elimi tutuyor. Benim adım Zebercet ama oğlana Ahmet demiştim. Yan yana dikiliyoruz yazarımızın başında. Arkadaşları, dostları konuşuyorlar. Kimseler fark etmiyor bizi. Emekli subay, oğlan, ortalıkçı kadın ve ben Zebercet; yalnızlığımızı, öksüzlüğümüzü düşünürken biri çıkıyor. Bağırıyor avazı çıktığı kadar:

“Ben Aylak Adam! Gerçek sevgiyi arayan, böylece korkuluksuz köprüden yuvarlanmamaya çalışan adam. Aylak Adam! Ben!” “Bu da kim?” diyorum emekli subaya. “Sesini yalnızca bizim duyabildiğimiz bu adam da kim?” “Aylak Adam” diyor. “Öbür romanın kahramanı. Onu yalnız biz duyabiliriz.”

Kitabın son sayfalarındaki “Üç Portre Denemesi” içinde Mina Urgan’ın, Hüseyin Rahmi  Gürpınar’ın ve Zeki Müren’in yaşamlarına ait ilginç kesitler bulunuyor.-

Bu kitabı alıp okuduğunuzda belki de benim dediğim gibi, yazarı iyi ki tanımışım dersiniz.

İyi okumalar.

 

Gidilecek yollar, okunacak kitaplar, izlenecek filmler sınırsız ve ucu açık. Nefes alacağımız sayı bile belli dedik. Başladık gezmeye, okumaya, gözlemlemeye… Gezdikçe çoğaldık, okudukça bilinçlendik ve izleyip, gözlemledikçe çevremizde devasa olarak nitelenen sorunları, sıkıntıları !!! minnacık görmeye başladık ve sonuç olarak birlikte huzur bulduk. İnsan bu zamanda başka ne ister ki ! Dünya ne büyük biz insanlar ne kadar küçük demeye ara vermeden devam ettik. Kim bilir hayatımızın sonuna kadar daha ne kadar çok söyleyeceğiz. Franz Kafka ne kadar güzel demiş. ‘’Ölümün olduğu bu dünyada, hiçbir şey çok da ciddi değildir aslında." Öncelikle sağlığımızın değerini bilip, kendimize iyi davranalım ve yatırım yapalım. Geze, göre ne tür yaşamlar varmış tanıklık edelim. Hayatınızı istediğiniz şekilde yaşamanız dileğiyle. Mutlu ve her zaman umutlu kalın .

Continue Reading
Click to comment

You must be logged in to post a comment Login

Leave a Reply

Kitap

Nazi Bağlantısı / Hitler’in Yahudi Soykırımında Amerikan Parmağı

Adolf Hitler gelmiş geçmiş tüm zamanlar içinde popülaritesi en yüksek olan ve en dikkat çekici tarihi şahsiyetlerden biridir. Hitler denildiğinde ilk akla gelenler Yahudiler, Yahudi Soykırımı ve soykırım yapılmasının araçları olan çalışma/ ölüm kampları oluyordur. Peki ama Hitler gibi 1.75 boyunda olan bir adam (bazı kaynaklarda bu şekilde yer alıyor) gücünü çok da fazla uzun olmayan boyundan almadıysa, bu fetih arzusunu ve gücünü nereden aldı ? Muazzam bir akla sahip olmasından mı, boyacılık yapmasından mı, sesinden mi, bıyıklarından mı ya da hitabet yeteneğinden mi?

Bu sorunun cevabı, bu muazzam gücü elde ederek başta kendi ülkesinde olmak üzere diğer ülkelerde de milyonlarca can yakan, kan döken, istila eden, soykırım yapan, saf üstün ırk yaratmaya çalışan Hitler’in ve en az kendisi kadar acımasız olan askerlerinin, bu gücü Nazilerle bağlantı kuran kişilerden, kurumlardan ve ülkelerden almasıdır.

Hitler’e ve Hitler Almanyası’na ilgim olması nedeniyle kitabın adına tesadüfen rastladığımda hemen kitabı almalıyım dedim. İlgimin nedeni kitlelerin neden Hitler gibi kişiliklerin peşinden hiç sorgulama yapmadan gitmeleri ve bu yolda her bir bireyin tam destekle Führer’e sadakat duymaları. Bu ve bunun gibi sorularımın yanıtlarını bir iki kitapta az çok bulmuştum ama bu kitapla Hitler’in birden bire değil de aşamalı şekilde, önceleri arka planda, sonraları alenen ve 2. Dünya Savaşı sırasında yine arka planda desteklenerek nasıl küresel bir sorun haline getirildiğini çok net şekilde anladım.

Kitabın yazarı Edwin Black’in kaleminden düşen cümleler konuşma dilinde yazılmış, gayet anlaşılır ve akıcı. Bunu özellikle belirtmenin nedeni, bazı tarih kitaplarının dilinin hem ağır  olması hem de kitapların okunmasının ağır aksak ilerlemesi.

Kitabın ”İçindekiler” başlıklarını gördüğümde, edineceğim bir çok yeni bilginin olduğunu anlayarak hem heyecanlandım hem de çokça meraklandım.

  • Bağlantının Perde Arkası
  • Ford, Yahudi Nefreti ve Siyasi Irkçılık
  • Carnegei, Öjeni ve Üstün Irk
  • Rockefeller, Mengele ve Öjeni
  • GM ve Reich’in Motorizasyonu
  • IBM Holokost’u Organize Ediyor

Kitabın daha ilk sayfalarında benim de zaman zaman sorduğum peki Hitler, uluslararası Yahudi tehdidine dair görüşlerini nereden aldı? Temeli nereye dayanıyordu? sorularımın cevabını şu şekilde aldım.

”Avrupa da Büyük Savaş patlak verdikten kısa bir süre sonra Ford dünyadaki tüm musibetlerin arkasında Yahudilerin olduğuna dair kanıtlar bulduğunu iddia etti.” (Sayfa 14) Ford şirketlerinin kurucusu olan Henry Ford’un yazdığı Uluslararası Yahudi yayınlanır, kopyaları basılır ve kısa süre sonra Alman antisemitistlerinin ve Nazi partisinin kutsal saydıkları kitaplar arasına girer. Führer 1931 yılında bir gazete muhabirine ”Henry Ford’u ilham kaynağım olarak görüyorum” diye demeç verir.

Kitabın hemen hemen tüm sayfalarında yer alan ”Öjeni” ırk hijyeni anlamına gelir ki Hitler’in oluşturduğu bu soykırım dünyasının temelini oluşturur.

”Öjeni 1863’te, Charles Darwin’in kuzeni Sir Francis Galton’un yetenekli insanların yalnızca diğer yetenekli insanlarla evlenmeleri halinde ortaya ölçülür biçimde daha iyi, daha yetenekli nesiller çıkacağına dair kuramıyla, gayet naif bir şekilde ortaya çıktı.” (Sayfa 30)  Evrilerek Birleşik Devletler’e ithal edilen öjeni ”yoksulluk, fuhuş, alkolizm ve suç gibi hasletler genetik olarak nesilden nesile aktarılıyordu…Azınlıkların fiziksel varlığının ortadan kaldırılmasıyla toplumdaki sosyal hastalıkların tamamen yok olacağına inanıyorlardı.” ( Sayfa 31)

Hitler Kavgam kitabını yazarken Amerikan öjeni ideolojisinden sık sık alıntılar yapar ve Amerikan öjenisi ve deneyimleri konusunda ne kadar bilgili olduğunu açıkça gösterir. ”Bugün en azından (göç konusunda) daha iyi bir kavrayış yönünde zayıf bazı adımların atıldı bir devlet var.” diyen Hitler ” Elbette bu bizim Alman Cumhuriyeti modelimiz değil, Birleşik Devletler.” diye devam eder.  Hitler’in palazlanması ile birlikte Amerikan teorileri Hitler tarafından büyük bir iştahla üstlenilir ve uygulamaya geçer.

Hitler karakteri ilginçtir, yaşadığı ve çevresindeki ülkelere yaşattığı dehşet korkunçtur ama tarihe adını kanlı bir kalemle yazdıran bu kişinin ardından olan kişi, kurum ve ülkeleri de göz ardı etmemek gerekir. Hitler’e ve onun ideolojisine farklı bir açısı ile bakmak isterseniz bu kitap ihtiyacınızı karşılayabilir. Dillere pelesenk olmuş cümleleri ve kitaplardaki standart bilgileri okumaktan sıkıldıysanız o zaman bir an önce kitabı almanızı tavsiye ederim.

Aradığınızı kitaplarda bulmanız dileğiyle.

Haziran 2020   @ okumali_ys    @gezipduru-ys

Continue Reading

Kitap

Eduard Einstein Vakası

”Bir annenin ıstırabı; bir dahinin zaafından ötürü duyduğu utanç ve suçluluk duygusu; terk edilip unutulmuş bir oğlun acı dolu sesi… Dramın üç kahramanının iç dünyalarını büyük bir başarryla bize aksettiren Laurent Seksik.” (Kitabın arka kapak yazısından)

Fransız yazar Laurent Seksik’in bu biyografik romanı, yüzyılın fizik dehası, e=mc2’nin babası Albert Einstein’ın şizofreni hastası oğlu Eduard Einstein’ın hikâyesini anlatıyor. Kitap, Eduard Einstein’in 1930 yılında İsveç’teki Burghölzli Kliniğine yatırılması ile başlıyor.

Einstein oğlunun hastalığını hiçbir zaman kabul edememiş, ondan sürekli uzak durmuş ve oğlu da babasını çok iyi anmamış.

”Babamdan bahsederken dilim niye mi böyle zehir saçıyor? Haberin yok mu? Cümle alem biliyor zannediyordum. Babam bizi; annemi, ağabeyimi beni 1914 Ağustos’unda Berlin’deki peronda terk etti. O günden sonra da savaş ilan edildi.”

Babam dışında meşru bir varlığım yok. Kalkıp buraya gelmeden önce benden bahsedildiğini işitmiş miydiniz? Hayır. Yoktum. Var olmamak için ne yaptım? Hiç. Hiçbir şey yapamadım. Bu dünyada bir başka Einstein’a yer yok. Yere göğe konamayan ünlü şahsiyet derdinden mustaribim.” (Sayfa 42)

Eduard’ın sık sık hastaneye yatması, hastane çıkışlarında yaşamını hasta bakıcı eşliğinde sürdürmesi, her geçen gün masraflarının artmasına neden olmuş.

”Eski kocasının her ay verdiği para zar zor yetiyor. Nobel ödeneği var tabii. Albert, ödülü kazanana tahsis edilen 80.000 kronu ona teslim edeceğine dair verdiği sözü tuttu. Para iki kısma bölünmüştü. 40.000’iyle iki daire satın alınmıştı. 40.000’i bankaya yatırılmıştı. Birikim, 1929 buhranı sırasında eriyip gitti. Bugün, matematik ve piyano derslerini veriyor. Şartlar gerektirirse temizliğe gider. Kalçalarının dayanacağını ümit ediyor. Tek ümidi bu işte: dayanmak. Kendisine daha çok para vermesini rica etti eski kocasından. Ama Naziler onun malına mülküne el koydu, bankaya yatırılmış parayı gasp etti. Capurh’daki evi, Berlin’deki daireyi elinden aldılar. Albert Avrupa’dan her şeyini kaybetmiş olarak ayrılacak. Sürgün vakti geldi onun için. Hitler iktidarda olduğundan beri, rejimin azılı düşmanı.” ( Sayfa 67)

Eduard’ın annesi Mileva…. Albert Einstein ile Mileva’nın yolları Zürih Politeknik Üniversitesi’nde kesişir.  Mileva, Fizik ve Matematik bölümündeki tek kadındır. Einstein, O’nun zekâsına, ve sakinliğine hayran olur. Evlenmeden hamile kalan Mileva okulu bırakmak zorunda kalır ve doğumu hiçbir kütükte kayıtlı olmayacak kızı Liesel’i doğurur.  Daha sonrasında da Einstein’ın gölgesinde zorunlu nedenlerle ev hanımı kimliğine bürünür.

Mileva, her daim oğlunun yanında olup onun tek destekçisi olur. Şizofreni teşhisi konduktan sonra durumu daha da ağırlaşan, öfkesini bastırmakta zorlandığından ona zaman zaman zarar veren, annesini çok üzen Eduard onun ölümü ile başa çıkmakta çok zorlanır.

”Mezarlığa gelince ağır ağır ilerleyen şapkalı bir adam gördüm arkadan. Kısacık bir an, onun babam olduğunu sandım. İçimdeki muazzam sevinci bastıramadım. Gidip kollarına atılmak istedim. Yerimden fırladım. Yanına varınca başka biri olduğunu anladım. Tetikte bulunmazsam olacağı bu işte. Ağabeyim de orada değildi. Annenin cenaze törenine katılmıyor musun? Tam ismine layıksın, Hans -Albert.

On kişi kadardık. Böyle nitelikli bir kadına göre gerçekten çok az. Babam için, kalabalıklar ta nerelerden kalkıp gelecektir, bundan adım gibi eminim.”  (Sayfa 200)

1933 yılında Burghölzli kliğinde son kez görüşen ve sonrasında 22 yıl birbirini görmeyen Albert Einstein ile oğlu Eduard’ın bu kopuk ve sancılı ilişkisi yazarın anlatım tarzı ile insanın içine işliyor. Eduard’a ilişkin bölümler Eduard’ın gözünden aktarılırken, Einstein ve Milena ile ilgili bölümler üçüncü bir göz tarafından anlatıyor.

Çaresizlikten oğlundan kaçışı tek çözüm olarak gören bir baba, babasından nefret eden, hastalıklar, karamsarlıklar, sesler, görüntüler arasında bir ömür geçiren bir oğul ve kendisini oğluna adayan sessiz ama mücadeleci Mileva’nın hayatına dokunmak benim açımdan ilgi çekiciydi.

Size de benim gibi keyifli okuma saatleri dilerim.

Haziran 2020   @gezipduru_ys      @okumali_ys

 

Continue Reading

Kitap

Medusa’nın Makası

Medusa başı heykeli, gezilerimiz sırasında antik kentlerde karşımıza sık sık çıktığından dikkatimi çekti ve hakkında araştırma yapmaya başladım. Medusa’nun hikayesini okuduğumda çok etkilendim ve Medusa ilgi alanlarım arasına girdi. Medusa’nın Makası adında bir kitap gördüğümde de incelemeden geçemezdim. Arka kapak yazısı, Küçük İskender’in herhangi bir kitabını okumamış olmam, kitabın rengi ve kitabın adı bir araya gelerek albeni dedi ve ben de aldım.

Medusa’nın hikayesini çok kısa şekilde anlatarak kitabın içeriğine geçelim. Yunan mitolojisinde Medusa çok güzel bir kızdır ve altın sarısı saçları Poseidon’u cezbeder. Poseidon, Athena’nın bir tapınağında Medusa ile birlikte olur. Athena buna karşılık Medusa’nın saçlarını yılanlara dönüştürür ve ”ona kim bakarsa taşa dönüşsün” şeklinde onu lanetler. Gorgon kardeşlerden tek ölümlü olan Medusa’yı, Perseus öldürmüşrür. Graeae’nin ona verdiği ayna ile Medusa’ya bakabilmiş ve böylece kafasını taşa dönüşmeden kese bilmiştir. Bazı kaynaklar ise Hermes’in (Merkür) ona verdiği orak ve Athena’nın verdiği ayna ya da kalkan ile onu öldürdüğünü söyler. Kafasını kestikten sonra Medusa’nın boynundan denize sıçrayan iki damla kandan Chrisaor ve Pegasus doğmuştur. Bir diğer kaynak ise Medusa’nın boynundan fışkıran her bir kan damlasının yılanlara dönüştüğünü söylemektedir.

Kitabın kapağını aralayıp içindekiler altında sıralanmış onlarca başlığı görünce hem şaşırdım hem sevindim. Şaşırdım çünkü başlıklar çok fazlaydı, sevindim başlıklara bakınca keyifli bir okumanın beni beklediğini anladım. Neler yoktu ki başlıklar arasında; Kader Kargo, Hevesperest, Ödül Kazanmak, Son Şiir, Sonsuza Akan Deli Sel, Biraz Sessiz Olur Musunuz?, Devlet Meselesi, Rüya Terasında Temkin, Celladın Oda Servisi, Başlamak Limanı, Öğle Rakısı, Sadrazamın Son Taslağı,Valla Billa, Memleketimden DQ Manzaraları, Yeni Yıl Suçtur, Nekrofili Uyarlaması, Ahmet Erhan da Benim Gibi, Akıl Terörü, Rakılar Kraliçesi, Chopin Duysa Ağlar, Ginsberg/Dadaloğlu, Berlineer Cebir, İnsan Sevdiği Şarkılar Kadardır…vb.

Kitap içerindeki en son başlığın adı, kitaba da adını veren Medusa’nın Makası. Kitaba başlamadan önce internette Medusa’nın Makası olarak araştırma yaptım ama bir bilgi bulamadım. Nihayetinde kitabın son sayfasında Küçük İskender bu makasın ne olduğunu açıkladı.

Kitap için şu konu başlığı altında, şu karakterle ile kitabı okuyabilirsiniz demek mümkün değil. Her sayfa ayrı bir düşünceyi, farklı bir karakteri ve hayatı, ayrı bir konuyu bize aktarıyor. Bir sayfada karşımıza Dadaloğlu çıkarken, bir diğerinde Oğuz Atay, bir diğerinde şair Ahmet Erhan, öteki sayfada David Bowie, bir başkasında Chopin ve Drag Queen’ler çıkıyor.

Sayfalar arasında ilerlerken adını duymadığım filmler ve kitaplar, ismini bilmediğim şarkılar ve müzik grupları ile karşılaştım ve hemen kenara not aldım. Hatta kitapta adı geçen Koro filmini hemen seyrettim.

Fikir sahibi olmanız ve Medusa’nın Makası’nda kullanılan dili aktarmak adına kitaptan bazı alıntıları aşağıya ekliyorum.

  • Dünyanın çevresi kırk bin kilometre; insan ruhuna giden virajlı yol daha uzun.
  • Üfleyerek söndürmeye çalıştığımız aşkların küsuratı mıdır yalnızlığımız?!
  • Elbette bütün sözcükler girdikleri, katıldıkları cümlenin içerisinde mutlu olmak isterler.
  • Sanatta okul yok, o yüzden hep teneffüsteyiz.
  • Öğretilen korku veriyorsa, düşünmeye yelken açılmış demektir.
  • Dünyanın neresinde”çocuğunun ölüsünü öpmek” üzerine yeminler edilip sonra doğan çocuklar container’lara atılıyor ki?!
  • Akut hiçbir acımız yok, hepsi kronik acılar.
  • Boğaz’da akıntı, rakıda muhabbet bitmez.
  • Plasentayla gelip kefenle gidenin yeryüzünde de örtülü kalması ise kaçınılmazdır.

Satranç ve tavla oyununun nasıl ortaya çıktığını, Türkiye’deki Rakılar Kraliçesi’nin kim olduğunu ve Oscar Wilde’ın eşcinsel olduğunu öğrenmem, şair Ahmet Erhan ile tanışmam, daha bir çok bilgiyi, kelimeyi, filmi, kitabı ve en sonunda Küçük İskender’in düşünce dünyasının ufak bir bölümüne giriş yapmam bu kitap sayesinde oldu.

Kitabı keyif alarak ve demlenerek yavaş yavaş okudum.

Aradığınızı kitaplarda bulmanız dileğiyle.

Mayıs 2020   @okumali_ys    @gezipduru_ys

Continue Reading

Popüler